Münafığın özellikleri ve nifak karşısında Nebevî duruş

582

Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde önemle ve sıklıkla durduğu, nitelikleriyle alâkalı geniş bilgiler sunduğu, karakter ve iç dünyalarına dikkat çektiği, haklarında isimleriyle anılan bir sureyi (Münâfikûn) indirdiği bir topluluk da münafıklardır. Hattâ bunlar, nitelikleri açısından, Kur’ân’ın, ehl-i kitap, müşrik ve kafirlerden daha fazla ve sıklıkla üzerinde durduğu bir kesimdir. Bazen itikadî-amelî olmak üzere tasnif edilerek ele alınan münafıklık, bu makalede sadece itikad açısından ele alınacaktır. Bu mânâda münafıkların, Hz.Peygamber’le (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetleri, Resûlullah’ın bunlara nasıl davrandığı, onların zararlarından nasıl korunduğu ve onları topluma yeniden kazandırmak için başvurduğu Nebevî yöntem kısaca incelenecek, böylece farklı zamanlardaki Müslümanların, bunlarla olan münasebetlerinde dikkat etmeleri gereken prensiplere işaret edilecektir.

“Münâfık” kelimesi Arapçada, iki tarafı açık dehliz/tünel anlamına gelen en-nefeku veya köstebek deliği anlamındaki “en-nâfikatu” kelimesinden gelir. Bu kelimenin nifakla olan ilişkisine gelince; tünelin bir tarafından girilip diğer tarafından çıkılması veya köstebeğin, yuvasına bir taraftan girip diğer taraftan çıkması gibi, münâfık da Müslümanlığa bir taraftan girip, diğer taraftan çıkmaktadır.1 Yani münafık, inandığında sabit kalmayıp, işine geldiğinde Müslüman, gelmediğinde bir inançsız gibi davranıp, bir zaman sonra yeniden küfrünü gizleyerek, inandığını iddia etmesinden böyle bir isimle müsemma olmuştur.2

Istılâhi mânâsına gelince; küfrünü gizleyip, inanmış gibi gözüken kimseye denir.3 Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) münafığın bu hâlini, veciz bir şekilde şöyle beyan buyurmuştur: “Münafığın durumu iki sürü arasında gidip gelen bir koyuna benzer.”4

Yani münafık, kâfirlerle mü’minler arasında gel-git yapan ve birinde karar kılamadığı için iki tarafça da kabul görmeyen bir tiptir. Bazen mü’minlerin yanında bulunduğundan kâfirlere yaranamaz; gerçek bir mü’min olamadığından da mü’minlerin vicdanlarında güvenilmez bir konumda kalır. İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli ikiyüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır.

Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Münafığın gerçek renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok zor; hattâ imkânsızdır.5

Hz.Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) devrinde nifak hareketinin başlangıcı

Aslında herhangi bir düşünce, ideoloji, davâ, siyâsî veya fikrî hareket başarıya ulaştığı zaman, nifâk ortaya çıkmaya başlar. Tarih açısından da bilindiği üzere Hz. Pey¬gamber (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde nifâk, Müslümanların değişik sıkıntılara maruz kaldıkları ve son derece zayıf ve korumasız oldukları Mekke’de değil, Medine’de ortaya çıkmaya başlamış6 ve toplumu derinden etkiler hale gelmişti. Zira Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ilk müslümanlar, Mekke’de herhangi bir güç ve otoriteye sahip değillerdi.

Müslüman olmak, maddî açıdan bir avantaj sağlamadığı gibi, tersine zor da bir işti. O zamanda Müslüman olmak demek, herkesi hattâ en yakınları bile karşısına almak demekti. Evet gücü elinde bulunduran Mekke’nin önde gelenleri, hem Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) açıktan karşı duruyor, tehditler savuruyor, hakaretler ediyorlardı, hem de oldukça acımasız bir şekilde özellikle de zayıf ve korumasız Müslümanlara akla hayale gelmedik işkenceler yapıyorlardı.

Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicretiyle şartlar yavaş yavaş değişmeye başladı. Henüz hicret etmeden Medine’de kendisine Evs ve Hazreç gibi güçlü destekçiler buldu. Müslümanlar orada yeterli bir desteğe kavuşmadan ve bu konuda onlardan tam emin olmadan topyekün bir hicrete teşebbüs etmedi. Şartlar oluşunca ve Allah Teâla’dan hicretle ilgili izin de çıkınca merkez Medine oldu. Bu arada aynı şehirde bulunan bir kısım kimseler ya cehâlet ve ahmaklıklarından, ya kin, öfke ve inatlarından ya da henüz müslümanları ve Resûlullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) bütün hüviyetiyle tanıyamadıklarından inanmıyorlardı. Hattâ bunlardan bir kısmı, Resûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye gelmesiyle, otorite ve iktidarlarının önüne geçildiğini düşündüler. Ancak bu kimselerin, herkesin gönülden bağlandığı ve sevdiği Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem), muhâcir ve ensârdan meydana gelen ve önemli bir güç haline gelen Müslümanlara açıktan düşmanlıklarını ve İslâm’ı inkârlarını göstermeleri kolay değildi.

İslâm’ın gün geçtikçe yayıldığını ve güçlendiğini gören ve her gün kendilerinden olan kimselerin azaldığına şâhit olan bu karanlık düşünceli insanlar, sinsi sinsi düşmanlığa başladılar. Ancak bu düşmanlıkları da, gizliden gizliye yapıyor, dış görünüşleri itibariyle inanmış gibi gözüküyorlardı. İşte bu insanlar, daha baştan Müslümanlara hep kötülük düşünmüş ve Resûlullâh’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) da en büyük düşman görmüş münafıklardan başkası değildi.

Münafık ve iman

Münâfıklar, müslümanların inanç ve ibâdetlerine görünüşte hep iştirak etmeye çalışır, onların içinde görünür, namaz saflarında onlarla beraber bulunur; ancak el altından da her türlü entrikayı çevirmekten geri durmazlardı. Ortamın aleyhlerine olduğu, cesaret bulamadıkları ve mü’minlerin görebilecekleri yerlerde, küfrü gerektiren özelliklerini mümkün mertebe gizlemeye büyük bir özen gösterirlerdi. Bu hâlleriyle onlar, ilâhî takdir gereği İslâm toplumunun bir parçasıymış gibi kabul edilir, İslâm toplumundan dışlanmazlardı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de bütün muamelelerinde onları toplumun bir parçası olarak görür, ne inanç ve ne de ibadetlerde onları dışlamaz, nifaklarını bildiği hâlde deşifre etmezdi.

Aslında gönüllerinde, kalblerinde Allah’a imanları yoktu. Fakat buna rağmen rahatlıkla inandıklarını iddia eder, böylece mü’minlerle mümkün oldukça beraber görünmeye, aynı değerleri paylaştıklarını göstermeye çalışırlardı. Nitekim Yüce Beyan onların bu durumunu: “Öyle insanlar da vardır ki ‘Allah’a ve âhiret gününe inandık.’ derler; oysa iman etmemişlerdir.”6 mealindeki âyetiyle haber vermiştir.Münafıkların bir de inanmayanlarla, Peygamber ve İslam düşmanlarıyla beraber olduklarında taşıdıkları ikinci bir görünümleri vardı ki, zaten asıl görünümleri budur.

Nitekim Allâmu’l-Ğuyûb olan Allah u Teâlâ, onların bu ikinci karakterlerini, mü’minlerle karşılaştıklarında inandıklarını, kendi takımlarıyla kaldıklarında ise onlardan olup, mü’minlerle alay ettiklerini bildirir.7 Nitekim bu âyetle ilgili bir sebeb-i nüzul rivayeti vardır: Bir gün münâfıkların başı Abdullah b. Übey ve arkadaşları, ashaptan bir grupla karşılaştıklarında, Abdullah b. Übey kendi arkadaşlarına: “Bakınız ben şu gelenleri başınızdan nasıl da savacağım.” demiş ve yaklaştıkları zaman Hz. Ebûbekir’in (r.a.) elini tutmuş:

“Merhaba Temim oğlullarının efendisi, Şeyhu’l-İslâm, Resûlullâh’ın, mağarada arkadaşı olan, kendini ve malını Resûlullâh’a vermiş bulunan!” demiş, sonra Hz. Ömer’in (r.a.) elini tutmuş:

“Merhaba Adiyy oğullarının efendisi, dininde kuvvetli, nefsini ve malını Resûlullâh’a vermiş bulunan Hz. Fârûk!” demiş ve sonra Hz. Ali’nin (r.a.) elini tutmuş:

“Merhaba Resûlullâh’ın amca oğlu ve damadı, Resûlullah’tan sonra bütün Hâşimoğullarının efendisi!” demiş. Onun inanmadığı hâlde aldatmaya çalıştığı bu iki yüzlülüğü karşısında Hz. Ali kendisini tutamayarak ona:

“Ey Abdullah! Allah’tan kork, münâfıklık etme; çünkü münâfıklar, Allâh’ın en kötü kullarıdır.” deyince, bu defa Abdullah İbn Übeyy:

“Dikkatli ol, Ey Hasan’ın babası! Benim hakkımda böyle mi söylüyorsun? Allah’a yemin olsun ki, bizim îmânımız, sizin îmânınız gibi ve bizim tasdikimiz, sizin tasdikiniz gibidir.” demiş ve böylece ayrılmışlar. Ayrılır ayrılmaz Abdullah b. Übey arkadaşlarına dönerek:

“Nasıl yaptım gördünüz ya! İşte siz de bunları görünce böyle yapınız.” demiş; onlar da:

“Sağol! Sen bizim içimizde hayatta oldukça senden hep böyle bol bol istifade ederiz.” diyerek kendisini övmüşler. Duruma şahit olan Müslümanlar daha sonra olanları Resûlullâh’a haber vermiş ve bununla ilgili olarak yukarıda meâli verilen âyet nâzil olmuştur.8

Hattâ münafıklar zaman zaman Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gelerek, sanki inanıyormuş gibi:

“Yâ Resûlellah! Bizim için Allah’tan mağfiret talep et!” bile diyorlardı. Bir defasında böyle bir istek karşısında Resûlullah bunu kabul etti. Ancak Cenab-ı Hakk, Resûlü’nü ikaz ederek, münafıklar için af dileyip dilememesinin müsavi olduğunu, yetmiş defa da istiğfarda bulunsa, Allah’ın onları affetmeyeceğini ve onların fasıklar olduğunu9 beyan buyurdu.10

Hatta Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selûl hastalanınca ziyaretine gitti. Bu ziyaret esnasında Übey, Resûlullah’tan öldüğünde namazını kıldırmasını ve kabri başında duâ etmesini istedi. Daha sonra da Resûlullah’a, kendisine kefen olsun diye, gömleğini istetmek üzere birisini yolladı. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de ona gömleğini gönderdi. Bunun üzerine Hz.Ömer:

“O pis, necis kimseye, gömleğini niçin veriyorsun? deyince, Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

“Benim gömleğim, ondan, Allah’ın azabından herhangi bir şeyi savuşturamaz. Fakat umulur ki; Cenâb-ı Hakk bu sayede o münafıkların bin adedini İslâm’a girdirir.” buyurdu. Zîra münafıklar Übeyy’den ayrılmazlardı. Onlar Übey’in, bu gömleğin peşinde olduğunu ve ondan bir fayda umduğunu görünce, o gün onlardan bin tanesi Müslüman oldu.11

Abdullah b. Übey öldüğünde, oğlu ölüm haberini Resûlullah’a ulaştırınca, oğluna: “Namazını kıldır ve onu defnet!” dedi. Bu defa oğlu: “Yâ Resûlallâh, eğer sen onun na¬mazını kılmazsan, hiç bir Müslüman kılmaz!” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) namazını kıldırmak için ayağa kalkınca, Hz. Ömer de ayağa kalktı ve namazı kıldırmasın diye, Resûlullah ile kıblenin arasına geçerek durdu. Bunun üzerine:

“Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resûlü’nü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.”12 âyeti nazil oldu.

Resûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bir münafık olan Abdullah b. Übey’e gömleğini vermesiyle ilgili ve aynı zamanda münafıklarla münasebeti açısından şunları düşünebiliriz: Abdullah b. Übey’in oğlu Abdullah, Resûlullah’a yakın ve samimi bir mü’mindi. Onun hatırına babasına böyle bir iyilik yapmıştı. Belki de bir gayr-ı metluv vahiy olarak Resûlüne: “Sen ona gömleğini verdiğinde, bu, münafıkların binlercesinin İslâm’a girmesine vesile olur.” müjdesini vermişti. Nitekim yukarıda da belirtildiği gibi onların binlercesi Müslüman oldu.

Bir de Resûlullâh’ın genel olarak vasıflarına baktığımızda, onun şefkat ve merhametinin ön plânda olduğunu görürüz. Demek ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Allâh Teala’nın emrine uyarak, onun namazını kılmaktan kaçınmış, re’fet, rahmet ve şefkatini izhâr etmek için de, ona gömleğini vermiştir.13

Anlaşıldığı üzere münafık, gerçekte hiçbir şeye inanmadığı hâlde, konjonktüre göre “Allah ve ahiret inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman mü’minleri kendince aldatmaya çalışır. Ancak aslında aldanan kendisidir. Ancak Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların gerçek mânâda mü’min olmayıp iki yüzlü olduklarını bildiği hâlde, onları asla İslâm toplumunun dışına itmemiş, münafık olduklarını yüzlerine vurmamış, mescidden dışlamamış, Müslümanların beraber oldukları yerlere girmelerini engellememiştir. Belki de O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) bu vahiy buudlu siyasetinden dolayıdır ki, pek çok münafık bu iklimde erimiş, organize olma imkânı bulamamış, gördükleri sevgi ve müsamaha ikliminde ya kendi karanlık dünyalarıyla baş başa kalmış; ama çevrelerine zararları engellenmiş veya zamanla mü’min olma şerefine ermişlerdir. Münafıkların sayılarıyla ilgili kesin bir rakamın verilememesi, onların tam olarak bilinmemesinden ve Hz.Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) de bununla ilgili bir beyanının olmamasındandır. Ancak bunun yanında gerek Kur’ân ve gerekse Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) o kadar teşhis edici iç ve dış özellik saymıştır ki, firaset sahibi mü’minler, bu özellikler sayesinde onları tanımış, zararlarından korunmaya dikkat etmiş ve bu zararlar asgariye indirilmiştir. Münafıklara karşı güdülen bu Nebevî siyaset, bizler için de önemli mesajlar ihtiva etmektedir.14

Münafık ve ibadet

İnancın ibadetle sıkı bir münasebeti vardır. Zîrâ ibadete sevk eden şey, insanın inancıdır, imanıdır. Münafıkta, gerçek mânâda iman olmadığından, yaptığı ibadetleri kendisi için bir yüktür. Fakat mü’min görünmek için de kendisini, başkalarının yanında bazı şeyleri yerine getirmek mecburiyetinde hisseder. Böyle bir münafığın ne namazı, ne zekâtı, ne de diğer ibadetleri hakiki değil, sadece göz boyama kabilindendir ve gösteriş maksatlıdır.

Asr-ı saadette Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) ve diğer insanlara görünmek gayesiyle ibadetlerini yerine getiren bu kişileri Kur’ân ağır bir dille eleştirir. Onların bu durumunu anlatan Mâun Sûresi, mahşer ve hesap gününe inanmadıklarını, yetimleri şiddetle itip kaktıklarını, muhtaçları doyurmayı teşvik etmediklerini, namaz diye kıldıkları ibadete ihtimam göstermeyip, aslında bunu sadece bir gösteri maksatlı yaptıklarını15 haber verir. Başka bir yerde de münafıkların ibadet diye kıldıkları namazın vasfına dikkat çeker, namaza kalkarken üşene üşene kalktıklarını, bunu da mü’minlere gösteriş gayesiyle yaptıklarını16 beyan ederek, bununla hem mü’minlere bu kişileri tanıma adına doneler verir, hem de bu türlü davranışlardan mü’minlerin uzaklaşmasını ister.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de münafığın namazla olan bu münasebetini şöyle dile getirir:

“İşte bu, münafığın namazıdır. Oturur, güneşi gözetler, güneş şeytanın boynuzları arasına gelince yani batmaya yaklaşınca, yerinden kalkar ve dört kere yeri gagalar gibi başını yere değdirir. O sırada da Allah’ı çok az zikreder.”17

Evet, namaz özellikle de cemaatle kılınan namaz ve bunun için mescide içten gelen bir arzu ile devam etme, mü’min ve münafığı tanıma adına önemli bir ölçüdür. Asr-ı Saadet’te cemaate katılmayana, iyi bir gözle bakılmazdı. Böyle bir çekinceden dolayı da münâfıklar, içten olmasa da zorlana zorlana mescide devam ederlerdi. İnanç; dolayısıyla içten gelen bir istek olmadığı için de bu, onlar için bir angarya sayılırdı. Bunun bir yansıması olarak da namaza isteksiz, üşene üşene gelir ve çoğu zaman da geç gelir, hemen erkenden ayrılırlardı. Fakat ne Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ne de diğer mü’minler, onların bu durumlarını bildikleri hâlde, açıktan yüzlerine vurmaz, zâhire göre hüküm verilir genel prensibince onların dış görünüşlerine göre hüküm verir, gelmelerine engel olmaz, münafık olduklarını açıktan söylemezlerdi. Zîrâ ibadetten dışlanmamaları, gelmelerinden; uzaklaştırılmaları, içerde bulunmalarından daha selametliydi.

Münafığın ibadetiyle(!) alâkalı diğer bir husus da, yaptıkları ibadetler karşılığında bu dünyadan elde edecekleri âcil bir menfaat beklentisi içinde olmalarıdır. Halbuki ibadetin neticesi uhrevi, sebeb-i ise rıza-i İlâhî’dir. Ancak böyle bir imana sahip olmadıklarından, bekledikleri menfaati göremediklerinde, hemen uzaklaşıyor ve İslâm’ı terk ediyorlardı. Onların bu durumunu şu âyet mealen mükemmel bir şekilde tasvir eder:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki; Allah’a, sırf bir hesaba binaen, imanla küfrün arasında bir yerde ibadet eder. Şayet umduğu faydayı elde ederse onunla huzur bulup sevinir, eğer bir sıkıntı ve imtihana mâruz kalırsa yüzüstü dönüverir. Dünyayı da âhireti de kaybeder. İşte besbelli olan hüsran budur.”18

Münafık ve yaldızlı sözler

Münâfık, iki yüzlü bir tiptir ve bu, onların ayrılmaz bir karakterini oluşturur. Nitekim onlar Resûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yüzüne karşı öyle tatlı dilli konuşurlardı ki, görenler gerçekten onları Peygamber âşığı zannederdi. Ancak yanından ayrılır ayrılmaz, hemen asıl hüviyetlerini açığa vurur, yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmaya devam ederlerdi. Kur’ân, onların bu durumlarını mealen şu şekilde anlatmaktadır:

“İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Hâlbuki gerçekte o düşmanların en yamanıdır. Senin yanından ayrılınca, ülkede fesat çıkarmaya çalışır, Ürünleri ve nesilleri mahvetmek için uğraşır. Allah, elbette fesadı (bozgunculuğu) sevmez. O adama: ‘Allah’tan kork da fesat çıkarma!’ denildiğinde, Kendini benlik ve gurur kaplar ve bu, onu daha fazla günaha sürükler. Böylesinin hakkından Cehennem gelir. Gerçekten ne fena yataktır o Cehennem!”19.

Nitekim Allah Resûlü de (sallallahu aleyhi ve sellem) münafıkların övücü sözler söylemelerini, medhiyeler dizmelerini ve yağcılık yapmalarını, şu veciz ifadeleriyle haber vermiştir:

“Âhirzamanda, dinle dünyayı talep eden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlara iyi görünüp, onları aldatmak için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki, koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ancak kalbleri kurtlarınkinden daha vahşidir…”20

Başka bir beyanlarında da:

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum kimseler, ağzı güzel laf yapan münafıklardır.”21 buyurmuşlardır.

Burada münafığın aslında iyi bir takiyye yaptığı görülmektedir. Sevmediği hâlde sever gibi görünme, kabul etmediği hâlde kabul eder gibi durma, inandırıcılık ve samimiyetini göstermek için de bir sürü yalan ve gizli kalıpların arkasına sığınma, onun ayrılmaz bir parçasıdır.

Münafık ve yalan

Yalan, münâfığın âdeta silâhı gibidir. Yalan olmadan varlıklarını sürdüremezler. Çünkü münafık, sıkıştığı zaman kendisini koruyacak bir zırha ihtiyaç duyar. O zırh da yalandır. Münafıklar, Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı çoğu defa yalana baş vururlardı. Yanına gelir inanmadıkları halde inandıklarını söylerlerdi.22

Münafık, konuşurken yalan söyler; verdiği bir sözden işine geldiği zaman döner; güvene hıyanetle mukabelede bulunur; haince düşmanlık duygularını dostça tavırlar içinde icra eder. Bunun içindir ki o, münkirden daha tehlikelidir. Çünkü mü’min gibi düşünüyor görünerek en yakına harem dairesine kadar sokulur, yüzünüze güler; fakat ilk yakaladığı fırsatta yılan gibi ısırır ve akrep gibi de sinsice zehrini akıtır. Evet, münafığın belirleyici özelliklerinden birisi, yalancı olmasıdır. Münafığı tanıma adına önemli ölçüler veren Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), münafığın konuştuğunda yalan söylediğini, emanet edildiğinde ihanet ettiğini, söz verdiğinde, sözleşme ve ahitleşme yaptığında uymadığını, düşmanlık yaptığında ölçüyü aşarak haksızlık yaptığını, kavgaları büyüterek büyük düşmanlıklara dönüştürdüğünü bildirir.23

Münafık ve hile

Münafık, mü’minle mücadeleden ümidini kestiğinde hilelere başvurur. Böylece açıktan yapamadığını, farklı kisvelere bürünerek, değişik renklere girerek yapar; böler ve parçalar, toplumda kargaşanın yolunu açar, şaşkınlıklara sebep olur. Dıştan bakıldığında, yaptıkları toplumun yararına şeylerdir. Ancak arkasında sinsi plânlar yatmakta ve tolumun başına çoraplar örmektedir.

Asr-ı Saadette Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı münâfıkların yaptıkları bu hilelerden birisi hicret esnasında yapılan mescidin yanında, ilâve bir bina yaparak mescit(!) ilân etmeleriydi. Bununla onlar, Müslümanlar arasına ihtilâflar sokarak, içten parçalamayı hedefliyorlardı. Burayı tamamladıktan sonra, Resûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) orada namaz kılmasını talep ettiler. Böylelikle buraya, bir meşruiyet kazandırmış olacaklardı. Ancak Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) bu taleplerini erteledi, daha sonra da vahiy inerek, bu binanın yapılmasındaki asıl maksadın, mü’minleri bölüp parçalamak ve buradan inananları tarassud olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Resûlullah, ashâptan bazı kimseleri göndererek, bu fesat yuvasının yıkılmasını emretti.16 Kur’ân-ı Kerîm konuyu dört âyette ele almış ve detayla üzerinde durmuş, münafıkların tuzağını başlarına geçirmiştir.24

Münafık ve iftira

Münafığın önemli bir özelliği de, mü’minlere iftira atmaktır. Bununla kendince mü’minleri gözden düşürecek, insanlar nazarında kötü gösterecek ve zayıflatacaktır. Bu konuda o kadar ileri gitmişlerdir ki, normal bir mü’mine değil, Ma’sum Nebi Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kadar işi vardırdıkları olmuştur. Onlar bu konuda tarassut eder, fırsatları kollar, yeri geldiğinde de yapacaklarını yaparlar. Ancak her defasında Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) engin merhamet iklimiyle karşılaşmış ve iyi muamele görmüşler; böylelikle toplumun dışına atılmamış, boyunlarının vurulmasının gerektiği yerde bile affedilmişlerdir.

Asr-ı Saadet’teki iftiralardan biri, belki de en büyüğü Ma’sum Nebi’nin ma’sume eşi ve mü’minlerin annesi olan Hz. Âişe’ye (r.a.) attıkları çirkin iftiraydı. İslâm tarihinde ifk hâdisesi diye bilinen bu olayda atılan bu çirkin ve büyük iftirayı fırsat bilen münâfıklar, bunu kendi emelleri doğrultusunda kullanmak istediler. Hz. Âişe Validemiz’in ordudan geri kalmasını, sonra da Hz. Saffan ile beraber arkadan gelmesini kötüye yorumlayarak, bunu her tarafta yaymaya başladılar. Toplum bu hâdiseyle çalkalanıp durdu. Hattâ bazı zayıf Müslümanları da buna inandırmada başarılı oldular. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) son derece üzgündü. İş, içinden çıkılmaz bir hal almıştı. Ve sonunda Cenâb-ı Hakk, vahiyle bu hâdisenin gerçek yüzünü ortaya koyarak, münâfıkların bu konudaki plânlarını açığa çıkardı.25

Bu âyetlerle münafıkların iftiraları; Aişe Validemiz’in de iffet ve muallâ konumu tescillenmiş oldu. Aynı zamanda münafıkların, gerektiğinde hiç kimsenin tereddüt etmediği/edemeyeceği Allah Resûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bile iftira edebilecekleri, dolayısıyla her dönemdeki mü’minin bu türden hâdiselere muhatap olabileceği ve iftiralar karşısında nasıl davranmaları gerektiği gösterilmiş oldu.

Münâfık ve iki yüzlülük

Yukarıda da işaret edildiği gibi münafık, her zaman değişkenlik gösteren bir tiptir. Ne zaman, nasıl davranacağı, hangi şartlarda ne karar vereceği kestirilemez. Bunun için de geleceği, onun üzerine bina ederek inşa etmek imkânsızdır. Onların bu iki yüzlülüklerinin farklı tezahürlerini Asr-ı Saadet’te de görmekteyiz. Meselâ Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldiklerinde, beraberce savaşa çıkmaya hazır olduklarını söylerler. Ancak savaş emri geldiğinde ise sözlerini unutmuş gibi davranır ve kaçarlardı. 26

Düşmana karşı topyekûn savaş emredildiğinde, onların maddî imkânları yerinde olduğu hâlde, savaşa çıkma¬yarak, buna da kendilerince değişik sudan bahâneler uydurup, evde oturmayı tercih etmişlerdi.27 Münâfıklar, kendileri savaşa katılmadıkları gibi, katılanları da engellemeye ve korkutmaya çalışırlardı.28 Müslümanlarla Mekke müşrikleri arasında cereyan eden Uhud Savaşı’nda münâfıklar, müslümanları terk ederek kaç¬mışlardı. Onlar, savaşa katılmaya çağrıldıkları hâlde, savaşın yapılacağını tahmin etmediklerini söylemişlerdi.29 Yine Müslümanların çok zor durumda kaldıkları, içten Yahudilerin, dıştan da müşriklerin tehdidiyle yüz yüze geldikleri Hendek Savaşı’nda da münâfıklar, aslî hüviyetlerini ortaya koyarak, Müslümanların yalnız kalmasına, onların morallerinin yıkılmasına çalışmışlar ve mazeretler beyân ederek ordudan ayrılıp gitmişlerdi.30.

Netice itibariyle Kur’ân-ı Kerîm, münâfıklardan bazılarını ifşâ etmiş ve onların küfrüne hükmetmiştir. Ne var ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) onlara, dinden dönen mürtedlerin hükmünü uygulamamış, aksine kendilerine Müslüman muâmelesi yapmaya devam etmiştir. Yüce Allah’ın, münâfıklarla ilgili beyân ettiği özellikler, genel olup, belli birtakım şahısları tayin edici değildir. Bu ifadelerle hedeflenen, onları caydırmak ve uyarmak, kötü gidişlerini göstererek aralarında tevbe etmeye müsait olanların dönüşlerine fırsat vermektir.

Kısaca münâfıklara ait işaret edilen bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Medine’de ortaya çıkan nifâk hareketi, Müslümanların baş belâsı olmuştur. İki yüzlü, hilekâr, yalancı vb. bütün kötü vasıflara sahip bu insanlar, inandıklarını söyledikleri hâlde, her durumda Müslümanları arkadan vurmuş; onların aleyhlerine olacak her hâdisenin içinde yer almış ve İslâm’ın en büyük düşmanı olmuşlardır. Ancak Resûlullah, onların nifaklarını yüzlerine vurmamış; yumuşak davranmış ve inanacaklarını arzu etmiştir.Gösterilen bu engin hoşgörüye aldırış etmeyerek açıktan isyan bayrağını çeken, toplumun altını üstüne getiren, İslâm düşmanlarıyla açıktan birleşen nifak şebekelerine karşı da Yüce Allah, Hz.Peygamber’i (sallallahu aleyhi ve sellem) açıktan mücadele etmeye, önleyici ve güçlü tedbirler almaya yönlendirmiştir. 31


Yazar: Prof. Dr. Muhsin Toprak/Yeni Ümit Dergisi

Dipnot:

  1. Râğıb, el-Müfredât,s. 502; Fîrûzâbâdî, Besâir, 5/10; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, nfk maddesi.
  2. Fîrûzâbâdî, Kâmûs, s. 1196.
  3. Kal’acî, Muhammed Revvâs, Mu’cem-u Lüğati’l-Fukaha, 1/29.
  4. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/88,116
  5. Gülen, M:Fethullah, Işığın Göründüğü Ufuk, Nil Yayınları, İstanbul 2010, s.289.
  6. Bakara Sûresi 2/8
  7. Bakara Sûresi 2/14
  8. Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 22; Suyûtî, Esbâb-ı Nüzûl, s. 12-13.
  9. Tevbe Sûresi 9/80
  10. Bkz: Râzî, Tefsîr, 15/116
  11. Konuyla ilgili farklı rivâyetler için bkz: Taberî, Câmiu’l- Beyân, 10/260-262; Vâhidî, a.g.e, s. 255-257; Râzî, Tefsîr, 16/121-122.
  12. Tevbe Sûresi 9/84
  13. Bkz: Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 8/220-221; Râzî, Mefâtihu’lĞayb, 16/121-122.
  14. Konuyla ilgili geniş bilgi için bkz: Kurt, Hasan, İslam İnancına Göre Nifak ve Münafık, Nesil Yayınları.
  15. Mâûn Sûresi 107/1-7
  16. Nisa Sûresi 4/142
  17. Müslim, Mesacid 195; Ebu Davud, Salat 5.
  18. Hac Sûresi 22/11
  19. Bakara Sûresi 2/204-206
  20. Tirmizi, Zühd 60.
  21. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/44.
  22. Münafikûn Sûresi 63/1
  23. Buhari, İman 24; Müslim, İman 106.
  24. Bkz: Tevbe 9/107-110.
  25. Nûr Sûresi 24/11-17.
  26. Bkz: Nisa Sûresi 4/81.
  27. Tevbe Sûresi 9/86-87.
  28. Âl-i İmrân 3/156.
  29. Âl-i İmrân 3/166-167.
  30. Ahzâb Sûresi 33/9-15
  31. Tevbe Sûresi 9/73.
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla