Hz. Ümmü Habîbe Validemizle Evliliğin Hikmet Boyutu

199

Cibrîl, Allah Resûlü’ne gelmiş ve müjde yüklü şu mesajı getirmişti:

– Umulur ki Allah, sizinle düşmanlarınız arasında bir sevgi ve yakınlık kurar. Çünkü Allah her şeye Kadîr’dir; Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir![1]

Bedir, Uhud ve Hendek derken gerginliğin zirve yaptığı bir zaman diliminde Allah (celle celâlühû), düşmanlığın biteceği müjdesi veriyor, üstelik bu düşmanlığın yerini muhabbet ve sevginin alacağını ilan ediyordu! Dahası, Allah’ın kudreti açısından böyle bir dönüşümün mümkün ol­duğunu söylüyor ve arzu edilen böyle bir muhabbetin, ancak afv ü safh, müsamaha, alttan alma, tepkisel tavır içine girmeme ve şefkatle mümkün olabileceğini tembih ediyordu.[2]

Bunun anlamı açıktı; düşmanlıkta sınır tanımayıp başı çekenler bile bir gün gelip teslim-i silah edecek ve eskiye inat, kalan ömrünü, muhabbet ve sevginin kahramanı olarak yaşayacaktı!

Şüphesiz ki Allah Resûlü’nün kimseye düşmanlığı yoktu; bilakis O’nun düşmanlığı, düşmanlığın kendisineydi! Bu durumda düşmanlık yapanlar, Bedir ve Uhud’da üzerine gelenler, Ahzâb ordusunu toplayıp kökten temizleyebilmek için Hendek’te hücûm edenlerdi! Lider olarak Mekke’nin başında ise Ebû Süfyân vardı; Bedir’de[3] bizzat bulunmasa da Uhud ve Hendek’e gelen ordunun kumandanı da o idi. Bugüne kadar yaşanan birçok arbedenin baş kahramanı da yine Ebû Süfyân’dan başkası değildi; tam bir “şahin” kesilmiş ve Resûlullah’ın hayatını ortadan kaldırabilmek için akla hayale gelmedik plan­lar yapmış, Medîne’ye kiralık katil bile göndermişti. Her taraftan kan kokusunun geldiği ve 70 sahâbeden 69’unun kulak ve burnunun kesilip uzuvlarının parçalandığı Uhud’daki vahşetin altında da onun imzası vardı! Bütün kabilelerin bir araya gelerek oluşturdukları Ahzâb ordusunun kumandanı da şüphesiz yine o idi. Açıkça Ebû Süfyân, gelen âyette ifade edilen ve yarın muhabbete inkılâb edecek olan düşmanlığın adresi olarak dur­maktaydı! 

Dikkat çeken başka husus, âyetin fezlekesi[4] idi; şefkati meslek haline getirip aktif sabırla yüründüğünde âyet, sadece liderin değil, aynı zamanda onun temsil ettiği herkesin gelebileceğini haber veriyordu![5]

Şüphesiz muhabbetin tesisi, ön kabulleri bir kenara bırakıp karşılıklı tanışmakla başlıyordu. Zi­ra insan, tanımadığının düşmanıydı! Zaten o günkü düşmanlar, şartlı bakıyor ve Allah’ı ile Resûlü’nü tanımadıkları için adâvet besliyor, tanı­mamak için de minderden kaçıyordu! Bu yönüyle âyet, düşmanlığı bitirebilmenin yolunu göstermiş ve koordinatlarını vermek suretiyle açık hedef tayin etmişti![6]

Sonra ne mi oldu?  

Cibrîl’in mesajını alan Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbından Amr İbn-i Ümeyye’yi, Habeş kralı Necâşî’ye[7] gön­derdi ve gönderirken de ona, krala takdim etmesi için iki mektup verdi. Bu mektuplarından birisinde, 16 yıl önce Hazreti Ca’fer ve arkadaşlarını Habeşistan’a kabul eden Ashame’den sonra Habeşistan krallık koltuğuna oturan yeni Necâşî’yi de İslâm’a[8] davet ederken[9] diğerinde, orada kocası[10] vefat edip de kızı Habîbe ile yalnız kalan Ramle Bint-i Ebî Süfyân[11] ile kendi nikâhını kıymasını ta­lep ediyordu![12]

Bütün algıları değiştirecek bir hamleydi bu; zira evlenmek için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Allah ve Resûlü’nün baş düşmanı Ebû Süfyân’ın kızına talip oluyordu!

Kalblerini yumuşatabilmek için şimdi, Mekke’nin kalbini hedeflemişti!

Öte tarafta kocasının ölümüyle[13] Habeşistan’da bir başına kalan Ümmü Habîbe (radıyallahu anhâ), rüya görmüş ve bu rüyada kendisine, “mü’minlerin annesi” diye hitap edilmişti. Kendi kendine bu rüyayı yorumlarken Resûlullah’a eş olmak aklından geçmiyor değildi ama realitede böyle bir hayalin gerçekleşebilmesi öyle kolay gözükmüyordu! Ancak Allah (celle celâlühû) nelere kâdirdi!

 İddetinin sona erdiği gün kapısı çalındı; açtığında karşısında, avenesiyle birlikte saray ehli bir kadın[14]duruyordu! Bu kadın, Necâşî’nin özel elçisi Ebrehe’den başkası değildi:

– Müjdeler olsun sana, dedi. Diyâr-ı gurbette “müjde” duymak kadar güzel ne olabilirdi! Ancak öyle beklediği bir müjde de yoktu; hele saraydan gelecek bir müjde aklının ucundan geçmiyordu ve sordu:

– Allah hayretsin; nedir? Bu, neyin müjdesi?

Ebrehe, tek tek anlatmaya başladı; Medîne’den bir mektup geldiğini ve Resûlullah’ın kendisiyle evlenmek istediğini söylüyordu!

Bu kadar olurdu! Demekki o rüya, mâna âleminden açık bir mesajdı ve şimdi, tam da iddetinin sona erdiği gün bu evlilik gündeme geliyordu!

O kadar sevinmişti ki ne yapacağını şaşırmıştı; elinde kolunda, ayağında kulağında ne kadar takı varsa hepsini çıkarmış ve tasadduk etmesi için Necâşî’nin elçisi Ebrehe’ye veriyordu![15]

Derken başta Habeşistan meliki Necâşî olmak üzere taraflar, ortak bir günde anlaştı ve düğün hazırlıkları başladı. O gün Medîne’de olan Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), vekâletini zaten Amr İbn-i Ümeyye’ye vermişti; kendisini Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile evlendirmesi için Ümmü Habîbe de (radıyallahu anhâ), vekaletini Hâlid İbn-i Saîd’e verdi ve Habeşistan’da yeni bir süreç başlamış oldu. 

Adı konulan gün gelip çatınca Necâşî, başta Hazreti Ca’fer olmak üzere ülkesindeki bütün müslümanları yemeğe davet etti. Yemek masraflarını da bizzat kendisi karşılıyordu. Her ne kadar Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) evlilik için mehir göndermişse de Ümmü Habîbe Validemiz için Necâşî de 400 dinar mehir takdir etti.[16]

Bununla da yetinmeyen Necâşî, davetlilerin hepsinin hazır olduğu sırada yüksek bir yere çıktı ve şu veciz konuşmayı yaptı:

 – Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min, Müheymin, Azîz, Cebbâr, Mütekebbir sıfatlara sahip olan Allah’a hamd ü senalar olsun! Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), Îsâ’nın müjdelediği Allah’ın Resûlü’dür. Allah’ın Elçisi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, Ümmü Habîbe’yi kendisine nikâhlamam için bir mektup[17] gönderdi. Ben de onun istediği şeyi bugün aynen yerine getiriyorum. 400 dinarı da mehir olarak veriyorum! 

Necâşî’nin ardından bu sefer de Ümmü Habîbe’nin evlilik vekaleti verdiği Hâlid İbn-i Saîd ayağa kalkarak şunları söyledi: 

– Hamd, Allah’a mahsustur; O’na hamd eder ve O’ndan yardım dilerim. Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına şehâdet ederim; Muhammed de şüphesiz O’nun kulu ve Resûlü’dür! Müşrikler istemese de Allah O’nu, hak bir dinle bütün dinlere üstün gelsin diye göndermiştir. Ben de Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu isteğini kabul ettim ve Ümmü Habîbe’yi O’nunla evlendirdim! Allah Teâla bu evliliği O’nun hakkında hayırlı kılsın![18]

Habeşistan’da bunlar olup biterken beri tarafta Ebû Süfyân, kızının Mekke’ye döneceği ve ayaklarına kapanıp pişmanlık duyacağı günleri hayal ediyordu. Zira bu ölüm, onu çok sevindirmişti;[19] daha çok sevineceği günün hülyalarını kurduğu bir gün aldığı başka bir haber, Ebû Süfyân’ın yelkenlerini indirecek mahiyetteydi! Çünkü haber, döneceği günü bekleyip durduğu kızı Ümmü Habîbe ile ordular toplayıp defalarca üzerine hücûm edip durduğu Muhammedü’l-Emîn’in evlendiğini söylüyordu!

Yaşadığı şoku tarife imkân yoktu! 

Evet, Muhammedü’l-Emîn’i tanıyordu; hatta akrabalık yönüyle kendisine yakınlık da duyuyordu.[20] Ancak maziyi yok sayıp bu evliliği kabullenmek, öyle kolay hazmedile­cek bir husus değildi! Mekke’nin başındaki kudretli reisi çileden çıkaran bir haber olmasına rağmen Ebû Süfyân’ın yapabileceği bir şey yoktu; önce:

– Denk bir evlilik, dedi. Ardından da “Akan suya kement vurulmaz!” ma­nasında:

– Soylu deveye gem vurulmaz,[21] diye ilave etti.[22]

Bu evlilik ile Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kin ve nefrette Mekkelilerin başını çeken başka bir isimle daha akraba olmuştu; zira Ebû Süfyân’ın bir diğer kızı Ümeyme, Safvân İbn-i Ümeyye’nin hanımı oluyordu. Bu yönüyle Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onunla da bacanak olmuştu![23]

Peki, sonra ne oldu?

Aynı zamanda tüccar kimliğiyle öne çıkan Ebû Süfyân, bilhas­sa Şâm’a giden yolculuklarının gidiş ve dönüşlerinde Medîne’ye daha farklı bakmaya başladı. Zaten, güzergâh itibariyle yol, Medîne’den geçiyordu ve yakınına kadar geldiği bu şehirde, artık ken­disinden bir parça, kızı Ümmü Habîbe vardı![24] Dolayısıyla fırsat buldukça veya değişik vesileleri öne sürerek kızının yanına da uğra­maya başladı; bilhassa Bedir’den sonra görmeye bile tahammül edemediği Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hânesine rahatça girip çıkıyordu! Tabii ki bu gi­riş çıkışların her birisinde çok yeni şeylerle karşılaşıyordu; o güne kadar düşmanlıktan başka bütün kapıları kapattığı bu Medîne’yi, başkalarının yorumlayarak önüne koyduğu haberlerden ziyade bizzat kendi müşahedeleriyle tanımaya başlamıştı! 

O günler­den birisinde Ebû Süfyân, yine kızı Ümmü Habîbe’nin (radıyallahu anhâ) ya­nına gelmişti. Tabii olarak kızından hürmet bekliyordu ve orada bulunan bir mindere oturmak isteyince hiç beklemediği bir tep­kiyle karşılaştı; Ümmü Habîbe Vâlidemiz, tuttuğu gibi babası­nın altından minderi çekti ve oraya oturmasına müsâade etmedi.

Ebû Süfyân, şaşkınlık içinde ona döndü ve:

– Ey kızcağızım, de­di. “Sen, beni mi o mindere layık görmedin, yoksa o minderi mi benden kıskandın!”

Ümmü Habîbe Vâlidemiz’in babasına verdiği cevap, Ebû Süfyân’ın yaşadığı şoku daha da artıracak nitelikteydi:

– Bilakis, dedi. “Seni ona layık görmedim; çünkü o, üzerine Resûlullah’ın oturduğu bir minder! Sen ise müşrik ve necis bir adamsın! Resûlullah’ın minderine senin oturmanı, bu se­beple istemedim!”

Duydukları karşısında Ebû Süfyân’ın yediği şok bir kat da­ha artmıştı:

– Ey kızcağızım, diyebildi. “Görmeyeli sen, ne kadar da değişmişsin!”[25]

Kızı Ümmü Habîbe’nin çok değiştiği doğruydu; bu değişiklik onu, esas çizgisine getirmiş Rahmân’a kul yapmıştı. Hâlbuki Ebû Süfyân hâlâ akıl almaz işler yapıyordu! Onun için babasına, “Tam aksine!” dedi Ümmü Habîbe Vâlidemiz. “Allah (celle celâluhû) beni, İslâm’la şereflendirdi. Sen ise ey babacığım! Hâlâ, görüp duyma­yan bir taşa temenna durup, onun önünde boyun eğiyorsun!”[26]

Kendini bulmaya başlayan Ebû Süfyân, artık yepyeni bir güzergâha girmişti! Karşılaştığı her hâdise, duyduğu her cümle ve görüştüğü herkes, dünyasının dokunulmaz putlarını teker teker deviriyordu! Artık o da on sekiz yıldır Mekke’de konuşulan her şeyin, kocaman bir yalandan ibaret olduğunu sezebiliyordu!

Onun için bu evlilik, yeni bir miladın başlangıcıydı. Aynı za­manda bu, Mekke fethine doğru yürüyüşün de kırılma noktala­rından birisini oluşturuyordu. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), üst üste bütün kapıların kapandığı böylesine bir günde, kim­senin kapatamayacağı çok kritik bir kapı aralamıştı. En azından Ebû Süfyân’ın gelip gidişi kadar bu kapıdan Resûlullah da (sallallahu aleyhi ve sellem) geçe­cek, Ebû Süyfân ailesi başta olmak üzere O’nu Mekke’lilere ulaş­tıracak yeni köprüler inşa edecekti.

Öyle de oldu; bu evlilikten sonra Ebû Süfyân’ın politikası de­ğişmeye başladı. Artık kin ve nefretle oturup kalkmıyor, şiddetle köpürüp ölüm nârâları atmıyordu! Yeniden eski günlere dönmüş oturup konuşulabilecek bir kimliğe bürünmüştü! Daha açık bir ifadeyle ilâhî müjdenin seme­resi alınıyor ve 18 yıllık düşmanlık, kurulan bu yakınlığın sıcaklı­ğında hızla eriyordu! Rahmân’ın vahiyle müeyyed kıldığı Müces­sem Kur’ân (sallallahu aleyhi ve sellem), attığı adımın semeresini alıyordu! 

Ondaki bu değişiklik, Mekkelilerin dikkatinden kaçmadı ve yeniden onu cepheye sürmek için çok uğraştılarsa da bir türlü netice alamadılar.[27]

Tabii ki bu evlilik, sadece Ebû Süfyân’ı hedefleyen bir adım değildi; çok geçmeden Ebû Süfyân’ın bir diğer kızı Dürre[28] de (radıyallahu anhâ) Medîne’ye gelecek ve baba­sından habersizce müslüman olacaktı.[29]

İlmik ilmik emeklerle Habîb-i Kibriyâ Hazretleri, yeni bir istikbâl inşâ ediyordu ve işte bu inşâda, evliliklerinin bu denli bir rolü vardı. Şimdi O (sallallahu aleyhi ve sellem), birkaç yıl sonra gerçekleşecek olan Mekke fethinin temellerine güçlü bir harç daha koymuştu; zira Ebû Süfyân, Mekke’nin problemsiz teslim olmasında çok kritik bir rol oynayacaktı![30]


[1]    Mümtahıne Sûresi 60/7

[2]    Aynı muhtevanın farklı yönlerini ifade eden başka âyetler için bkz. Âl-i İmrân Sûresi 3/103; Enfâl Sûresi 8/63. Hadisler için bkz. İbn-i Hanbel, Müsned 3/57, 76, 77; 3/104, 105, 253; 4/42

[3]    O gün Ebû Süfyân, Mekkelilerin kervanıyla Şam’a gittiği için Bedir’de yoktur. An­cak Bedir’de onun, Hanzala ve Âmir adında iki oğlu vardır; bunlardan Hanzala öl­dürülmüş, Âmir de esir alınmıştır. Başta Ebû Cehil olmak üzere lider kadrosunun tamamı Bedir’de kalınca o, Bedir sonrasının Mekkesinde tartışmasız lider konu­munda kalmış, karalar bağlayıp yas tutan Mekkelilerin kin ve nefretini temsil işi, o günden sonra onun uhdesine bırakılmıştır. Aslına bakılacak olursa, Hicret’e kadar daha makul bir insan olarak duran Ebû Süfyân, ekonomik kaygılardan dolayı Hicret sonrasında endişelenmeye başlamış, Bedir sonrasında ise tam bir “şahin”e dönüş­müştür. O gün ilk yaptığı, Efendimiz’i öldürmek üzere Medîne’ye kiralık bir katil göndermektir. Geniş bilgi için bkz. Kesmez, Ümit, Fethin Mü’minleri 70 vd.

[4] Fezleke, âyet veya sûre sonlarında gelen ve âyetin, kıssanın veya sûrenin ifade ettiği mânâyı öz olarak ifade eden kelime veya cümlelerdir. Kur’ân’ın her bir âyetinin, kelimesinin hatta harfinin bütün Kur’ân ile pek çok açılardan irtibatı ve münasebeti söz konusudur. Bu münasebetin bir çeşidi de fezlekeler ile âyetlerin muhtevası arasındaki irtibattır. Yüce Mesaj’ın ele aldığı konular değişik açılardan âyet sonlarında fezleke yapılmıştır. Kur’ân, üslûbu ve bu eşsiz anlatım özelliği ile insanlara pek çok mesaj vermektedir. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz. Çapan, Fezlekeler 35-142

     [5] Bu âyet, bugün elimizde okuyup durduğumuz Kur’ân’ın bir âyetidir ve bizim için de aynı müjdeleri vermektedir; tabiî, nebevî çizgiyi kendisine rehber edinip de herkese ulaşmayı gaye edinenlere!

[6] Âyette kullanılan ifade ve üslûba dayanarak birçok müfessir, söz konusu olan sevgi ve yakınlıktan maksadın, Efendimiz’in Ebû Süfyân ile tesis edeceği bu akrabalığı olduğunu söylemektedir. Bkz. Vâhıdî, Tefsîr 2/1089; İbn-i Kesîr, Tefsîr 4/349, 350; Kurtubî, Câmi 18/58; Suyûtî, ed-Dürrul-Mensûr 8/130. Zaten, “Hıbru’l-Ümme” lakabıyla meşhur ve Efendimiz’in duasına mazhar olmuş allâme sahâbî Abdullah İbn-i Abbâs (radıyallahu anhumâ), bu sürecin cereyan şeklini bize anlatırken,  “Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Ümmü Habîbe ile ‘Umulur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasında bir sevgi ve yakınlık kurar. Çün­kü Allah her şeye Kâdir’dir; Gafûr’dur, Rahîmdir.’ (Mümtehıne Sûresi 60/7) mealindeki âyet geldikten sonra evlendi. Böylece Muâviye, mü’minlerin da­yısı oldu!” ifadeleriyle anlatmaktadır. Bilhassa Mekke’deki özel konumuyla bilinen Hazreti Abbâs’ın oğlu olması yönüyle Hazreti Abdullah (radıyallahu anhumâ), söz konusu evliliğin yansımaları hakkında da ip ucu vermektedir. Bkz. İbn-i Asâkir, Târîh 3/207; 69/148, 149

[7]    O günkü Habeş literatüründe Necâşî, kral veya sultan manasına gelen bir ünvandır.

     [8]    Önceki gibi bu yeni Necâşî de iman etmiş ve Resûlullah’a gönderdiği mektupta, istediği takdirde saltanat dâhil her şeyi bırakarak kendisinin de Medîne’ye gelebile­ceğini ifade etmişti. Efendimiz’in cevabî mektubu ise onun yerinde kalması istika­metindeydi. Bkz. Hamidullah, Vesâik 118-120

     [9]    Bu mektubun muhtevasında Resûlullah’ın, 16 yıldır Habeşistan’da bulunan ashâbını Medîne’ye gönderme talebi de vardır. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdül-Gâbe 4/182

     [10]   Ümmü Habîbe Vâlidemiz’in kocası, Efendimiz’in halasının oğlu Ubeydullah İbn-i Cahş idi. Uhud’un şehîdi Abdullah İbn-i Cahş’ın ve semalarda nikâhı kı­yılan annemiz Hazreti Zeyneb’in de kardeşi oluyordu. Hazreti Mus’ab ile evle­nen Hamne de onun bir diğer kardeşiydi. İlk müslümanlardandı; eğer bu konumunu koruyabilmiş olsaydı, “sâbikûn-u evvelûn” olarak Kur’ân’ın bayraklaştırdığı isimler arasında olacaktı. Aynı zamanda konumu gereği iti­bar gören bir yere sahipti. Onun için, geleceğin Mekke’sinde idareye talip iki insandan birisi olan Ebû Süfyân onu kızıyla evlendirmişti. Ancak Ebû Süfyân’ın damadı da olsa o günün Mekke’sinde bir insanın Müslüman olması, başlı başına bir kabus hâline getirilmişti. Diğer arkadaşları gibi o da ailesini alıp dinini daha rahat yaşayabilmek için Habeşistan’a hicret etti.

