Hilm ve insanların en halîmi Habîbullah (sas)

343

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğinden önce de sonra da insanların en halîmiydi ve hayatı boyunca hep öyle yaşadı. Hilm, Cenâb-ı Hakk’ın Habibine verdiği en mümtaz sıfatlardan birisidir ve olduğu gibi rahmeti aksettirmektedir. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahlâkının temelini oluşturan1 hilim (hilm) şu manaları ifade etmektedir: sabırlı, temkinli, akıllı, vakarlı, ağır başlı, sebat üzere ve kararlı olma, acelece etmeme, teennîyle hareket etme, heyecana gelip öfkenin kabarması halinde itidal ve sükûneti koruma, gücü yettiği halde affetme, ihsanda bulunma, nefse hakim olma, hoşa gitmeyen şeyler karşısında sabredip tahammül gösterme, tahrik edici sebepler karşısında soğukkanlılığı koruma.

El-Halîm, hilim sahibi manasında esmâ-i hüsnâdandır ve on bir âyette yer almaktadır.2 Tefsir ve kelâm kitaplarında esmâ-i hüsnâdan olan el-Halîm, “çok sabırlı, günahkârları cezalandırmakta acele etmeyen” veya “kullarının isyanından etkilenmeyen, günahkârlara gazap etmesi kendisini telâşa düşürmeyen, her işi olması gerektiği ölçüde yapan” manalarında açıklanmıştır.

Halîm kelimesi ayrıca iki âyette Hazreti İbrâhim’in3 bir âyette Hazreti İshak’ın4 sıfatı olarak yer almakta, bir âyette 5 de düşmanlarının Hazreti Şuayb’ı halîm sıfatıyla niteledikleri bildirilmektedir.

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hilmi

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), peygamberliğinden önce de sonra da insanların en halîmi idi ve hayatı boyunca hep öyle yaşadı. Hilm, Cenâb-ı Hakk’ın Habibine verdiği en mümtaz sıfatlardan birisidir ve olduğu gibi rahmeti aksettirmektedir. Nitekim bu hususu anlatan bir âyette Cenâb-ı Hakk mealen şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer kaba, katı yürekli biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”6

Âyetten de anlaşıldığı üzere hilm, rahmetten geliyor. Eğer Allah Resûlü, kaba ve haşin olsaydı –ki değildir– etrafında bulunanların hepsi dağılıp gidecekti. Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetidir ki, O’nu yumuşak huylu kıldı. Yani O’nun mâyesini öyle mükemmel ve mahiyetini de öyle halîm kıldı ki, O’na dokunan eller dahi hiçbir zaman incinmedi ve diken bekledikleri anlarda gül buldular. Nerede kaldı ki gönüllerine girdiği ve sinelerine taht kurduğu insanlar O’ndan incinmiş olsun!

İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hilmiyle pek çok gönül kapısını açmış ve gönüllere taht kurmuştur. Eğer O’nun hilmi olmasaydı, pek çok hazımsız gönül bir kısım sertliklerle karşılaşacak, kimileri İslâm’a cephe alacak, kimileri de belki bir hisle O’ndan uzaklaşacaktı. Ancak Allah Resûlü’nün hilmiyle ki, bütün bunların önü alındı.. ve koşan koşana herkes gelip İslam’la şereflendi. O (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca şahsına yapılan kötülüklerden dolayı hiçbir şekilde intikam almayı düşünmedi ve hep afv u safh yolunu tuttu.7

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hilmi Tavsiyesi

Kendisi hilm sahibi olduğu gibi sahabe efendilerimize de hilmi tavsiye etmiş ve sahabeden Hazreti Eşec el-Abdî’e “Sende Allah’ın sevdiği iki haslet vardır; bunlardan biri hilim, diğeri de teennîdir.” buyurmuş, böylece hilim ve teenniyle hareket etmenin önemine işaret etmiştir.8

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) gerçek yiğitliğin ve kahramanlığın maddî güç ve kuvvette olmadığını, esas yiğitliğin öfke anında sakin bulunmakta ve öfkesini yenip hilmle hareket etmekte olduğunu bildirmiş ve ashabıyla yaptığı bir sohbette, “Siz aranızda kimi yiğit sayarsınız?” diye sormuş; sahabe efendilerimiz de: “Kendisini pehlivanların yıkamadığı, mağlup edemediği kimseyi” diyerek cevap verince Allah Resûlü: “Hayır, o pehlivan değildir. Asıl pehlivan, öfke anında kendisine hâkim olabilen, kendisini tutabilendir.” buyurmuştur.9

Abdurrahman İbn-i Avf (radıyallâhu anh) anlatıyor: Bir gün Allah Resûlü’nün huzuruna bir kişi geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resûlü! Bana birkaç kelime öğret ki, onlarla huzur bulayım. Çok uzun olmasın ki, unuturum.” Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Öfkelenme!” buyurdu.10

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizlere öfkeden kurtulup hilmle hareket etmenin yollarını da şöyle göstermiştir:

“Öfke şeytandandır. Şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise ancak su ile söndürülür. Bundan dolayı öfkelendiğiniz zaman abdest alın.”11

“Biriniz öfkelendiği zaman ayakta ise hemen otursun. Öfkesi geçerse iyi, fakat geçmezse o zaman da yan tarafına yaslansın.”12

Efendimiz’in Hilminden Örnekler:

Allah’ın emirlerini insanlara anlatmaya çalıştığı sırada, Kureyş müşrikleri O’na her türlü hakarette bulunuyordu. Onunla alay ediyor, ölüm tehdidinde bulunuyor, geçtiği yollara dikenler seriyor, üzerine pislik atıyor, onu boğmaya çalışıyorlardı. Bununla da kalmayıp, ona sihirbaz, büyücü, kâhin, şair diyorlar; öfkelendirip kızdırmak için her türlü yola başvuruyorlardı. Fakat o, kendisine yapılan bütün bu hakaretlere tahammül ediyor, hilm, silm, rıfk ve sabırla karşılıyordu .

Aslında kim olursa olsun, başkalarının yanında hakarete uğrayan insan muhakkak kızar, öfkelenir, tepki gösterir, karşılık vermek ister. Ancak bunların hiçbirini Peygamber Efendimizde görmek mümkün değildi. O gayet sakin, engin, sabırlı ve tahammüllü idi. Üzerine aldığı görevi, İlahî daveti sağ salim, sağlıklı biçimde yerine getirmeye çalışıyordu. Kendisine yapılan eziyetlere karşılık vermeyişi belki de bundan dolayı idi.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’de kurulan Zü’l-mecaz panayırında insanlara İslâm’ı anlatırken o sırada kendisini dinlemiş olan birisi şöyle anlatıyor:

“Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah’ın bir olduğunu, Ona inananların kurtulacaklarını ilan ediyordu. Ebû Cehil de onun üzerine toprak atıyor, ‘Ey insanlar, bu adamı dinlemeyin, sizi dininizden vazgeçirmeye çalışıyor. Sizi putlarımız olan Lât ve Uzza’dan uzak tutmak istiyor’ diye yaygara yapıyordu. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise bu tahriklere hiç aldırmıyor, bir kere olsun dönüp Ebû Cehil’in yüzüne bile bakmıyordu. O kendi görevini yapmaya ediyordu.”13

Abdullah İbn-i Ubey’in saygısızlığı

Yine bir gün Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ashabından hasta olan Sa’d İbn-i Ubade’yi ziyarete gidiyordu. Yolda münafıkların elebaşlarından Abdullah İbn-i Ubey’in de içlerinde bulunduğu Müslüman ve müşriklerden oluşan bir topluluğa rastladı. Onlara bir şeyler anlatma adına orada bir müddet durdu ki Abdullah İbn-i Ubey, Allah Resûlü’ne sataşmak için küstahça, “Dikkat etsene adam, hayvanın yerden toz kaldırıyor, buradan uzaklaş, hayvanın bizi rahatsız ediyor.” diyerek ileri geri konuşmaya başladı. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) oradakilere selâm verdikten sonra onları Allah’a imana davet etti, Kur’ân okudu. Abdullah İbn-i Ubey, halkın Efendimiz’i dinlediğini görünce iyice çığırdan çıktı ve “Bize Müslümanlıktan bahsedip durma, sana gelen olursa ona istediğini anlatırsın” diyerek, hakarete varan sözler sarf etmeye başladı. Fakat Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun bu kaba davranışlarına bir karşılık vermedi ve anlatmaya devam etti. Buna karşılık büyük şair Abdullah İbn-i Revaha (radıyallahu anh) ayağa kalkıp:
“Ya Resûlallah! buraya her zaman geliniz, bize konuşma yapınız, sizi çok seviyoruz” diyerek sevincini dile getirdi. Bu sırada Müslümanlarla münafıklar arasında tartışma başladı. Kavga edecek duruma geldiler. Çok sakin davranan ve hiç öfkelenmeyen Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onları yatıştırdı ve daha sonra oradan ayrıldı ve yoluna devam etti.14

Yahudi’nin büyüsü

Bir defasında Yahudi’nin birisi Peygamber Efendimiz’e büyü yaptı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hastalanıp yatağa düştü. Rahatsızlığı birkaç gün sürdü. Sonunda Cebrail (aleyhisselâm) geldi, durumu Peygamber Efendimiz’e haber verdi: “Yâ Muhammed, Yahudilerden biri seni büyülemiş ve üfürüp düğümlediği ipliği falanca kuyuya atmış. Birini gönder de, onu kuyudan çıkarsın.”

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hazreti Ali’yi gönderdi, o düğümlü ipliği kuyudan çıkartıp getirtti. Düğümler açılır açılmaz Efendimiz sanki bağları çözülen bir kimse gibi oldu, rahatladı. Bununla birlikte Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âhirete göçünceye kadar bildiği halde bu durumu o Yahudi’nin yüzüne vurmadı.15

Ancak, ehl-i kitap içinde hakperest, hakkı ve doğruyu arayan kimseler de vardı. Çünkü ellerindeki kitapta ahir zamanda gelecek peygamberin özelliklerini ve güzelliklerini anlatan epeyce işaretler ve bilgiler vardı.

Zeyd İbn-i Sa’ne’nin saygısızlığı

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tevrat’ta anlatılan ve yer verilen en belirgin vasıflarından birisi de hilmi idi. Yumuşak huyluluğuna, insanları İslam’a davet ederken gösterdiği tahammül ve sabra Tevrat’ta işaret edilmişti. Yahudi bilginleri, Peygamber Efendimiz’in Tevrat’ta bulunan pek çok sıfatını bizzat gözleriyle görüp O’nun son peygamber olduğunu anlamışlardı. Bazıları ise hâlâ araştırmaya devam ediyordu. Yahudi bilginlerinden olan Zeyd İbn-i Sa’ne anlatıyor:

“Allah Resûlü benden borç para almıştı. Ben, o gün henüz Müslüman değildim. Gününden evvel geldim, alacağımı istedim. Hatta O’na: ‘Siz Abdülmuttalib evlâtları borcunuzu vermekte çok tembelsinizdir!’ dedim. Benim bu sözüme, Ömer kükreyerek: ‘Ey Allah düşmanı, eğer Yahudilerle aramızda anlaşma olmasaydı, senin kelleni uçururdum! Allah Resûlü’ne karşı terbiyeli konuş!’ dedi. Allah Resûlü bana bakarak tebessüm etti. Ve Ömer’e hitaben de: ‘Yâ Ömer, bu adama hakkını ver. Ve korkuttuğun için de ona yirmi sa’ ilave et.’ buyurdu.”

Hazreti Ömer Allah Resûlü’nün emri üzerine kalktı, Zeyd İbn-i Sa’ne’ye verilmesi gerekenleri vermek üzere onunla yola koyuldu, vereceklerini verdikten sonra Zeyd ona, hiç beklemediği şu sözleri söyledi:

“Yâ Ömer! Biliyorum benim davranışıma kızdın. Ancak ben Tevrat’ta, son peygamber hakkında söylenenlerin hepsini O’nda gördüm. Sadece Tevrat’ta bir âyet şöyle diyordu: “O’nun hilmi cehline sebkat etmiştir. O’na karşı takınılan cehaletin şiddeti, O’nun ancak hilmini artırır.” Ben acaba O’nun hilmi, Tevrat’ta söylendiği gibi midir, bunu öğrenmek istemiştim ve dediklerimi de bunun için demiştim. Şimdi inanıyorum ki, O, Tevrat’ın geleceğini haber verip müjdelediği peygamberin ta kendisidir. Şu andan itibaren ben de O’nun son nebi olduğuna iman edip şehadet getiriyorum ve sen şahit ol, şu hurmayı ve servetimin yarısını fakir Müslümanlara bağışlıyorum.”16

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yahudi âlimi Zeyd İbn-i Sa’ne’nin gönlünü de yine hilm u silmiyle yumuşatmış ve onun hak din olan İslâm’a girmesine sebep olmuştu. Bununla kalmamış onun ailesinden yaşlı bir adamın dışında herkes Müslüman olmuştu.17

Evet, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), başkasının tahammül edemeyeceği ölçüde halîm idi. Ancak O’nun bu hilmi de ayrı bir denge ve istikamet buudluydu. Kendi şahsına yapılan her türlü hakarete karşı hilmle davranan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir başkasına karşı yapılan haksızlık karşısında kükreyen bir aslan gibi celâllenir ve hak yerini buluncaya kadar da hiddeti bir türlü dinmek bilmezdi. Haksızlık kime karşı, kim tarafından yapılırsa yapılsın, İki Cihan Serveri’nin tavrı hep aynıydı. Ve hele dinî emirlerin ihmale uğraması, O’nu öylesine ayaklandırırdı ki, artık durup-dinlenme bilmezdi; bu da O’nun nasıl bir denge insanı olduğunun en açık ifadesidir.

Efendimiz’i zehirlemek isteyen kadın

Hayber fethi sonrası bir kadın, bir koyunu kızartmış, içine de biraz zehir koymuş ve Allah Resûlü’nü yemeğe davet etmişti. Sofrada bulunanlardan Bişr İbn-i Berâ ismindeki sahabinin henüz sofradan kalkmadan rengi değişmiş, bir müddet sonra da vefat etmişti. Demek ki bu kadın çok tesirli bir zehirle Allah Resûlü’nü öldürmek istemişti… Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), lokmayı ağzına götürürken, koyunun bir yanının, kendisine, zehirli olduğunu haber vermesi üzerine yemek sofradan kaldırılarak kadın derdest edilip huzura getirilmiş.. ve suçunu itirafla, Allah Resûlü’nü öldürmek için böyle bir yola başvurduğunu ifade etmiştir. Hatta rivayetlerde kadına şöyle bir söz de izafe edilir:

“Eğer sen hakikaten Allah’ın gönderdiği bir peygambersen, bu zehir sana tesir etmeyecektir. Yok eğer peygamber değilsen, insanlığı senin şerrinden kurtarmak istedim.”

Sahabi, derhal bu kadının öldürülmesi talebinde bulunur. Ancak Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi adına kadını affeder. Fakat ölen sahabi Bişr (radıyallâhu anh) adına bir şey demez.18

İşte burada da Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hilmiyle hareket etmiş ve canına kastetmek isteyen bu Yahudi kadını dahi affetmiştir.

Zü’l-Huveysıra’nın saygısızlığı

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine karşı çıkan, gereksiz sözler sarf eden insanları da olgunlukla karşılar, hoşgörü gösterir ve yumuşak davranırdı.

Huneyn Gazvesi sonrası Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Huneyn ganimetlerini taksim ederken hiç kimsenin beklemediği bir yolu tercih etmiş, kin ve nefret adına o güne kadar başı çeken Mekkelileri öne çıkarmıştı. Zira onların kalblerini İslâm adına kazanmak ve onların şahsında kabilelerin kalbini de yumuşatmak için ganimetlerinden hatırı sayılır paylar veriyordu! Akra İbn-i Hâbis ve Uyeyne İbn-i Hıns’a da yüzer deve verdi. Bu sırada şahsî menfaatlerini düşünen, nebevî adımlardaki hikmeti anlama zahmetine girmeyen Temîm kabilesinden Zü’l-Huveysıra denilen bir adam da Allah Resûlü’nün yanına gelerek: “Yâ Muhammed! Bugün ben, senin yaptıklarına tanık oldum!” dedi. Sesin geldiği tarafa yönelen Allah Resûlü ona: “Evet, neye tanık oldun?” diye sordu. O da: “Senin adaletli davranmadığını görüyorum; adaletli ol!” deyiverdi.

Bu söz bizden birisine söylenmiş olsaydı, zannediyorum ciddî bir sarsıntı geçirirdik. Oysaki biz, hakikaten adaletsizlik de etmiş olabiliriz. Fakat kendisine bu söz söylenen zât, dünyaya adaleti getirmeye memur edilmiş bir peygamberdi.

Adaletin en hassas temsilcisi Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzüldü ve o sırada orada bulunan Hazreti Ömer bu saygısızca hitap karşısında celallendi ve Efendimiz’in yanına yaklaşarak “Yâ Resûlallah! Şu münafığı bana bırak da boynunu vurayım!” diye izin istedi. Hazreti Ömer’in bu çıkışı Allah Resûlü’nü endişelendirmişti. Önce: “Böyle bir şey yapmaktan Allah’a sığınırım!” diyerek Hazreti Ömer’i ve onun gibi düşünenleri teskin etti, sonra da bu adama dönerek şöyle dedi: “Yazıklar olsun sana! Şayet adalet, benim yanımda değeri olan bir fazilet değilse o zaman kimin yanında adaletten bahsedilebilir! Yüce Allah, Hazreti Mûsâ’ya merhamet etsin. O, bundan daha ağır ve üzücü itham ve saldırılara maruz kaldı ama sabretti.” buyurdu.19

Bedevilerin saygısızlıkları

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) yeni Müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevilerin kaba ve sert davranışlarıyla da muhatap olmuştu. Bedeviler eğitimden edeb ve adabtan yoksun kaba kimselerdi. Üstelik medeni imkânlardan mahrum bir hayat yaşıyorlardı. Birtakım olumsuzluk sergilemelerinin temeli de zaten buydu.

Bir defasında Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mescitte ashâbıyla birlikte oturmuş sohbet ediyorlardı. Bedevinin biri içeri girdi ve iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti: ‘Allah’ım, bana ve Muhammed’e rahmet et. Başka kimseye rahmet etme.’ Bedevinin bu duasını duyan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Çok geniş olan Allah’ın rahmetine sınır getirdin’ buyurarak bedevinin hatasını düzeltti. Bedevi biraz sonra kalktı ve gitti Mescidin bir tarafına abdestini bozdu. Sahabîler onu bu halde görür görmez adamın başına üşüştüler. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara müdahale etti ve şöyle buyurdu:

‘Onu bırakınız. İşini görsün. Sonra da oraya bir kova su dökersiniz. Çünkü siz kolaylaştırıcı olarak gönderildiniz, güçleştirici olarak değil.’ Sonra bedeviyi yanına çağırdı, şu dersi verdi:

‘Bu mescitler ne abdest bozmak için, ne başka pislik yapmak için değildir. Buralar Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’ân okumak için yapılmıştır.’20

Enes İbn-i Mâlik (radıyallâhu anh) anlatıyor:

“Allah Resûlü (sallalâhu aleyhi ve sellem) ile birlikte yürüyordum. Üzerinde Necran kumaşından yapılmış sert yakalı ve kaba bir cübbe vardı. Bedevinin biri koşarak geldi, Allah Resûlü’nün arkasından yetişti ve cübbesini şiddetli bir şekilde çekti. Allah Resûl’nün cübbesi yırtıldı ve yakası boynunda kaldı. Adamın kuvvetli çekişinden dolayı elbisenin sertliği Peygamber Efendimizin boynunda iz bırakmıştı. Sonra bedevi:

“Yâ Muhammed! İki devemi de yükle. Zira sen, ne kendi malından ne de babanın malından veriyor değilsin.”

Bedevinin yaptığı, çok kaba ve görgüsüzce bir davranış olduğu gibi söylediği de küstahlık, saygısızlık ve terbiyesizlikti.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok üzüldü ve incindi. Bedeviye döndü ve ‘Önce beni incittiğin için özür dile’ dedi. Bedevi kabalığını devam ettirerek ‘Hayır, özür dilemiyorum’ şeklinde karşılık verdi. Oysa Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bedeviye bir nezaket dersi vermek istiyordu. Fakat adam hiç de oralı değildi. Allah Resûlü, bedevinin bu kabalığına da hilmiyle karşılık vererek orada bulunan ashaba, ‘Bu adamın develerinin birine arpa, diğerine hurma yükleyin’ buyurdu. Adam sevinerek gitti. Sahabîler de Efendimiz’in bu davranışına hayran kaldılar.21

Hizmetinde bulunanlara karşı hilmi

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) emri altında bulunan ve hizmetini gören kimselere de son derece yumuşak davranır, onlara kızmaz, kalplerini kırmazdı. Onlar dediğini yapmasalar, ihmal de etseler, sadece yumuşak bir şekilde ve nazikçe sebebini sorardı.

Uzun yıllar Efendimiz’e hizmetinde bulunan Enes İbn-i Malik (radıyallahu anh) anlatıyor:

“Resulullaha (sallallâhu aleyhi ve sellem) on sene hizmet ettim. Bana ne ‘öf’ dedi, ne de yapmadığım bir iş için ‘Keşke onu yapsaydın’ ve ne de yaptığım bir iş için ‘Bunu niye yaptın?’ dedi.”22

Hazreti Enes, bir ihmalinden dolayı Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisini ikaz edişini de şöyle anlatır:

“Allah Resûlü, bir gün beni bir iş için bir yere gönderdi. Dışarı çıktım, çocukların yanına uğradım, onlar sokakta oynuyorlardı. Ben de aralarına karıştım, oynamaya başladım ve oyuna daldım. Derken Allah Resûlü geldi, arkamdan başımı tuttu. Yüzüne baktım, tebessüm ederek:

—‘Enescik, seni gönderdiğim yere gittin mi?’ diye sordu.

—‘Evet, gidiyorum yâ Resulallah’ dedim.”23


Dipnot:

  1. Ebû Dâvûd’un es-Sünen’inde “Kitâbü’l-Edeb”in ilk babı “el-Hilm ve ahlâku’n-nebî” başlığını taşır. Bu başlık, Resûlullah’ın ahlâkının temelini hilmin oluşturduğuna işarettir. Burada onun hoşgörüsünü, affediciliğini ve sabrını anlatan hadisler yer alır.
  2. Bunun dışında Bunlardan altısı “gafûr” (bütün günahları bağışlayan), üçü “alîm” (çok iyi bilen), biri “ganî” (her şeyden müstağnî), biri de “şekûr” (az iyiliğe çok mükâfat veren) isimleriyle birlikte bulunur.
  3. Tevbe Sûresi, 9/114; Hûd Sûresi, 11/75.
  4. Sâffât Sûresi, 37/101.
  5. Hûd Sûresi, 11/87.
  6. Âl-i İmran Sûresi, 3/159.
  7. Âişe Vâlidemiz’in ifadesiyle Resûl-ü Kibriyâ Hazretleri, şahsına yapılan kötülükleri affetse de hukukullaha karşı işlenen cinayetlerde caniyi cezalandırmada çok duyarlıydı. Zaten bunun aksi, toplumu cezalandırmak olur ki bunun örneklerini günümüzde sıklıkla görmekteyiz!
  8. Müslim, Îmân 25, 26; Ebû Dâvûd, Edeb 149
  9. Müslim, Birr 106, (2608); Ebû Dâvûd, Edeb 3, (4779).
  10. Buhârî, Edeb 76; Tirmizi, Birr 73 (2021); Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 11, (2, 906).
  11. Ebû Dâvûd, Edeb 4 (4784).
  12. Ebû Dâvûd, Edeb 4 (4782).
  13. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 27/148 (16603); Beyhâki, Delâil 2/186.
  14. Müslim, Cihâd 40.
  15. Buhârî, Tıbb 47.49.50, Cizye 14, Edeb 56; Müslim, Selam 43, (2189).
  16. İbn Hibbân, Sahih, 1/521-524; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 5/222-223; Hâkim, el-Müstedrek, 3/700; İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/361.
  17. İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 1/361.
  18. Kadının akıbeti hakkında iki rivayet vardır: Birincisi, Bişr’in vârisleri, kısas yaparak kadını öldürtmüşlerdir. İkincisi ise, kadın ihtida edip Müslüman olduğundan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu affetmiş ve Müslümanlığı, kadının kurtuluş sebebi olmuştur. Bkz. Buhârî, hibe 28; Müslim, selâm 45; Ebû Dâvûd, diyât 6; Ma’mer b. Râşid, Câmi’, 11/28-29; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, 8/46-47; Kadı İyâz, eş-Şifa, 1/316-318; Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 8/46-47; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, 4/208-212.
  19. Buhârî, Megâzî 56.
  20. Buhârî, Vudu 58; Ebû Dâvûd, Taharet 138, (380); Tirmizi, Taharet 112, (147); Nesai, Taharet 45, (1,48, 49).
  21. Buhârî, Libas 18, Humus 19, Edeb 68.
  22. Buhârî, Edeb 39; Müslim, Fedâil 13; Tirmizi, Birr 69.
  23. Müslim, Fedâil 13.
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla