Farklı Yönleriyle Hz. Muâz İbn-i Cebel (3)

284

İmanı

Allah Resûlü’nün temsil ve tebliğ ettiği Kur’ân, Cahiliye döneminin şirk ve ahireti inkâra dayalı inanç anlayışını kaldırır ve yerine, tevhid, nübüvvet, ahiret, ahlak, ibadet ve adalet temelli yeni bir iman anlayışı getirir. Bu anlayışı kabul ve esaslarını hayata taşıma ancak tahkiki iman, irade ve şuurla olabilir. Zira işin içerisinde bedevî bir toplumun kabul ettiği şeyleri terk ve bunun neticesinde dışlanma ve şiddete maruz kalma riski vardır. Bundan dolayı ilkler gibi Hz. Muâz (radıyallahu anh) da tebliğ edilen iman esaslarını derinlikli bir şekilde düşünür, zihninde tartar, kendi iradesiyle bilerek ve isteyerek kabul eder. İman ettiği esaslar çerçevesinde bütün iç dünyasını; kalbini, kafasını, nazarını ve yaşantısını yeniden inşa eder. İmanı, varlığının merkezine alır; ferdî, ailevî ve içtimaî hayatındaki her şeyi, iman esaslarının ders verdiği hakikatlere göre olması gereken yere yerleştirir. 

Allah Resûlü, onu genç yaşta vali, kadı, baş amil ve muallim olarak Yemen’e gönderir ve o, bir müddet sonra Tebûk’e katılmak için Medine’ye geri döner. Parmağında gümüş bir yüzük vardır. Allah Resûlü, görür ve “Bu yüzük de nedir?” diye sorar. Hz. Muâz (radıyallahu anh), “Ya Resûlallah! İnsanlara mektup gönderiyorum. Mektuptan bazı şeylerin çıkarılmasından ya da mektuba bazı ilaveler yapılmasından endişe ettim. Bu yüzden bir yüzük yaptırdım. Mektubu onunla mühürlüyorum.” cevabını verir. Üzerinde ne yazdığını sorunca “Muhammedun Resûlullah” der. Bunun üzerine Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), onun imandaki derinliğini ortaya koyan şu sözü beyan buyurur: “Mu’âz’ın, her şeyi hatta yüzüğü bile iman etmiştir.”1 

Hz. Muâz (radıyallahu anh), hayatının her anında imanın gereği olan sâlih amelleri yaşamaya, muhalif şeylerden fersah fersah uzak durmaya çalışır. Varlık ve hadiseler karşısında duruşunu, inandığı esaslar, hak ve hakikatler belirler. İmanından aldığı güç ve kuvvetle en olumsuz olaylar karşısında bile asla devrilmez, ümidini yitirmez, azim, irade ve kararlılık içerisinde, ilahî hoşnutluk ve ebedi saadet istikametinde yoluna devam eder. Amvas taununda gözleri önünde ailesini, dostlarını ve binlerce talebesini kaybetse hatta kendisi de bu taun sebebiyle büyük acılar çekse ve ötelere yürüse de asla isyana düşmez. O, imanını koruma ve artırma adına sürekli bir tahkîk ve yakîn arayışı içerisindedir. Bu çerçevede insanlarla bir araya geldiği vakitlerin asla heba olup gitmesine izin vermez; “Gel otur bir saat imanlaşalım” der2 ve onlarla, imanda derinleşmelerine vesile olacak konuları müzakere eder.

İnfak Ruhu

Hz. Muâz (radıyallahu anh), Medine’nin en cimri adamının; üvey babası Ced İbn-i Kays’ın vesayetinde büyür. Fakat o, Allah Resûlü ile tanıştıktan sonra cömertlikte zirve bir şahsa dönüşür. Hasat zamanı bağ bahçe sahipleri üzüm ve hurma salkımlarını fakir ve miskinlerin istifade etmesi için Mescid-i Nebevî’ye getirir ve bırakır. Allah Resûlü, ikramın sunumunun daha insanî olması adına Hz. Muâz’a (radıyallahu anh), bu salkımları ipe dizme görevi verir. O da mescidin iki direği arasına ip gerer ve gelen salkımları, bu ipe asar.3 Bu da ona, infak neticesinde insanların yüzlerine akseden mutluluğu okuma imkanı verir ve fedakarlık duygularını coşturur. 

Eline geçen imkânı, Allah rızası için muhtaçlara dağıtır. Yoksa verecek bir şeyi, borç bulur, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını giderir ve sonra da bu borçları ödemenin mücadelesini verir. Öyle ki bir gün alacaklılar gelir ve onu, Allah Resûlü’ne şikâyet eder. O (aleyhissalâtu vesselâm), “Kim ona bağışta bulunur ve alacağından feragat ederse Allah ondan razı olsun!” buyurur. Bunun üzerine bazı alacaklılar hakkını helal eder. Bazıları ısrar edince Allah Resûlü, onun bütün mallarını, alacaklılar arasında dağıtır ve ona da “Artık sen de fakirliğe sabredeceksin!” der.4 Dünyayı kalben terk eden Hz. Muâz, malı, ahiret sermayesi olarak görür ve infakla ebedi saadeti adına yatırıma dönüştürür. 

Bir gün Hz. Ömer (radıyallahu anh), çevresindeki insanlara “Herkes bir temennide bulunsun.” buyurur. Aralarından birisi, “Bir ev dolusu gümüşüm olsa da Allah yolunda sadaka olarak dağıtsam!”; bir başkası, “Bir ev dolusu altınım olsa da Allah yolunda infak etsem!” ve başka birisi de “Bir ev dolusu mücevherim olsa da hepsini Allah yolunda harcasam!” der. Hz. Ömer (radıyallahu anh), “Aklınıza ne geliyorsa söyleyin.” buyurur; oradakiler bu minvalde akıllarına gelenleri sayar ve en sonunda “Aklımıza başka bir şey gelmiyor.” derler. Hz. Ömer, kendi temennisini şöyle dile getirir: “Ben de bir ev dolusu Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh, Muâz İbn-i Cebel ve Huzeyfetu’l-Yeman gibi er oğlu erlerin olmasını ve onları, Allah için görevlendirmeyi arzu ederdim.” 

Daha sonra Hz. Huzeyfe’ye bir miktar para gönderir ve görevliye “Bak bakalım, ne yapacak parayı?” diye tembihte bulunur. Görevli, parayı Huzeyfe’ye götürüp teslim eder ve “Mü’minlerin Emiri, bu parayı birtakım ihtiyaçlarınızı görmeniz için size yolladı.” der. Hz. Huzeyfe parayı alır ve hemen ihtiyaç sahiplerine dağıtır. Sonra aynı gerekçe ile Muâz İbn-i Cebel’e ve Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh’a gönderir; onlar da bekletmeden Allah yolunda infak ederler. Bunun üzerine sevince gark olan Hz. Ömer: “Ben size söylememiş miydim.” der ve ekler: “Onlar kardeştir; birbirlerinden bir farkları yoktur.”5 Böylece onların emanete ehil ve güvenilir oluşlarına, beklentisizliklerine, adanmışlıklarına ve başkaları için yaşama ruhlarına vurgu yapar.

Diline Sahip Çıkması; Sükutu

Peygamber mektebinin en mümtaz talebelerinden Hz. Muâz (radıyallahu anh), dili hususunda çok hassastır. Bir meclise dahil olsa vakarla oturur, sükût içerisinde konuşulanları dinler, kendisine soru sorulunca konuşur, istenirse düşüncelerini ifade eder ve sonra tekrar sükuta dalar. İnsanların, konuşmaya dalıp Allah’ı unuttuklarını fark ederse Allah’a teveccüh eder ve zikre yönelir. Allah’ı hatırlamayı, anmayı ve O’na olan iman ve bağlılığı artıracak şekilde müzakerede bulunmayı, insanı ilahî azaptan kurtaracak en değerli amel olarak görür. İnsanlar, başka sâlih amelleri söylediklerinde “Unutmayın ki, her an ve her yerde Allah’ı hatırlayıp anmak, rab ve ilah olarak O’nu, hayatın her biriminde gündemde tutmak, elbette en etkileyici ve en büyüktür.6 ayeti ile karşılık verir.7 

Hz. Muâz, dilini çok dengeli, dikkatli ve yerinde kullanır. Zira beraber çıktıkları bir yolculukta Allah Resûlü’ne, “Ey Allah’ın Resûlü! Bana, beni cennete götürecek ve cehennemden uzaklaştıracak ameli haber verir misin?” diye sorar. Allah Resûlü, “Büyük bir şey sordun ama o şey, Allah’ın kendisine kolaylaştırdığı kimse için zor değildir. Öncelikle hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibadet edersin; namazı ikame eder, zekatını verir, Ramazan orucunu tutar ve haccı eda edersin.” buyurur ve ekler, “Sana hayır kapılarını göstereyim mi? (Bil ki) Oruç, kalkandır. Sadaka, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları giderir. İnsanın gece yarısı kalkıp kıldığı teheccüd de böyledir.” 

Ardından ona, “Teheccüd için yataklarından kalkar, cezalandırmasından endişe içinde, rahmetinden de ümitli olarak Rab’lerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar. İşte onların dünyada yaptıkları makbul işlere mükâfat olarak gözlerini aydın edecek, gönüllerini ferahlatacak hangi sürprizlerin, hangi nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez.”8  mealindeki ayetleri okur. Sonra, “Sana işin başını, direğini ve zirve noktasını haber vereyim mi?” diye sorar. Hz. Muâz, “Evet yâ Resûlallah!” deyince “İşin başı İslâm, direği namaz ve zirve noktası da Allah yolunda gayrettir.” buyurur.

Dikkatle kendisini dinleyen Hz. Muâz’a, “Bütün bunları bir araya toplayan özü haber vereyim mi?” diye sorar. O, “Evet yâ Resûlallah!” karşılığını verince Allah Resûlü, dilini gösterir ve “Bunu tut!” buyurur. Bunun üzerine Hz. Muâz, “Ey Allah’ın Nebîsi! Dilimizin konuştuğu her şeyden sorumlu tutulacak mıyız?” diye sual edince Allah Resûlü, “Allah hayrını versin ey Muâz! İnsanları yüz üstü cehenneme sevk eden dillerinin ektiğini hasat etmekten başka nedir ki?” karşılığı verir.9

Hakkı Dillendirmesi

Hz. Muâz’ın (radıyallahu anh), Allah Resûlü’nden ders aldığı ve ahlak edindiği bir davranışı da hakkı dillendirmektir. Çünkü Allah Resûlü, gördüğü hiçbir yanlış ya da hata karşısında sessiz kalmaz; yetişme dönemindeki Muâz dahil muhatabı uygun ve etkili bir dille uyarır ve aydınlatır. Hz. Muâz, O’nun bu ahlakını hayata taşımaya daha O’nun döneminde başlar; yapılan hatalar karşısında hakkı ifade etmekten asla geri durmaz. 

Allah Resûlü, Tebûk’e gidilirken Hz. Ka’b İbn-i Mâlik’in orduya katılmadığını fark eder ve sebebini sorar. Bunun üzerine Selemeoğullarından birisi, “Ya Resûlallah! Ka’b’ın ağır kumaştan iki takım elbisesi ve iki tarafına kibir ve gururla bakması, kendisini Medine’de alıkoydu.” der. Hz. Muâz (radıyallahu anh), hemen devreye girer ve şunları söyler: “Söylediğin ne kadar kötü. Yâ Resûlallah! Allah’a yemin olsun ki biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz.”10

Bir gün ırkçı bir münafık, Evs ve Hazreclilerin başka ırklara mensup (Bilal-i Habeşi, Suheyb-i Rumî ve Selman-ı Farisî) insanlarla kardeşçe oturup sohbet ettiklerini görür ve “Evs ve Hazrec, Allah Resûlü’ne yardımcı olan Araplardır. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar, Araplarla eşit şekilde oturup sohbete kabul ediliyorlar? Bunlar, bu değeri ve eşitliği nereden kazandılar?” der. Irkçılık, toplumları uçuruma yuvarlayabilecek bir etkiye sahiptir ki münafıklar, İslam toplumunun birlik ve beraberliğini bozmak için gizli-açık ırkçılığı ve kabileciliği de canlandırıp kullanmaya çalışırlar.

O esnada mecliste bulunanlardan Hz. Muâz İbn-i Cebel, Allah Resûlü’nün ırkçılığa karşı ne kadar hassas olduğunu çok iyi bilir. Adaletin, kardeşliğin, toplumdaki birlik ve beraberliğin temelini sarsabilecek böylesi bir fitne ve tuzak karşısında sessiz kalmaz. Kalamaz zira Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Kavmine zulüm ve haksızlıkta yardımcı olman asabiyettir!” buyurur.11 Hemen kalkar, adamı yakasından sıkıca tutar ve “Seni Resûlullah’ın huzuruna götüreceğim. Bu söylediklerinin İslam’daki yerini O’na soracağım. İslam’da böyle bir ırkı yüceltip ötekini aşağılamak var mı göreceğiz!” der. Sonra adamı alıp getirir ve söylediklerini haber verir.

Allah Resûlü, duydukları karşısında çok celallenir. Yıllarca hem sözlü hem de fiili şekilde ırkçılıkla mücadele etmiş, ırkçılığın zerresinin İslam toplumunda kendine yer bulmaması için büyük çabalar görtermiş; ahlakî, idarî ve hukukî bazı uyarı ve ikazlarda, emir ve nehiylerde bulunmuştur. Fakat birileri, bu Câhiliye anlayışını ısrarla ayakta tutmaya ve bunun üzerinden yeni teşekkül etmekte olan İslam toplumunu parçalamaya çalışmaktadır. Mescid-i Nebevî’ye gelir ve olağanüstü hallerde kullanılan bir çağrıyla insanları mescide toplar. Minbere çıkar, Allah’a hamd u senada bulunur ve “Ey insanlar! Sizin Rabbiniz birdir! Babanız, ananız da birdir! Araplık ne babanızda vardır ne de ananızda. O sadece sizin verdiğiniz isimden ibaret bir tanımlamadır. Arap’ın Arap olmayanlara üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Allah’a iman ve itaat edenler hep birlikte üstündürler. Bunu hepiniz böyle bilmeli, aranıza ırka dayalı üstünlük ayrımcılığı sokmamalısınız!” buyurur.12

Akıbet Endişesi ve Muhasebesi

Hz. Muâz (radıyallahu anh), gördüğü üstün hizmetlere, konumuna ve faziletlerine rağmen asla akıbetinden emin bir kimse gibi hareket etmez. Sürekli yaşadığı hayatın, yarın hesabını rahat verme adına bugün muhasebesini yapar ve sık sık gözyaşlarına boğulur. Çevresindekiler, niye ağladığını sorunca “İnsanlar iki gruptur; biri cennetlik diğeri cehennemlik. ‘Acaba ben hangisinden olacağım?’ diye düşünüyor ve onun için ağlıyorum.”13 der. Teheccüde kalktığında “Allah’ım! Bütün gözler uyumuş durumda, yıldızlar da görünmez oldu. Ama sen Hayy ve Kayyum’sun. Allah’ım! Senden bir taraftan cennet isterken diğer taraftan sâlih ameller konusunda ağır davranıyor ve cehennem azabından kaçma hususunda da gevşek duruyorum. Allah’ım! Senin yüce katında bana ait bir hediyenin var olduğuna inanıyorum ki kıyamette onu vereceksin. Zira Sen, verdiğin sözden caymazsın.”14 şeklinde dua dua yalvarır.

Cemaat Hassasiyeti

Hz. Muâz (radıyallahu anh), rehberi Allah Resûlü ve diğer sahabe arkadaşları gibi ibadetler hususunda çok dikkatlidir. Çevresindeki mü’minlere de cemaatle namaz noktasında hassas olmalarını tavsiye eder; Sünnet’ten uzaklaşmamaları adına ikazlarda bulunur: “Allah’a güven içerisinde kavuşmak isteyen kişi ezan okunduğunda beş vakit namazını cemaatle kılsın. Zira namazların cemaatle kılınması hidayet yollarından ve peygamberinizin size bıraktığı mühim sünnetlerdendir. Kimse bana, ‘Benim evimde namazgâhım var. Orada namaz kılıyorum.’ demesin. Çünkü böyle yaparsanız peygamber yolunu terk etmiş olursunuz ki bu sapma sizi zamanla dalalete sürükleyebilir.” Bir seferinde de şöyle buyurur: “Şüphesiz ki şeytan insanın kurdudur. Aynen sürüden ayrılan koyunu kapan kurt gibidir. Öyleyse ıssız patikalarda dolaşmayın. Cemaatten, halktan ve mescitten ayrı kalmayın.”15

İlim Amel Dengesi

Hz. Muâz (radıyallahu anh), ilmini Allah Resûlü’nün de takdir ettiği bir sahabîdir. Tabiin döneminin büyük alimi Mesruk’un ifadesiyle o, ashâbın bütün ilmini kendisinde toplayan altı kişiden biridir. Hz. Muâz, hayatı boyunca ilim, amel ve aksiyonu at başı götürür. Talebelerini ilim ve araştırmaya teşvik ederken “Dilediğinizi öğrenin ama öğrendiğiniz ilimlerle amel etmediğiniz takdirde, Allah size ecir yazmaz ve ilim hazinesinin kapılarını açmaz.”16 buyurur. Böylece hem onları dengeli bir zemine çeker hem de ilimden gayenin, hak ve hakikatlere ulaşıp onları hayata taşımak olduğunu haber verir.

Çevresindekilere Nasihati

Hz. Muâz (radıyallahu anh), aile fertleriyle yakından ilgilenir ve onların İslam’ı daha şuurlu yaşamaları adına nasihatlerde bulunur. Mesela bir gün oğluna, “Yavrucuğum! Namaz kıldığında namazını veda edenin namazı gibi; kesinlikle bir daha kılamayacak gibi kıl. Bil ki mü’min, iki hasene/iyilik arasında ölür. Biri yaptığı diğeri de ertelediği!”17 buyurur. Bir başka zaman “Ey oğlum! Mü’min olan bir kimsenin iki hayırlı iş arasında ölmesi lâzımdır. Bundan dolayı bir hayırlı işi yapıp bitirdiği zaman ikinci hayırlı bir işi yapma niyetinde ve kararında olmalıdır.” der ve oğluna, sürekli hayırlı şeyler düşünmesi, hayırlı işler peşinde koşması; şer duygu ve düşüncelerin iç dünyasına sızmaması için hayatında boşluk bırakmaması gerektiği mesajını verir.18 Kendisinden nasihat isteyenlerle de yakından ilgilenir ve kimseyi geri çevirmez. Meselâ birisine “Oruç tut, iftar et, namaz kıl, uyu ve maişetini kazanmak için çalış. Günah işleme ve yalnızca Müslüman olarak ölmeye çalış. Mazlumun duasından da sakın.”19 buyurur ve dengeli bir hayatı tavsiye eder.

Netice

Hz. Muâz İbn-i Cebel (radıyallahu anh), Allah ile engin irtibatı, güzel ahlakı, ilmi, muhataplarına hayırla ve hilmle muamelesi, İslamî heyecanı, aksiyon ruhu, zühdü, adaleti, cömertliği ve samimiyeti ile vazife yaptığı her yerde insanların gönüllerine taht kurar.20 O, İslam’a girdikten sonra bütün hayatını Kur’ân ve Sünnet’in evrensel esasları içerisinde sürdürür. Yemen’e giderken Allah Resûlü’nün kendisine yaptığı tavsiyeleri ömrü boyunca hassasiyetle yerine getirir. Onlardan birisi olan “Lüks ve şatafata dalmaktan sakın. Zira Allah’ın has kulları lüks ve şatafata göz dikmezler!” tavsiyesine sadık kalır ve hep sade bir hayat yaşar.21 İmanı, takvası, ilmi, aksiyonu ve hayırlı hizmetleriyle arkadan gelen nesillerin istifade edebileceği örnek bir şahıs olarak ötelere göç eder.

Efendimiz’in (sas) Yetiştirdiği Prototip Gençler 2: Muâz İbn-i Cebel (ra)

Alimlerin Muallimi: Muâz İbni Cebel (2)

Dipnot:

  1. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/367
  2. İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî 1/63; Ebû Nuaym, Hilye, 1/235
  3. Semhûdî, Vefâu’l-Vefâ 2/197
  4. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/587
  5. Hâkim, Müstedrek 3/252 (5005); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 4687; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübalâi 3/275
  6. Ankebût Sûresi, 29/45
  7. Bkz. Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübalâi 3/275
  8. Secde Sûresi, 32/16, 17
  9. Tirmizî, Îmân 8; İbn-i Hanbel, Müsned, 9/124, 125 (22649)
  10. İbn-i Hanbel, Müsned, 11/213, 214 (27937)
  11. Ebû Dâvud, Edeb 121
  12. Bkz. İbn-i Asâkir, Târîhu Dımeşk 24/225; Suyûtî, Hasâisu’l-Kübrâ 2/247; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 10/119
  13. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe 1140
  14. Ebû Nuaym, Hilye 1/233
  15. İbn-i Hanbel, Müsned, 9/127 (22662); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 2/26
  16. İbn-i Hanbel, Zühd 149 (1012)
  17. İbn-i Hanbel, Zühd 148 (1007)
  18. Bkz. Ebû Nuaym, Hilye, 1/233
  19. İbn-i Hanbel, Zühd 148 (1010)
  20. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe 1424
  21. İbn-i Hanbel, Zühd 9 (24)
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.