Ancak Habeşistan hicreti üç-beş günlük bir hicret değildi; tam on altı yıl sürdü! Bu süre içinde Ubeydullah İbn-i Cahş’ın iki zaafı ortaya çıktı; öncelikle Mekke ile irti­batını kesti, gelen haberlere karşı kendi dünyasına kapandı ve Kur’ân ile Efendimiz gibi en dinamik beslenme kaynaklarından koptu. Ardından, oradaki arkadaşlarıyla da selâmı sabahı kesti ve yalnız yaşamaya başladı. Efendimiz’in açık beyanlarına gö­re yalnız yaşayanın arkadaşı Şeytân’dı ve bu yalnızlık onu, nefis ve Şeytân’ın kolla­rına teslim etti. Uzaklaşma yavaş yavaş olduğu için de hiç fark edemedi ve günün birinde uçurumun kenarından kaydı gitti; on altı yıl önce dinini daha rahat yaşamak için geldiği Habeşistan’daki kültür ona daha cazip gelmeye başlamıştı. Daha doğ­rusu, beslenmede boşluk meydana gelince o başka şeylerle dolmuş ve Ubeydullah İbn-i Cahş’ı başka sahillere atmıştı. Hanımı Ümmü Habîbe’ye de baskı yaptı; ancak o, dik durmasını bilen bir kadındı, beslenmesi tam ve arkadaşları arasındaki duruşu da yerli yerindeydi.

Sonuçta ne yazık ki Ubeydullah İbn-i Cahş, dinini daha rahat yaşamak için hicret ettiği Habeşistan’da Hristiyan olarak vefat etti. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 8/77; İbnü’l- Esîr, Üsdül-Gâbe 7/116

[11]    İsminden daha çok künyesiyle meşhur olan Ümmü Habîbe Vâlidemiz’in esas adı, Ramle Bint-i Ebî Süfyân idi. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 8/76; İbn-i Hacer, İsâbe 4/2508; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 7/116; Zehebî, Siyer 1/441

[12]    Necâşî, her iki talebi de gerçekleştirmiştir; öncelikle Ümmü Habîbe Vâlidemiz’e elçi göndermiş, ar­dından bir tarih belirlenerek velîme verilmiş ve Ümmü Habîbe Vâlidemiz’e mehir takdir edilerek Habeşistan’da bir nikâh kıyılmıştır. Bu sırada Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Medîne’dedir. Detaylar için bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 8/77; İbn-i Hacer, İsâbe 4/2508; İbnü’l-Esîr, Üsdül-Gâbe 7/117, 4/182

     [13]    Gerçi Ümmü Habîbe (radıyallahu anhâ), daha bu hâdiseler patlak vermeden önce ko­casını rüyasında görmüş ve tevilinde, gidişatın hiç de iyi olmayacağını çok iyi ve net bir şekilde anlamıştı. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 8/77; İbn-i Hacer, İsâbe 4/2508; Zehebî, Siyer 2/221

[14] Necâşî’nin, Ümmü Habîbe Validemiz’e müjde vermek için gönderdiği insanın kadın olması ayrıca üzerinde durulması gereken bir hassasiyettir!

[15] İbn-i Sa’d, Tabakât 8/77; İbn-i Abdilberr, İstîâb 3/268

[16] Âişe Validemiz, kendisinin diğer annelerimizden daha farklı olduğunu anlattığı yerde, mehirinin de hepsinden fazla olduğunu söylemekte ve ilave etmektedir: “Ancak Ümmü Habîbe’ninki benimkinden fazlaydı; zira onu, Necâşî takdir etmişti!” Bkz. Beyhakî, Kübrâ 7/382 (14346)

[17]    Hem Habeşistan hem de Mekke ve Medîne’ye bakan yönleriyle bu mektubun sonuç­larına bakıldığında, uluslararası ilişkiler adına çok şey söylediği muhakkaktır ve bu nazarla mutlaka üzerinde durulmalı, bilhassa günümüzün teraküm etmiş problemle­rinin çözümünde ne türlü katkı sağlayabileceği, erbabınca mutlaka tahlil edilmelidir.

[18] İbn-i S’ad, Tabakât 8/78

[19]    Şüphesiz o gün Ebû Süfyân’ın bu sevincinin altında, kızının Mekke’ye döneceğine dair beklentisi kadar damadının Hristiyan olması da yatmaktadır.

[20]    Aynı zamanda Ümmü Habîbe Validemiz, Allah Resûlü ile evlenmeden önce de akrabalık yönüyle Efendimiz’e en yakın annemizdir ve bu yakınlığın başka ya­kınlaşmalara vesile olduğunu gösteren bir hayli örnek vardır. Bilhassa Bedir’e kadar babası Ebû Süfyân’ın, Resûlullah’a karşı daha demokrat duruşunun altın­da yatan sebeplerden birisi de budur. Mesela Ebû Cehil ile birlikte oturdukları bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebû Süfyân’ın bulunduğu yere gelmişti. O’nun gelişini görür görmez Ebû Cehil dilini uzatmış ve Ebû Süfyân’a, “Ey Abdişemsoğulları! Bak sizin peygamberiniz geliyor!” diyerek alaya almaya başladı. Bunun üzerine Ebû Süfyân, o gün aynı safta yer almalarına rağmen ona şunları söyledi:

“Bizden bir peygamber çıkmasını niye bu kadar yadırgıyorsun ki! Hâlbuki o pey­gamber, bizim aramızda sayıca az ve güçsüzler arasından!”

Ebû Cehil, devam etti: “Esas ben, bu kadar yetişkin insan durup dururken, nasıl olup da böyle bir gencin peygamber olduğuna şaşıyorum!”

Onları, kafa kafaya verip konuşurken gören Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), yanlarına yaklaştı ve aralarında az önce konuştuklarını da hatırlatırcasına her ikisine de dönerek şunları söyledi:

“Sana gelince ey Ebâ Süfyân! Evet; ona karşı çıktın ama bunu yaparken Allah ve Resûlü’nü tasdik ettiğin için değil, sırf kabilenin hatırı için bunu yaptın! Ancak sen ey Eba’l-Hakem! Vallahi de çok geçmeyecek, az gülecek ve çok ağlayacaksın!” Baltayı bir kez daha taşa vurduğunu gören Ebû Cehil, bozuntuya vermemek için kulağının üzerine yatmış ve hâlâ kendini haklı gösterebilmek için yine hafife alarak Efendimiz’e “Ey kardeşimin oğlu!” dedi. “Yarın adına verdiğin haberlerle beni ne de çok korkuttun!” İbn-i Kesîr, Bidâye 3/65; Suyûtî, Hasâis 1/241

Başka bir gün Ebû Süfyân, Efendimiz’in kızlarından Hazreti Fâtımaya Ebû Cehil’in hakaret edip tokat vurduğunu öğrenince Hazreti Fâtıma’yı yanına ala­cak ve böyle bir haksızlık karşısında sessiz kalamayacağını ifade edecekti. O ka­dar ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Ebû Süfyân’ın ortaya koyduğu bu davranış karşısında mütehassis olacak ve onu hayırla yâd edecektir. Bkz. Kazvînî, Tedvîn 1/201

Yine o günlerden birinde Ebû Süfyân’ın, faziletini takdir ettiği Allah Resûlü’nün ya­nına gelerek yağmur duasında bulunmasını talep ettiği de gelen bilgiler arasındadır. (Bkz. Buhârî, İstiska 2, 13; Tefsîru Sûre (30), (44) 5; Müslim, Sıfâtul-Münâfıkîn 39; Tirmizî, Tefsîru Sûre (44) 1. Ayrıca bkz. Hamîdullah, 1/99, 100 Başka bir gün yolları birleşmiş ve ailesiyle birlikte giden Ebû Süfyân, oğlu Muâviye’yi merkepten indirerek ona Allah Resûlü’nün binmesini istemişti. Bu durumu fırsat bilen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) ise yol boyun­ca ona İslâm’ın güzelliklerini anlatacak ve imana davet edecekti. Ancak o gün Ebû Süfyân buna hazır değildi. Nihayet yolların ayrım noktasına gelinmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de artık kendi yoluna gitmişti. Bütün bun­lara şahit olan Hind dayanamayarak, “Bütün bunları dinlemek için mi oğlumu merkepten indirdin!” diye ona serzenişte bulununca Ebû Süfyân hanımına şu cevabı verecekti:

“Öyle deme! O, pek asil bir ruha sahiptir!” Bkz. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef 1/458; Taberânî, Evsat 6/361; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid 6/20

[21]    O günkü Arap edebiyatının sayılı gündemlerinden birisi de hayatın her alanında karşılarına çıkan “deve” olduğu için deyimlerinin de bu gündeme paralellik arz etti­ği görülmektedir.

[22]    Hâkim, Müstedrek 4/24; İbn-i Sa’d, Tabakât 8/99

[23]    Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdül-Gâbe 7/397

[24] Bu arada Necâşî, diğer mektubun gereğini de yapmış ve ülkesindeki muhâcirleri Medîne’ye göndermişti. Dolayısıyla Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) hazır bulunmadığı bu evliliğin sonunda Ümmü Habîbe Validemiz Medîne’ye gelmiş bulunuyordu.  

[25]    Ebû Süfyân’ın o gün söylediği bu cümleyi, “Benden sonra sana çok fena şeyler ol­muş!” şekliyle tercüme etmek de mümkündür; ancak biz, dil estetiği ve konuşma­nın akışı açısından böyle demeyi tercih ettik.

[26]    Vâkıdî, Megâzî 536; İbn-i Sa‘d, Tabakât 8/99, 100; İbn-i Kesîr, Bidâye 4/280; Halebî, Sîre 3/7; İbn-i Asâkir, Târîh 69/150, 151

[27] İşin bir de Mekke’ye bakan boyutu vardı; o güne kadar önle­rinde bir “şahin” olarak gördükleri liderleri, kimlik değiştirmişçesine bir tavır sergiliyor, Medîne söz konusu olduğunda bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Onu eski günlerine geri getirebilmek için ne kadar zorlamışlarsa da netice alamadılar ve çareyi, bel­li başlı konularda onu by-pas etmekte buldular; özellikle Hâlid lbn-i Velîd, İkrime, Safvân İbn-i Ümeyye ve Süheyl İbn-i Amr öne çıkmış, İslâm’a düşmanlıkta mahşerin dörtlüsü gibi hareket ediyorlardı. Mesela Allah Resûlü’nün önünü kesip Hudeybiye’de durduranlar bunlardı! Ertesi yılki “Kaza Umresi” sürecini kontrolde tutup yakından takip edenler de aynı isimlerdi. Hatta onların bu bağımsız hareketlerinden dolayı bazı alimler, Ebû Süfyân’ın eski otori­tesini kaybettiği ve Mekke idaresini bu muhalif kadroya kaptırdığı şeklinde bir anla­yışa sahip olmuşlardır. Bkz. Halebî, Sîre 2/653. Şu da bir gerçek ki Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), bunların da peşindeydi.

[28]    Adının Hasene, Hamne veya izzet olduğu da söylenmektedir. Bkz. İbnül-Esîr, Üsdül- Gâbe 7/102; İbn-i Hacer, İsâbe 4/2497

[29]    Kız kardeşi Dürre de yanına gelince Ümmü Habîbe Vâlidemiz, “Yâ Resûlallah! Ebû Süfyân’ın kızı ve kardeşimi de nikâhına alsan!” teklifinde bulundu. Kendince karde­şine sahip çıkmak, yaptığı fedâkârlığı, mü’minlerin annesi olma pâyesiyle taçlandır­mak istiyordu! Muhtemelen bu konudaki hükmü bilmiyordu. Hatta ondan bu tekli­fi duyan Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), duydukları karşısında, Ümmü Habîbe Validemiz’e, “Bunu gerçekten istiyor musun?” diye bir kez daha sormuştu; yine, “Evet!” diyordu. “Niye gizleyeyim; hayırlı işlerimde bana kız kardeşimin yar­dımcı olmasından hoşlanırım!”

Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ona, “Bu Bana helal olmaz!” buyurdu. Zira Kur’ân’ın açık emri vardı; iki kız kardeşin aynı kişinin nikâhı altında olmasını yasaklıyordu! Bkz. Nisâ Sûresi 4/23; Buhârî, Nikâh 20, 25, 26, Nafakât 16; Müslim, Radâ’ 15; Taberânî, Kebîr 23/224; İbn-i Hacer, İsâbe 7/586, 633

[30] Detaylar için bkz. Haylamaz, Şefkat Güneşi 155-180; Kesmez, Fethin Mü’minleri 19-154

Yazar: Dr. Reşit Haylamaz

Bunları da beğenebilirsin