Hz. Hamza, Hz. Mus’ab ve şehidlerin defni

484
Hz. Hamza’nın Durumu

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çıkmış:

– Amcamın başına neler gelmiş, diye tekrarlayarak Allah’ın aslanı Hz. Hamza’yı arıyordu. Derken onu Hz. Ali, Batnı’l-Vâdî denilen yerde buldu ve doğruca Allah Resûlü’nün yanına gelerek haber verdi. Resûlullah, hızlı adımlarla onun olduğu yere geldi. Hz. Hamza’nın karnı yarılıp ciğeri çıkarılmış, burun ve kulakları da kesilerek vücudundan koparılmıştı. Bir insanın görülebileceği en acıklı manzaraydı ve yürek yakan bir görüntü vardı. Kalp mahzun olmuş, gözler de yaş döküyordu. Üstünü örtecek bir şey aradı Resûlullah. Ensâr’dan bir sahabî öne çıktı ve üzerindeki elbiseyi çıkarıp Hz. Hamza’nın üstüne örttü; ancak bu, bedeninin tamamını örtmeye yetmemişti. Bunun üzerine aynı işi bir başkası daha yapacak ve böylelikle yürek yakan manzaraları kapatmaya çalışacaktı.

Ancak açıkta kalan sadece Hz. Hamza değildi; Uhud meydanında atmış dördü Ensâr yetmiş tane açıkta kalmış Hamza vardı. Onun için Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), örtülerden birisini Hz. Câbir’e verecek ve onu babasının üstüne örtmesini söyleyecekti.

Halası Safiyye Binti Abdilmuttalib’in geldiğini görünce:

– Aman ona dikkat edin, diye seslendi. Belli ki bu hâliyle kardeşi Hamza’yı görmesini istemiyordu. Bunu duyan Hz. Zübeyr, annesinin önüne geçip de dayısını görmesine engel olmak isteyecekti. Ancak Hz. Safiyye, elinin tersiyle oğlunu bir kenara çekecek ve:

– Git başımdan! Şu anda seni gözüm görmüyor, diyecekti. O ise ısrarla:

– Ey anneciğim! Resûlullah senin geri dönmeni istiyor, diye söylemeye çalışıyordu.

– Niye ki? Benim kardeşime Allah yolunda müsle yapıldığını duydum; her ne kadar buna gönlüm razı olmasa da inşâallah ben, Allah için dişimi sıkar ve sabrederim, diye mukabele edip ısrar edince Hz. Zübeyr, hemen koşup durumdan Efendimiz’i haberdar etti. Bunun üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem):

– Yolundan çekilin, buyurdu. Metanet insanı Hz. Safiyye, kardeşi Hz. Hamza’nın yanına gelip uzun uzun ona dua etti; istircâda1 bulnup onun için istiğfar ediyordu.

Gördüğü manzara karşısında kendini tutamayıp da Kureyş’e sayıp döken Ebû Katâde’ye Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şunları söyleyecekti:

– Ey Ebâ Katâde! Aslında Kureyş emanete ehil insanlardan müteşekkildir; onlar hakkında kim haddini aşarsa Allah onun ağzının payını verir. Şâyet Allah sana uzun ömür verirse, onların ortaya koydukları fiil ve kulluk karşısında kendi amelini hafif görecek, daha fazlasını yapamadığın için üzüntü duyacaksın!

Ebû Katâde gibi diğer insanların da benzeri mukabelede bulunma isteklerine karşılık Cibril-i Emîn gelip, düşmana mukabelede bulunmak istendiğinde sadece karşı tarafın yaptığı kadar bir karşılık vermek gerektiğini; ancak her hâlükârda sabredip işi Allah’a havale etmenin daha hayırlı olduğunu bildirecekti.2

Hz. Mus’ab’ın Son Hâli

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün, kendisinden önce Medine’ye elçi olarak gönderdiği Mus’ab İbn Umeyr’in yanına da gelecekti. Mus’ab, Allah davası uğruna kol ve kanadını feda etmiş olmasına rağmen, arkada Resûlullah’ı yalnız bırakıp da gidiyor veya O’na uzanacak bir elin önüne geçip de engelleyemeyecek olmanın hacaletiyle yüzünü saklamaya çalışmış Uhud’da yatıyordu. Şefkat ve merhametle uzun uzun süzdü onu. Ardından:

– Müminlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdik­leri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat ettiler. On­lardan kimi, üzerine düşeni eda edip yiğitçe gitti, kimi de o ânı intizar etmekteler. Onlar, verdikleri söz­de zerre miktar inhiraf yaşamadılar,3 meâlindeki âyeti okudu.

Uhud’un sancaktarı Hz. Mus’ab’ı örtecek kefen bulunamıyordu. Meşakkatli günlerin yükünü omzunda buraya kadar taşımıştı ama bugün, nimetlerinden istifade etmeden ukbaya yürüyordu. Durumdan Allah Resûlü’nü haberdar ettiklerinde:

– Üzerindekilerle baş kısmını örtün ve ayaklarına da izhir otundan koyun, buyurdu. Denilenler yerine getirilince onun başucunda durarak Hz. Mus’ab’ın yarı ot yarı hırka kefenine uzun uzadıya baktı ve dudaklarından şu cümleler döküldü:

– Seni Mekke’de ilk gördüğümde, üzerinde ne paha bi­çilmez kıymetli elbiseler vardı. Senden daha gü­zel giyinen yoktu Mekke’de!.. Şimdi ise sen, saçların dağılmış ve sadece eski bir hırkanın içinde, başın bile dışarıda, açıkta yatıyorsun!

Sonra da Uhud meydanına döndü. Bu seferki hitabı, Mus’ab dâhil bütün şehitlere idi. Allah için bedenini ortaya koyanlara Al­lah’ın Resûlü şehâdette bulunuyordu:

– Allah’ın Resûlü şehâdet ediyor ki, kıyamet gününde sizler, Allah katında da şehitlersiniz.

Herkesin üzerine düşen bir şeyler vardı ve Allah Resûlü’nün, arkada kalanlara da diyecekleri olacaktı. Döndü ve herkesin kulağına küpe olacak şu cümleleri söylemeye başladı:

– Ey insanlar! Onları ziyaret edin ve gelin bura­lara!.. Onlara se­lâm verin. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki bunlar, kıyamet gününe kadar kendilerine selam veren her bir Müslüman’ın selamını alır ve onlara bu selamı iade ederler.

Belli ki ashâbdan bazıları mahcubiyet yaşıyordu; zira Uhud’a çıkıp savaşmayı onlar istemiş ve bu sebeple Uhud’da yetmiş tane arkadaşlarını bırakmışlardı. O, Resûlullah’tı ve diyeceği her şeyi daha baştan kabullenmiş görünüyorlardı. Ancak Allah Resûlü, onlara en küçük bir imada bile bulunmadı ve asla öncesine dönüp de, “Ben size dememiş miydim?” manasına gelebilecek bir tek kelime bile etmedi. Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), insanlar arasında yerleştirmek istediği istişareyi, sonucu ne olursa olsun her şeyden daha önemli görüyordu. Bunun için Müsebbibü’l-Esbâb’a yönelecek ve ashâbını Uhud’a emanet ettikten sonra:

– Hep beraber saf tutun; Rabbime senada bulunacağım, diyecekti. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ister de ashâb onu yapmaz mıydı hiç? Daha bu kelimeler dudaklarından dökülür dökülmez, önde erkekler ve arkada da kadınlar4 olduğu hâlde Uhud’da saf tutuvermişlerdi. İşte bu sırada Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yönünü kıbleye çevirecek ve uzun uzadıya dua edecekti.5

Şehidlerin Uhud’a Emanet Edilmesi

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), şehitlerin üzerlerindeki zırhları çıkarmalarını ve:

– Onları, kanları ve elbiseleriyle birlikte gömün, diyerek olduğu gibi hepsini Uhud meydanına gömmelerini emretti. Böylelikle Uhud şehitleri, yıkanmadan ve üzerlerindekilerle birlikte Uhud’a gömülmüş oluyordu.

Cansız bedenini gördüğü zaman dört defa tekbir getirdiği Hz. Hamza’nın bulunduğu yerde duran Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), önüne getirilen her bir şehidi onun yanına koyduracak ve namaz kılıp dua edecekti. Böylelikle amca ve süt kardeş Hz. Hamza için Uhud’da yetmiş defa namaz kılınmış oluyordu.

Hemen mezarlar kazılmaya başlanmıştı; ancak o kadar insanın her birisine müstakil bir mezar kazacak durumları da yoktu. Gelip Efendimiz’e durumu arz edince Allah Resûlü, iki veya üç kişiyi bir mezara koymalarını emredecekti. Denilenler aynen karşılık buluyor ve hiçbir yoruma tâbi tutulmadan uygulanıyordu. Sıra, kazılan mezarlara şehitleri koymaya gelince bu sefer de hangisini önce mezara yerleştirecekleri konusunda kararsız kalmışlardı. Efendimiz, bunun üzerine, Kur’ân’ı en çok bilenlere öncelik tanınmasını emretti.

Abdullah İbn Amr İbn Harâm ile Amr İbn Cemûh, Hârice İbn Zeyd ile Sa’d İbn Rebî’, Nu’mân İbn Mâlik ile Abdullah İbn Hashâs ve Abdullah İbn Cahş ile de Hz. Hamza aynı kabre konulanlar arasındaydı. O gün üç kişi bir arada Uhud’a emanet edilenler de vardı.

Efendiler Efendisi, babası gömülmeden önce ona sarılıp da ağlamaya başlayan Hz. Câbir’e bakacak ve:

– Onun için ister ağla ister ağlama; siz onu mezarına koyacağınız ana kadar melekler kanatlarını açmış ona gölgelik yapıyorlar, buyuracaktı.6


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz

Dipnot:

  1. İstirca, ölüm haberi alınınca, hepimiz Allah’a aitiz ve vakti geldiğinde yine hepimiz de O’na döneceğiz manasında ‘İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn’ demektir.
  2. Bkz. Nahl, 16/126. Bu hadise için bkz. Tirmizi, Sünen, 5/299 (3129); Ahmed İbn Hanbel, Müsned, 5/135 (21267); Hâkim, Müstedrek, 2/391 (3368), 2/484 (3667); Nesâî, Sünenü’l-Kübrâ, 6/376 (11279)
  3. Ahzâb, 33/23
  4. O an için yanında on dört kadın sahabe olduğu söylenmektedir. Bkz. Vâkıdî, Meğâzî, 1/314
  5. Bkz. Buhârî, Edebü’l-Müfred, 1/243 (699); Ahmet b. Hanbel, Müsned, 3/424; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 5/47 (4549)
  6. Hz. Câbir ve babası Hz. Abdullah için Efendimiz’in ifade buyurduğu müjdeler için bkz. Âl-i İmrân, 3/169; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 4/47, 48; Vâhidî, Esbâbü Nüzûli’l-Kur’ân, 132, 133
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla