Hind İbn Ebî Hâle’nin dilinden Efendimiz’in (sas) fizikî yönü

510

Hind İbn Ebî Hâle kimdir? Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) fizikî yönünü nasıl anlatmaktadır?

Babasının adını taşıyan ve yine aynı zamanda babası gibi edebiyat ve belağatta temeyyüz eden Hind İbn-i Ebî Hâle, Hazreti Hadîce’ye “Ümmü Hind” künyesini kazandıran ve diğerlerine nispetle daha çok bilinen oğludur.

İlk müslümanlardandır; evin diğer sakinleri gibi o da, İslâm gelir gelmez ona iman etmiş ve daha ilk günden itibaren Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanındaki yerini almıştır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Bedir ve Uhud gibi çetin dönemeçlerde bulunmuş, hatta “şehîdlerin efendisi” olarak Uhud’dan ruhunun ufkuna yürüyen Hazreti Hamza’nın kabrine inerek, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Ali ve Hazreti Zübeyr İbn-i Avvâm (radıyallahu anhüm) ile birlikte onu toprağa emanet etmiştir.

Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah (celle celâlühû) bana, sadece ehl-i Cennet olanlarla evlenmemi veya kızlarımı ehl-i Cennet olanlarla evlendirmemi murâd buyurdu”1 hadisini rivayet eden de odur.

Efendimiz’in üvey oğlu oluşuyla iftihar eder ve “Ben” derdi. “Hem baba hem anne hem kardeş ve hem de kız kardeş olarak insanların en bahtiyarıyım; zira benim babam Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), annem Hadîce, kardeşim Kâsım ve kız kardeşim de Fâtıma’dır!”2
Bu yakınlığından dolayı Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin (radıyallahu anhümâ) ona, “dayı” diye hitap ederlerdi.

Onu, diğer sahâbeden farklı kılan bir özelliği ile bize tanıtan da yine Hazreti Hasan (radıyallahu anh) olmuştur;3 ona, Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) şemâilini4 sormuş ve bu soru üzerine o da, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) fizikî yönleri ile ahlâk-ı hasenesini detaylarıyla anlatmıştır ki ashâb arasında ondan başka bunu yapabilen bir Hazreti Ali,5 bir de Ümmü Ma’bed6 vardır. Zira başkaları O’nun mübarek yüzüne bakmaktan çekinirken Hind İbn-i Ebî Hâle, yakında bulunmanın rahatlığıyla o nûr yüze doya doya ve defalarca bakmış ve gördüklerini, âdeta fotoğrafını çekmişçesine başkalarına da anlatmıştır; şöyle demektedir:

“Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), kadr ü kıymeti büyük, insanların gönlünde ululardan daha ulu; kemalat ve yücelik dolu cemaline bakanların kalbinde de ulaşılmaz bir heybete sahipti.

Mübarek yüzleri, ayın on dördü parıl parıl parlar, âdeta etrafına nûr saçardı.

Orta boyludan uzunca ve ince uzundan da kısa olup, orta boyluydu.

Mübarek başları büyükçe, saçları da kıvırcık ile düz arasıydı; şayet onları, mübarek başının ön tarafından ikiye ayırmışlarsa yanlardan sarkıtır, bir araya getirip toplamazlardı. Ancak kısa tutmuşlarsa bu durumda saçlarını kendi haline bırakırdı ki onlar, kulak yumuşaklarını geçmezdi.

Mübarek tenlerinin rengi, pembeye çalan buğdayımsı nûrânî bir beyazdı.

Alınları açık ve geniş idi.

Yay gibi uzanan hilâl kaşları da gür ve birbirine yakındı; ancak O (sallallahu aleyhi ve sellem), çatık kaşlı değildi.

İki kaşının arasında, celallendiği zamanlarda belirgin bir damar vardı ki sâir zamanlarda fark edilmezdi.

Burunlarının üst tarafı hafifçe yüksek ve üstü de ince idi; hafifçe kavisli burnu üzerinde bir nûr var idi ki dikkatlice bakmayanlar, O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) kartal burunlu sanırdı.

Sakalı sık ve gür, her tarafı birbirine uygun ve ne tam düz ne de dalgalı idi.

Mübarek yanakları, yumru olmayıp düz idi.

Fem-i mübarekleri, dildeki fesahat ve belağatı zirvede îfâ edebilecek bir genişlikte ve ön dişlerinin arası da açıktı.

Göğüs çukuru ile göbeği arasında ince bir şerit gibi uzanan küçük muyları vardı.7

Gümüş berraklığında ve kararınca bir boynu vardı.

Bütün uzuvları birbiriyle uyumlu, mutedil ve derli toplu idi; göğsü ile karnı aynı hizadaydı!

Göğüsleri ile iki omuz kemiği arası genişçe ve kemik mafsalları da kalınca idi.

Elbisesi altından gözüken mübarek uzuvları gayet nurlu ve âdeta parıl parıl parlardı.

Göğüs çukuru ile göbeğinin arasında, şerit gibi uzanan ince mûylardışında başka birşey yoktu. Ancak kolları, omuzları ve göğsünün üst tarafındaki mûy-u mübarekleri ise yoğundu.

Bileğinin iki yanında bulunan yumru kemikleri uzun, el ayaları geniş,8  el ve ayakları kalın, parmakları ise mutedil olmak üzere hafif uzunca idi.

Ayaklarının altı kemerimsi çukur, üstü ise pürüzsüzdü; öyle ki üzerine su dökülse yağ gibi iki tarafından akıp giderdi.

Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırır, sağ veya sola meyletmeden önüne doğru hafif eğilirlerdi. Ayaklarını, ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve serî atmakla beraber, sükûnet ve vakar üzere yürürlerdi; bu esnada sanki O (sallallahu aleyhi ve sellem), meyilli ve engebeli bir yerden iniyor gibi bir görünüm arz ederdi.

Bir tarafa teveccüh ettiklerinde, bütün vücûdları ile birlikte dönerlerdi.

Sebepsiz etrafına bakınmaz, önüne nazar ederlerdi.

Edeb ve hayâsından yüzü yerde idi ve yere bakışları, göğe bakışlarından daha uzundu. Mübaha bakışları da çoğunlukla göz ucu ile olurdu.

Ashâbı ile birlikte yolculuğa çıktıklarında, zayıf ve alîl olanları kollamak ve fakr u zaruret içinde olanları da gözetmek için onları öne geçirir ve kendisi arkalarından yürürdü.

Yolda karşılaştığı kimselere, herkesten önce selam veren, her zaman O (sallallahu aleyhi ve sellem) olurdu.”9

İfadeleri ve tasvir gücünden de anlaşılacağı gibi Hadîce Validemiz’in oğlu Hazreti Hind, müthiş bir ifade kabiliyetine sahip bir sahâbîdir.

Cemel günü Hazreti Ali’nin safında savaşırken, amcaoğlu Zübeyr İbn-i Avvâm ile birlikte şehîd olmuştur.


Dipnot:

  1. İbn-i Asâkir, Târîh 69/149; İbn-i Hazm, Cemhere 1/210
  2. Halebî, Sîre 1/204
  3. Hazreti Hasan (radıyallahu anh) bunu bize, “Ben, Peygamber Efendimiz’in hilyesini çok iyi vasfeden dayım Hind İbn-i Ebî Hâle’ye, bana O’nu tasvir etmesi iştiyakıyla bir gün Hazreti Peygamber’in üstün vasıflarını sordum ki onu olduğu gibi belleyip alayım ve hafızama nakşedebileyim; bu isteğim üzerine dayım Hind İbn-i Ebî Hâle şöyle buyurdular” diyerek nakletmiştir.
  4. Şemâil, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) fizikî yönü yanında aynı zamanda ahlâk-ı âliyesini anlatan beyanlara denilmektedir. Onun bulunduğu evde yangın benzeri musibetlerin yaşanmayacağına inanıldığı için farklı istiflerle ve meşhur hattatlar tarafından hemen her dönemde yeniden yazılmakta ve çerçeveletilerek evlerin duvarlarına asılmaktadır.
  5. Hazreti Ali (radıyallahu anh), gözünü açtığında kendini Resûlullah’ın şefkat dolu ikliminde bulmuş ve O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem), âdeta bir baba kucağı gibi görmüştür ve gördüğünü de başkalarına resmederek anlatmıştır ki şemâil olarak iştihar eden, Hazreti Ali’nin bu anlatımıdır.
  6. Ümmü Ma’bed, hicret esnasında Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hazreti Ebû Bekir’in çadırına uğradığı kadındır. O sırada kocası Ebû Ma’bed, koyun ve keçilerinin peşinde olduğu için orada değildir ve kendisinden süt talep etmişlerdir. Ancak süt yoktur. Bu sefer ondan, oracıkta bulunan hasta bir oğlağı sağma müsâadesi almışlardır ve dua ile sıvazladıktan sonra oğlaktan kova dolusu süt çıkar! Herkes bu sütten kanasıya içer ve hatta kalan bir kova süt de Ümmü Ma’bed’e teslim edilir. Bu olağan üstü hâdiseye şahit olan kadının gözleri dört açılmış ve buna vesile olan Allah Resûlü’nün mübarek yüzlerine alıcı gözlerle ve çok dikkatli bakmıştır ki o günkü bakışıyla gördüğü manzarayı fasih bir dille başkalarına da aktarmıştır. Bu yönüyle Ümmü Ma’bed’in resmettiği şemâil, çöl ortasında bağrını herkese açmış bir vaha, bir edebiyat şaheseridir.
  7. Mûy, Farsça bir kelime olup insan bedeninde var olan “kıl” anlamına gelmektedir. Türkçemizde bu kelime farklı çağrışımları da beraberinde getirdiği için Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) resmedildiği yerde bu kelimeyi kullanmamayı tercih ettik.
  8. Bilindiği üzere el ayalarının genişliği, cömertlik alametidir.
  9. Tirmizî, Şemâil 1/22, 23, 135; İbn-i Asâkir, Târîh 3/343, 344; Begâvî, Şerhu’s-Sünne 13/270 – 273
Bunları da beğenebilirsin