Fitne Karşısında Sahabenin Teyakkuzu, Efendimiz’in (sas) Duruşu

619

Hak, hukuk ve huzur içerisinde bir arada yaşama adına müminlere düşen vazifeler vardır. Öncelikle aralarında birlik ve beraberliği temin edecek kardeşliği, tesis ederler. Bunun için muamele ve münasebetlerinde sevgiyi, saygıyı, selamı, yardımlaşmayı ve dayanışmayı yaygınlaştırırlar. Herkesin kendisini güven ve emniyette hissettiği şahıslar yetiştirir, şehirler inşa eder ve asla birbirlerinin hak ve hukukuna saygısızlıkta ve saldırıda bulunmazlar. Ardından da tesis ettikleri bu huzur ortamını koruma ve devamlı kılma adına daima hassas, uyanık ve tetikte yaşarlar. 

Duydukları, gördükleri ve hissettikleri fesada götürücü menfi hadiseler karşısında çok duyarlıdırlar. İmanlarından aldıkları cesaret; yüksek ahlakî ve insanî meziyetlerinin doğurduğu ve beslediği mesuliyet duygusu; ilim ve irfanla cilalanmış vicdanlarıyla hemen tavır alırlar. Fitneye dur demenin, açılan gediği tıkamanın ve fesada gidişin önünü almanın çabası içine girerler. Şahıslarıyla alakalı meseleleri, gerginliği tırmandırmama ve husumet tohumları ekmeme adına görmezlikten gelip af ve müsamaha ile karşılasalar da toplumu ilgilendiren meselelerde dikkat kesilir, varsa bir tehdit ve tehlike hemen harekete geçerler. 

Zira böylesi hallerde çözüm adına erken uyarı çok önemli ve belirleyicidir. Gelişmeden, ilgili ve yetkili şahsı/şahısları ya da birimi/birimleri haberdar ederler. Kendilerinin ikaz ve nasihatlerle çözebileceği bir sıkıntıysa beyanın sihirli gücünü kullanırlar. Şartlar itibarıyla iki duruştan birini ortaya koyamayacaklarsa en azından kalben tavır alır ıslah adına duaya yönelirler. Asla ama asla fitne, fesat ve haksızlıklar karşısında hareketsiz ve sessiz kalmaz kalamazlar. Bu hususta da onlar için Asr-ı Saadet’te ve örnek nesil sahabenin hayatında birçok misaller bulmak mümkündür.

Hz. Hâtıb İbn-i Ebî Beltea’nın Mektubu 

Risaletin ilk gününden Hudeybiye’ye kadar 19 yıl boyunca İslam’ı bir türlü hazmedemeyen ve Müslümanları bitirmek için her yola başvuran Mekkeliler, Hudeybiye Anlaşması’na da sadık kalmamış ve bir gece yarısı çoğunluğu çocuk ve kadın 23 masum Huzaalıyı katletmişlerdi. Üstelik adaletin yerini bulması adına teklif edilen şartları da kabullenmemiş; eski günlere geri döneceklerinin sinyallerini vermişlerdi. Bu ihanetin ve öldürülen Huzaalıların hesabını sormak isteyen Allah Resûlü, Müslümanlara sefer için hazırlanmalarını emretmiş yalnız gazvenin hedefiyle alakalı askerlere herhangi bir malumat vermemişti.

Hz. Hâtıb İbn-i Ebî Beltea, seferin maksadını anlamış ve yakın akrabalarını koruma maksadıyla Mekke’ye gizlice bir mektup göndermişti. Halbuki Allah Resûlü, müşrikleri gafil yakalamak ve kan dökmeden Mekke’ye girmek istiyordu. Hz. Hâtıb’ın bu teşebbüsü, bütün planları bozmanın yanında topyekûn bir orduyu dolayısıyla İslam’ın ve Müslümanların geleceğini de tehlikeye atıyordu. Zira durumu haber alan Mekkeliler, savaş için hazırlık yapabilir; Hevazin ve Sakiflilerden yardım alabilir, Allah Resûlü’nü ve ordusunu pusuya düşürebilirlerdi.

 Yaşanan bu tehlikeli gelişmeden kimsenin haberi yoktu ki Cibrîl-i Emîn gelmiş ve durumdan Efendimiz’i (aleyhissalâtu vesselâm) haberdar etmişti. Bunun üzerine Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Mikdad, mektubu taşıyan kadının bulunduğu mevkiye gönderilmiş; mektup ve kadın ele geçirilip Medine’ye getirilmişti.1Hz. Hâtıb’dan olayın izahını talep eden Allah Resûlü, onu affetmiş; Bedir’de ortaya koyduğu hizmetleri ileri sürerek kendisiyle alakalı idam taleplerini geri çevirmiştir.2 Mektupla alakalı Cibrîl’in bizzat devreye girmesi, kamuyu ilgilendiren tehlikeler karşısında sessiz kalmanın, görmezlikten gelmenin doğru olmadığını ve durumdan, sorumlu ve yetkili şahsı derhal haberdar etmenin gerekliliğini gösteriyordu.   

Baş Münafığın Bölücü Sözleri

Benî Mustalık seferinde Müreysi’ kuyusundan su çekerken kovaların karışması sebebiyle biri Muhacir diğeri Ensar iki sahabî arasında bir gerginlik yaşanmış; birisi Ensar’a diğeri de Muhacirlere yardım çağrısında bulunmuştu. Her vesileyle Müslümanları birbirine düşürmeye çalışan Abdullah İbn-i Übeyy, bunu bir fırsat olarak görmüş; Muhacir ile Ensâr arasındaki kardeşliği bozmak istemişti. Onların birlik ve beraberliği, kendisini çok rahatsız ediyordu. Ensârı kışkırtmak için Muhacirleri küçümseyici ve Ensârı suçlayıcı şu ağır sözleri sarfetmişti: 

“Vallahi, ömrümde böyle bir gün görmedim. Bunların bir gün başıma geleceğini biliyordum ancak kavmim bana baskın geldi. Beni başlarına kral yapsalardı ya! Şimdi baksanıza, kendi ülkemizde bize hakim olup, üstünlüğümüzü de yok sayarak bizi hor ve hakir görüyorlar! Vallahi bizimle şu Kureyş çapulcularının durumu ancak “Besle kargayı oysun gözünü” atasözünde anlatılan gibidir. Vallahi Cehcâh’ın çağrısını duyacağım ana kadar, böyle bir karşı duruşun olacağından ümidimi kesmiş ve bunu duyamadan öleceğimi düşünmeye başlamıştım. Ne var ki şimdi ben yaşıyorum ancak bu çağrıya cevap verecek güç bulamıyorum. Şu da bir gerçek ki hele bir Medine’ye dönelim; işte o zaman aziz olan, zelil olanı oradan çıkaracaktır! Aslında bunu siz kendiniz yaptınız; onları siz kendi ülkenize kabul ettiniz ve onlar da gelip ülkenize yerleştiler. Mallarınızdan onlara pay ayırdınız ve artık onlar imkân sahibi oldular! Vallahi onlara kucak açıp da mallarınızla onları desteklemiş olmasaydınız onlar, bugün burada değil başka yerlerde olacaklardı. Bakın şimdi, yaptıklarınıza da rıza göstermiyor ve sizleri oklarına hedef hâline getiriyorlar. Hâlbuki sizler, O’nun için savaştınız ve çocuklarınızı O’nun uğrunda yetim bıraktınız! Bu durumda sizler sürekli azalırken onlar hep çoğaldılar!” 

Abdullah İbn-i Übeyy’in sözleri, yenilir yutulur cinsten değildi. Doğrudan Müslümanlar arasında fitne çıkartmayı hedefleyen, üzerinde önceden iyice düşünülmüş, her iki tarafı aşağılayıcı ve suçlayıcı, Efendiler Efendisi’ni de küçük düşürücü nitelikte hezeyanlardı. Bu konuşmalara şahit olan Hz. Zeyd İbn-i Erkam, iki taraf birbirine girmeden koşup gelmiş ve duyduklarını Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermişti. Dinlediklerinden hoşlanmayan ve yüzünün rengi değişen Allah Resûlü, defalarca Hz. Zeyd’i duyduklarından emin olup olmadığı hususunda sorguya çekmişti. Hatta Ensâr’dan bazı sahabîler anlattıklarının yalan olabileceği ihtimaliyle onu tevbe etmeye bile davet etmişti. Hz. Zeyd ise getirdiği haberin arkasında durmuş ve doğruluğunu ortaya çıkartması için Allah’a dua etmeye başlamıştı. 

Bu çirkin sözler, askerler arasında yayılıp her yerde konuşulmaya başlayınca Abdullah İbn-i Übeyy, Efendimiz’in yanına gelmiş; denilenlerin yalan olduğunu ve kendisinin o sözleri söylemediğini iddia etmişti. Bu arada o incitici sözleri duyan Hz. Ömer de koşup gelmiş ve “Yâ Resûlallah! Bırak beni de İbn-i Übeyy’in boynunu vurayım. Eğer onu Muhacirlerden birisinin öldürmesini uygun görmüyorsan, emret, Sa’d İbn-i Muaz veya Muhammed İbn-i Mesleme vursun! Yahut da emret, Abbâd İbn-i Bişr öldürsün!” teklifinde bulunmuştu. Efendimiz, bu teklifi kabul etmemiş ve Hz. Ömer’e, hemen yolculuğa hazırlanmaları için Müslümanlara seslenmesini emretmişti. Böylelikle Allah Resûlü, fitne adına ortaya çıkan bir problemin insanlar arasında konuşularak derinleşmesini, herkesi yolculukla meşgul ederek önlemeyi hedefliyordu. 

Hadisenin üzerinden çok geçmeden Cenâb-ı Hak, Munâfîkûn Sûresi’ni indirdi. Sûre, Hz. Zeyd İbn-i Erkam’ın haber verdiği sözlerin sarf edildiğini bildiriyor; o güne kadar değişik şekillerde kendilerine işaret edilen münafıkların iç yüzünü, planlarını ve hedeflerini deşifre ediyordu.3 Şahit olduğu tehlike karşısında sessiz kalmayan Hz. Zeyd, hem İslam toplumunu ilgilendiren gelişmelerden Allah Resûlü’nü tam zamanında haberdar etmiş hem de kıyamete kadar müminlerin nifak ehlini gerçek boyutlarıyla tanımasını sağlayacak bir sûrenin inişine vesile olmuştu. 

Ensar Gençlerinin Ağır Tenkitleri

Huneyn’de elde edilen ganimetlerin beşte biri Allah Resûlü’ne aitti. O da kendi payına düşen bu ganimetleri (4800 deve, 8000 koyun) kalplerini İslam’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmıştı. Bunlar arasında Ebû Süfyan, Uyeyne İbn-i Hısn ve Süheyl İbn-i Amr gibi düne kadar her fırsatta Müslümanların aleyhine çalışmış nüfuzlu insanlar da vardı. Ensar’a kendilerine düşen pay verilse de Allah Resûlü’nün hissesinden bir şey verilmemişti. Bu tasarrufun hikmetini anlayamayan Ensar’dan bazı gençler, işin zahirine takılmış, gücenmiş, birtakım ağır sözler söylemişlerdi:

  • Vallahi, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) artık kavmine kavuştu. Başkalarını ne yapsın!
  • Savaşmayanlara veriyor da savaşanlara vermiyor! Vallahi, doğrusu bu şaşılacak şey!
    Onların kanları kılıçlarımızdan damlıyor! Ganimetlerimiz ise onlara veriliyor!?
  • Allah Resûlü bizim ganimetlerimizi öyle bir topluluğa veriyor ki bizim kanlarımız onların kılıçlarından onların kanları bizim kılıçlarımızdan damlıyor!
  • Allah, Resûlü’nü bağışlasın! O Kureyşîlere veriyor da bizleri bırakıyor!  Savaş zamanı geldi mi, onun ashabı biz oluyoruz! Fakat, ganimeti bölüşme zamanı gelince, onun kavmi ve kabilesi önde tutuluyor!?  Sıkıştıkları zaman biz çağırılıyoruz! Ganimet ise bizden başkalarına dağıtılıyor!? 

Ensar’ın ileri gelenlerinden ve Hazrec kabilesinin reisi Hz. Sa’d İbn-i Ubâde (radıyallahu anh), bütün konuşulanlara şahit olmuştu. Üstelik bütün bu ağır sözleri ve ithamları dillendirenler, kendi kabilesinden insanlardı. Buna rağmen olayı örtbas etmek yerine olup bitenlerden Allah Resûlü’nü haberdar etmeye karar verdi. Zira bu sözlere müdahale edilmese nasıl bir yere savrulacağı ve Müslümanları nerelere savuracağı belli değildi. Üstelik bu tenkitler, Allah Resûlü’nün şahsiyetini de hedef haline getiriyordu. Huzur-u Nebevî’ye gelen Hz. Sa’d, “Yâ Resûlallah! Ensar, ganimeti bölüştürürken Kureyş’e ve diğer Arap kabilelerine bol bol dağıtıp onlara bir şey vermemek suretiyle yaptığın taksimden dolayı Sana karşı bir kırgınlık ve rahatsızlık duymaktadırlar!” dedi ve söylenenlerden Allah Resûlü’nü haberdar etti.

Duydukları karşısında sükûnetini muhafaza eden Allah Resûlü, Hz. Sa’d’dan aralarına başka hiç kimseyi almadan Ensar’ın tamamını bir araya toplamasını, onlarla konuşmak istediğini söyledi. Gerçekten de olaya daha da derinleşmeden müdahale etmek gerekiyordu. Ensar toplanınca onların huzuruna çıktı. Söyledikleri ağır sözleri haber verdi ve ganimetleri dağıtırken neleri hedeflediğini beyan etti. Onların faziletlerini, civanmertliklerini ve cömertliklerini dile getirdi. Nebevî maksadı anlayınca yaptıklarına pişman olup gözyaşlarına boğuldular.4 Böylece Hz. Sa’d’in kendi kavmi olmasına rağmen fark ettiği bir tehlikeyi gelip haber vermesi, Allah Resûlü’ne olaya tam zamanında müdahale etme imkanını vermiş ve böylece problem çözülerek muhtemel büyük sarsıntıların önüne geçilmiştir.

Yine aynı gün ganimetler bölüştürülürken münafıklardan Muattib İbn-i Kuşeyr isimli bir şahıs, Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud’a gelmiş ve “Bu dağıtımda Allah’ın rızası gözetilmiyor!” demişti. Bu, Allah Resûlü’nü hedef alan bir sözdü ki rahatsız olan Hz. Abdullah, “Vallahi, bu söylediğini Resûlüllah’a ulaştıracağım!” dedi ve gelip Efendimiz’i haberdar etti. Zira taksimdeki Nebevî hikmeti anlamadan söylenmiş bu söz, büyük bir fitnenin kıvılcımı olabilir ve insanlarla Efendimiz’i karşı karşıya getirebilirdi. Hz. Abdullah’ı dinleyen Allah Resûlü’nün yüzünün rengi değişmiş ve “Allah, Musa’ya merhametiyle muamele etsin! Ona bundan daha çok ezâ edildiği halde o, bunlara sabredip katlandı. Başka bir peygamber de kavmine ilahî emirleri getirip tebliğ ettiğinde kavmi onu yalanlayıp başını yardı. O ise eliyle hem yüzünün kanını siliyor hem de ‘Allah’ım! Kavmimi bağışla! Zira onlar, ne yaptıklarını bilmiyorlar!’ diyerek dua ediyordu.” buyurdu.5

Cülâs İbn-i Süveyd İbn-i Sâmit’in Ağır Sözü

Zorlu Tebûk seferine katılmayıp geride kalan ve diğerleri gibi Efendimiz’e olan kin ve nefretini yıllarca içinde saklayan ve biriktiren münafıklardan birisi de Cülâs İbn-i Süveyd’di. Fakat Tebûk süreci bir turnusol kâğıdı vazifesi görmüş ve o, “Andolsun, bu adam doğru ise biz eşeklerden daha kötüyüzdür!” sözüyle içindeki düşmanlığı daha fazla saklayamayarak dışa vurmuştu. Onun, Allah Resûlü hakkındaki bu ağır sözünü işiten üvey oğlu Hz. Umeyr İbn-i Sa’d: “Vallahi ey Cülâs! Sen benim için insanların en sevgilisi, cömertlik bakımından en iyisisin. Sana zarar gelmesi en fazla beni üzer. Fakat sen öyle bir söz söyledin ki eğer onu açıklarsam, seni perişan ve rezil rüsva etmiş olurum! Eğer o sözü duymazdan gelip susarsam, dinime ihanet etmiş olurum! Bunlardan biri, benim için ötekinden daha kolaydır!” dedi. 

Umeyr yetimdi. Malı mülkü yoktu ve bütün ihtiyaçlarını da üvey babası Cülâs karşılıyordu. Cülâs’ın dediklerini haber verse aç ve açıkta kalabilirdi. Fakat diğer taraftan Allah’ın davasını temsil eden, bütün Müslümanlara liderlik ve rehberlik yapan Peygamberine karşı bir saldırı söz konusuydu. Sessiz kalmayı davayı ihanet, Allah Resûlü’ne karşı vefasızlık ve sadakatsizlik sayıyordu. Bunun üzerine Efendimiz’e gelip Cülâs’ın dediklerini haber verdi. Efendimiz, anlatılanı sabır ve sükûnet içerisinde dinledi. Böylesi durumlarda acele karar vermez, hadiseyi bütün yönleriyle tetkik eder öyle hareket ederdi. Bunun için Cülâs’ı yanına çağırdı ve ona Umeyr’in anlattıklarını sordu. O, Efendimiz’in huzurunda Allah ́a yemin ederek: “Umeyr benim hakkımda muhakkak yalan söylemiştir. Ben Umeyr İbn-i Sa’d’ın söylediği şeyi demedim!” dedi. 

Umeyr oradaydı. Bir nifak alâmeti olan yalan karşısında şaşkındı. Cülâs’ın yalana dayalı savunmasını işitince getirdiği haberin doğruluğunu bildiren bir âyet indirmesi için dua etmeye başladı. Çok geçmedi ki gizli açık her şeyi bilen Allah, “Onlar Allah’a yemin ederek, olumsuz bir şey söylemediklerini ileri sürerler. Hâlbuki küfür sözünü söylediler, İslâm’a girdikten sonra inkâr ettiler, başaramadıkları, netice alamadıkları birtakım cinayetlere yeltendiler. Münafıkların Peygamber’e ve müminlere kin beslemelerinin tek sebebi, Allah ve Resûlü’nün Kendi lütfu ile müminlerin ihtiyaçlarını gidermesiydi. Onlar tevbe ederlerse, haklarında hayırlı olur. Yok, yüz çevirirlerse, Allah onları dünyada da âhirette de acı bir azaba uğratır. Onlara dünyada, ne bir hâmi, ne de bir yardımcı bulunur!” 6 buyurdu. 

Artık her şey netlik kazanmıştı. Cülâs kendini bir çıkmaza sokmuş, çaresizlik içerisinde beklemeye başlamıştı. Allah Resûlü, işlediği cürmün ağırlığından dolayı karşısında iki büklüm bekleyen Cülâs’a baktı ve onu affetti. Yapıp ettiklerine rağmen Allah Resûlü’nün kendisini affetmesi karşısında kalbindeki nifak erimiş ve hakikati idrak edip pişman olmuştu. Sonra da tevbe ile Allah’a yönelmiş ve nifakı terk edip hâlis bir mümin olmuştu.7

Sonuç

İslam’a kadar Arap toplumu darmadağınık, kabileler halinde yaşıyordu. Kabileler birbiriyle sürekli savaştığı gibi aynı kabile içerisindeki farklı kollarda bitip tükenmeyen kavgaların içerisindeydi. Ne sokakta emniyet vardı ne de yollarda. Düne kadar bu şartların içerisinde yaşamaya çalışan sahabe, Allah Resûlü ile birlikte elde ettikleri güven ortamının, iç huzurun, barışın, birlik ve beraberliğin farkındaydılar. Bundan dolayı hep uyanık yaşıyor; kardeşlik atmosferini tehdit eden fitne içerikli eylem ve söylemleri asla es geçmiyor ve derhal Allah Resûlü’ne haber veriyorlardı. “Bana ne? Neme lazım? Gerekirse Cibrîl gelir haber verir?…” gibi bir haleti ruhiyenin içerisine girmiyor; ne olursa olsun birlik ve beraberliğe zarar verebilecek her şeyi önemli görüyorlardı. Örneklerde de görüldüğü üzere fitneye sebebiyet verecek sözü söyleyen kişinin konumuna, kendisine yakınlığına veya uzaklığına bakmıyorlardı. İçeriği çok ağır ve doğrudan Allah Resûlü’nün şahsiyetini hedef alan sözlerde bile asla “Haber verirsem Allah Resûlü incinir, üzülür ya da kızar.” diye düşünmüyorlardı. Zira onlar biliyorlardı ki Müslümanlar arasında meydana gelebilecek bir kavga ve hercümerç, ümmeti için yaşayan Allah Resûlü’nü şahsına ilişilmesinden daha fazla üzüyordu. Üstelik bunu, haber verdikleri şeyleri muhatabı inkâr ettiğinde “yalancı veya iftiracı” pozisyonuna düşme riskine rağmen yapıyorlardı. Çünkü onlar için davanın ve toplumun selameti, şahsi rahatlarının ve itibarlarının çok çok önünde geliyordu.

Sahabeyi yetiştirme ve İslam toplumunu inşa etme adına bin bir sıkıntıya göğüs geren Allah Resûlü de birlik ve beraberliği tehdit bu fitneler karşısında haberi getireni kınamıyor ve azarlamıyordu. Halbuki Allah Resûlü, “bir kimsenin şahsını ilgilendiren hususlarda” bilgi getiren kimselere karşı tavır alıyor ve şöyle buyuruyordu: “Ashabımdan hiç kimse diğeri hakkında bana söz taşımasın; zira ben sizin huzurunuza selim bir kalb ile çıkmak istiyorum.8 Kamu hukukunu ve huzurunu ilgilendiren hiçbir haberi, kesinlikle küçümsemiyor, “Ya öyle şey mi olur!” demiyor, hemen gündemine alıp doğruluğunu tetkik ettiriyor ve doğruluğu ortaya çıkınca da olaya zamanında müdahale etme adına harekete geçiyordu. Çıkarılmak istenen fitneyi söndürecek şekilde konuşuyor ve bu istikamette hareket ediyordu. Olayla ilgili şahıs veya şahıslara, cezalandırma öncelikli yaklaşmıyor, onları topluma tekrar kazandırmayı sağlayıcı şekilde adımlar atıyordu. Problemi hep hilm, rıfk, af ve şefkatle çözüyor ve toplum gemisinin delinmesine müsaade etmiyordu.

Yazar: Sadık Men

Dipnot:

  1. Buhârî, Megâzî 46
  2. Buhârî, Cihâd 141
  3. İbn-i Hişâm, Sîre 2/180-182
  4. Bkz. Buhârî, Megâzî 56; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/89; İbn-i Hişâm, Sîre 591, 592; Beyhakî, Delâil 5/180
  5. Buhârî, Megâzî 56
  6. Tevbe Sûresi 9/74
  7. İbn-i Hişâm, Sîre 2/345; İbn-i Hacer, İsâbe 1/276; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 1/549
  8. Tirmizî, Menâkıb 33; Ebû Dâvûd, Edeb 28; Ahmed İbn-i Hanbel, el-Müsned 1/395
Bunları da beğenebilirsin