Hz. Hamza’nın Müslüman Oluşu

221

Hz. Hamza, yeğeni Muhammedü’l-Emîn’den iki yaş büyüktü ve aynı zamanda O’nunla süt kardeş oluyordu. Annesi Hâle, Efendimiz’in annesi Âmine’nin halasının kızıydı. Uzun zamandır olup bitenleri uzaktan seyrediyor, yeğeniyle ilgili söylenilenleri dinleyip kafasında ölçüp biçiyor; ama bir türlü son kararı verip de huzuruna gelemiyordu.

Nübüvvetin başladığı günden bu yana henüz iki yıl geçmişti.[1] Yine bir hac mevsimiydi. Zilhicce ayının bir gününde Ebû Cehil, Safa tepesinde bulunan Allah Resûlü’nün yanına gelmiş ve ağza alınmayacak sözler sarfederek O’na sataşmış, her zamanki gibi Habîb-i Zîşân’ın gönlünü kırıp ruhunu incitecek birçok harekette bulunmuştu. Bütün bunlara rağmen Allah Resûlü susuyor ve cevap vermeye bile tenezzül etmiyordu. İstediği karşılığı bulamayınca da Ebû Cehil, oradan ayrılmış ve Kâbe’ye, kendisi gibi düşünen Kureyşlilerin bulunduğu yere gelmişti. Abdullah İbn Cüd’ân’ın hizmetçisi de, bulunduğu mekandan bütün bu olanlara şahit olmuştu.

Çok geçmeden Efendimiz de oradan ayrılıp hane-i saadetlerine gelmişti.

Bu arada Efendimiz’in bir diğer amcası Hamza İbn Abdulmuttalib, ok ve yayını kuşanmış vaziyette avdan dönüyordu. Hamza, heybetli ve güçlü bir delikanlıydı; Kureyş arasında herkes ondan çekinir ve cesareti karşısında hayranlığını gizleyemez, karşısında olmaktansa her zaman onunla birlikte hareket etmeyi tercih ederdi. Avcılık işini de, sanki bir ibadet neşvesi içinde yapar; tam tekmil kuşandıktan sonra çıktığı avından dönerken herkesle selamlaşır ve o günkü işini, evine gelmeden önce Kâbe’ye uğrayarak noktalamak isterdi. O gün de Hamza, her zaman olduğu gibi avdan dönerken, karşılaştığı insanlara selam veriyor; onların hal ve hatırını sorup gönüllerini almaya çalışıyordu. Nihayet, Abdullah İbn Cüd’ân’ın hizmetçisiyle karşılaştı. Zulme seyirci kalmak da ayrı bir zulümdü ve bugün, yeğeninin yaşadıklarını mutlaka Amca Hamza’ya anlatması gerektiğini düşünüyordu. Onun için önce:

– Ey Ebâ Umâra! Biraz önce yeğenin Muhammed’e, Ebu’l-Hakem İbn Hişâm’ın (Ebû Cehil) yaptıklarından hiç haberin var mı? İşte, şurada görünce O’nun üzerine yürüdü, ağza alınmadık kötü sözler sarfederek Muhammed’e çok eziyet etti. Karşı koyması için de tahrik etmişti; ama Muhammed, ona iltifat bile etmedi, hiç konuşmadı onunla, dedi.

Hamza, bir anda hiddetlenmiş; sinirden damarları dışarı fırlayacak gibi olmuştu. Evet, yeğeni yeni bir dinle gelmişti; ama O’nu çok seviyordu. Bugüne kadar O’na yapılanlar karşısında pek sesini çıkarmamıştı; belki de henüz yapılanların boyutundan habersizdi. Savunmasız bir adama, hiç suçu yokken bu kadar zulüm yapılır mıydı hiç! Ok ve yayını kaptığı gibi dışarı çıktı; belli ki hedefinde sadece Ebû Cehil vardı. Artık insanlara selam vermeyi bile unutmuştu. Belli ki, Hamza yeni bir ava çıkmıştı! Yolda giderken karşılaştığı herkes, onun hiddet dolu gelişini görünce telaşlanmış, olacakları merakla beklemeye durmuştu. Kimsenin yanında durmuyor, alışkın oldukları şekilde kimseye selam bile vermiyor ve belli bir hedefe kilitlenmiş, mütemadiyen hızlı adımlarla yürüyordu.

Nihayet, Kâbe’ye geldi. Gözleri birisini arıyordu ve aradığı şahsı, insanlar arasında otururken gördü. Hızla yanına geldi. Oturanların ağızları yüreklerine gelmişti. Daha onun gelişini görür görmez Ebû Cehil, bugün yaptıklarına bin pişman olmuştu, ama artık iş işten geçmişti. Doğruca Ebû Cehil’in yanına geldi, yayını kaldırdı ve şiddetle vurmaya başladı. Bir taraftan da:

– Sen nasıl olur da O’na sataşır, kötü sözler söylersin? Ben de O’nun dinindenim; O’nun dediklerini diyorum. Haydi, gücün yetiyorsa benim karşıma çık da göreyim seni, diyordu.

Ebû Cehil, kanlar içinde kalmıştı. Onu bu halde gören Mahzûmoğulları Hz. Hamza’ya engel olmaya yeltenmişlerdi. Ancak Ebû Cehil buna mâni oldu:

– Ebû Umâra’yı bırakın! Gerçekten bugün ben, O’nun yeğe­nine ağır küfürler ettim,[2] diyordu. Belki de maksadı, elinden kaçan Hz. Hamza’yı yeniden geri getirmekti. Belki de henüz, testinin kırıldığından haberi yoktu. Ama artık çok geç kalmıştı.

Bu arada bazıları laf atmayı ihmal etmeyecekti:

– Ne o Hamza! Yoksa sen de mi sâbi oldun? Hz. Ham­za’nın cevabı gecikmedi:

– Benim için her şey açığa çıkıp da netleştikten sonra, O’nun Resûlullah olduğunu ve söylediklerinin de hak olduğunu söylememe hangi şey mâni olabilir ki! Allah’a yemin olsun ki ben, O’ndan vazgeçmeyeceğim; sözünüzde sadık iseniz haydi bana engel olun da göreyim!

Hamza kararlıydı ve doğruca yeğeni Muhammedü’l-Emîn’in yanına geldi. İçinde bulunduğu ruh haletini anlattı O’na… Düşüncelerini paylaştı uzun uzun ve bundan böyle hep yanında olacağının müjdesini verdi. Aslında zor bir seçimdi; zira bir amca için, kendisinden iki yaş küçük bir yeğenin dizinin dibine çöküp her şeyiyle O’nu kabullenmek; kırk dört yıllık geçmişin üzerine bir sünger çekip yeniden doğmak ve bugüne kadarki birikimi bir kenara itip hayata sıfırdan başlamak; ciddi bir irade gerektiriyordu ve bu iradeyi o gün Hz. Hamza ortaya koymuştu.

Ancak bu iradeyi ortaya koymak, öyle sanıldığı gibi kolay değildi; akşam olup evine döndüğünde nefis ve şeytan onu kıskaca almak için zihnine soru üstüne soru atmaya çalışıyordu. Hamza gibi birisi iman safındaki yerini alıyordu ya, şeytan hiç boş durur muydu! Hemen yanında belirmiş ve:

– Hani sen, Kureyş’in efendisi değil miydin? Atalarının dinini bırakıp da gidiyor ve bir sâbiye tâbi oluyorsun? Senin yaptığını yapmaktansa ölüp gitmek daha hayırlıdır, diyerek içine kor atmaya çalışıyordu.

Tam şeytanca bir yaklaşım ve şeytanî düşünce… Suret-i haktan gözüküp de muhatabının aklını çelmek için takınılan riyakârca bir tavır ve tam bir fırsat avcılığı! Ancak, aslan avcısı Hamza, artık Hz. Hamza olmuştu ve onun gibi bir irade, öyle kolay teslim olmazdı. Ancak, vesvese hâlâ devam ediyordu; tabii, Hamza gibi bir adamın peşi bırakılır mıydı hiç!

Gözüne uyku girmeyen Hz. Hamza, halini Rabbine arz etmek için doğruca Kâbe’nin yolunu tutacak ve orada dua dua yalvararak kalbine düşen şüphe ve vesveselerden kurtarması için Allah’a yalvaracaktı. Artık bir yola girmişti ve o yolun gereğini de yerine getirmeliydi. Gerçekten de Allah (celle celâluhû), bu samimi yönelişin ardından Hz. Hamza’ya musallat olan hali ondan kaldırmış ve Hz. Hamza huzur içinde yeniden evine dönmüştü.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Hz. Hamza, doğruca yeğeni Muhammedü’l-Emîn’in yanına geldi ve dünden bu yana başından geçenleri anlattı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şefkatle amcasına yöneldi ve uzun uzun konuştu onunla; polat gibi bir imanın, üstesinden gelemeyeceği hiçbir mesele olamazdı ve Hz. Hamza da, bu imanı ortaya koyacak, şeytana pabuç bırakmayacaktı. O gün yeğeninin yanından ayrılırken son sözü şunlar olmuştu:

– İçten gelen en sâdık duygularla söylüyorum ki Sen, iyi ve doğruyu temsil ediyorsun, ey kardeşimin oğlu! Hiç endişe duymadan Sen, dinini tebliğe devam et! Allah’a yemin olsun ki, artık benim için güneşin bile aydınlığının hiç önemi yok! Çünkü ben artık ilk dinime kavuştum![3]

Hz. Hamza’nın gelişi, Müslümanlar için ayrı bir önem arz ediyordu. Gülmeye hasret yüzler, bir nebze de olsa tebessümle tanışmış; örselenmiş duygular sürûrla barışmaya başlamıştı. Ne büyük bir rahmetti bu; başlangıcı kötü gibi görünen bir günün sonunda Hamza gibi bir aslan avcısı gelmiş, Efendimiz’le birlikte saf tutuyordu. Ve, artık hep O’nunla birlikte hareket edecek ve yükünü kaldırmasına yardımcı olacaktı. Bundan sonra da Kureyş, aleyhte komplo kurarken Hz. Hamza’nın varlığını mutlaka hesap edecek; en azından yapageldiği bazı alışkanlıklarından vazgeçecek ve adımlarını da ona göre ayarlayacaktı.

Böylelikle Muttalib ailesi bir arınma yaşıyor; Ali ve Hamza gibi sinesi İslâm’a teşne olanlar gelip huzurda hayat bulurken, Ebû Leheb ve oğulları Utbe ile Uteybe gibi katı kalpliler, Allah’ın zikrinden gafil ve mühürlenmiş kalpleriyle imana sırt çeviriyorlardı. Gelecek bir ayet, konuyu şöyle özetleyecekti:

– Allah’ın, göğsünü İslâm’a açması sebebiyle, Rabbi tarafından nûra kavuşan kimse, kötü tercihi sebebiyle fıtratını değiştiren, kalbi katılaşan ve göğsü daralan kimse gibi olur mu hiç?
Kalpleri, Allah’ı anma hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar, besbelli bir sapıklık içindedirler!


Dipnotlar:
[1] Bazı rivayetlerde Hz. Hamza’nın, risaletten altı yıl sonra Müslüman olduğu da yazılıdır. Bkz. İbn Sa’d, Tabakât, 3/9
[2] İbn Hişâm, Sîre, 2/128-129
[3] Bkz. İbn Hişâm, Sîre, 2/129
[4] Bkz. Zümer, 39/22; Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, s. 383

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla