Farklı Kimliklere Bakışta En Temel Ölçü: Genelleme Yapmama (1)

795

Kâinata özellikle de yeryüzüne, hayret verici bir çeşitlilik ve renklilik hakimdir. Yüce Allah, varlığına, birliğine, isim ve sıfatlarına ayna tutan sanatını, tek türle ya da tekdüzelikle değil müthiş bir zenginlikle nazarlara arz etmiştir. Sesler, renkler, boylar, boyutlar, desenler, ambalajlar, genler, gezegenler… hep farklı farklıdır. Üstelik bütün bu farklılıklar, iç içedir. Dışardan bir müdahale olmadığı sürece ekosistem, bu farklılıklardan beslenerek ahenk ve denge içerisinde işlemektedir. Bu durum fıtridir ve ilahi bir takdirdir. 

Bu zenginlik ve çeşitlilik, insan ve toplumlar için de geçerlidir. Kur’ân, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık…”1, “O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olmasıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır.”2, “Eğer Allah dileseydi bütün insanları, aynı dine bağlı, tek ümmet yapardı…”3 buyurarak bu gerçekliğe dikkat çeker ve bunun da ilahî bir takdir olduğunu bildirir. 

Öncelikle her insan, kendine hastır. Toplum ve topluluklar da farklı farklı kimliklerden müteşekkildir. Bu beşerî, tarihi ve sosyal realite, artık daha da belirgindir. Zira günümüz dünyasının yaşam şartları, hemen her ülkede ve müessesede farklı kimlikleri, birlikte yaşamaya, çalışmaya, seyahat etmeye ve eğitim almaya sevk etmiştir. Bu kimlik çeşitliliğini ortaya çıkaran, karakter, ırk, din, dil, tarih, kültür, meslek, imkân ve anlayış farklılıklarıdır. Fakat ekosistemden farklı olarak fert ve cemiyetlerdeki çeşitli kimliklerin, ahenk içerisinde birlikte yaşaması, irade, eğitim, hak hassasiyeti, muhatabını doğru konumlandırma, müsamaha ve dengeli bir bakış açısı gerektirir. 

Bu çerçevede Kur’ân ve Sünnet, beşerî realiteleri, tarihi tecrübeleri, insan ve toplum psikolojisini de dikkate alarak mü’minlere, farklı kimliklerle insanî çizgide, dengeli, adil ve kendi değerlerinden de taviz vermeden nasıl bir arada, uyum ve diyalog içerisinde yaşayabilecekleri hususunda bir takım temel ölçüler verir. Allah Resûlü ve ashâbın muhatap olduğu farklı kimlikler üzerinden örneklendirmeler yapar, yol haritası ve bütün kimliklerle münasebette uygulanacak evrensel bakış açıları sunar. Bunların da başında “genelleme yapmama” ilkesi gelir.

Bu ilkeye göre ister dini ister meslekî ister ise başka bir ortak noktanın bir araya getirdiği bir kimliğin içerisindeki herkes, aynı duyguya, düşünceye, niyete, pratiğe, hayat felsefesine ve geçmişe sahip değildir. Aynı çatının altında da yaşasalar, aynı üst kimliğe de mensup olsalar aralarında anlayış, tavır ve davranış, meseleleri ele alış şekillerinde farklılıklar vardır. Öyleyse ne iyiye bakıp hepsine iyi ne de kötüyü görüp hepsine kötü damgası vurulmamalıdır. İyisi, iyi; kötüsü, kötü bilinmelidir. Kötüsüne karşı dikkatli olunmalı iyisi ile irtibat kurulmalıdır. Hem akıl hem insanlık hem komşuluk hakkı ve hukuku hem de İslam’ın evrenselliği bunu gerektirir. 

Kur’ân’da Cenâb-ı Hak, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, bedevî, müşrik, münafık, şair… gibi birçok kimliği yapıp ettikleriyle beraber ele alır ve anlatır. Fakat bunu yaparken asla genelleme yapmaz, iyileri kötülerinden kötüleri de iyilerinden ayırır. Eğer genel bir tabloyu tasvir edecekse mutlaka istisnalarını da zikreder. Böylece okuyanların genelleme yapmasının önünü alır. Biz şairlerden başlayarak Kur’ân’ın farklı kimliklere bakışta en temel ölçü olarak nazara verdiği “genelleme yapmama” ilkesini, bütün bu kimlikler üzerinden ele alacağız:

  1. Şairler

Cahiliye toplumunda şiir, büyük öneme sahipti. O gün, duygu ve düşünceleri, his ve heyecanı ifade etmenin; haber, hayal ve hedefleri yarımadaya yaymanın en etkili, hızlı ve kalıcı yolu şiirdi. Toplum, okuma yazma bilmediğinden/eğitim görmediğinden dolayı sözlü kültür, çok canlıydı ve merkezde de şiir duruyordu. Şiire konu olmak menfi veya müspet tarihe geçmekti. Şiir, bugün basının ve medyanın gördüğü görevi de görüyordu. Üstelik o günün en tesirli soğuk savaş silahıydı. Aynı zamanda nesebiyle, kavminin tarihiyle çok alakalı Arap toplumu ve dili için arşiv görevi de görüyordu. 

Bütün bunlardan dolayı şairlik, ayrı ve ayrıcalıklı bir kimlikti. Fakat şairler, çoğu zaman bu konumlarını şahsi ihtirasları ve hesapları için kullanıyorlardı. İhtilafları ve intikam hislerini körükleyen, insanları realiteden koparıp hayal alemlerinde gezdiren, sürekli dünyevilik aşılayan, heva ve hevesleri azdıran, hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaretmiş gibi gösteren, sevmediklerini küçük düşüren, menfaat elde ettiklerini yücelten, zalime yahşi çeken ve mazlumu tekmeleyen içerikte… şiirler söylüyorlardı. Doğruluk, fazilet ve hikmet ikinci plandaydı. Şiirleriyle fert ve cemiyetteki ahlakî çöküntüyü, fesadı ve dağınıklığı artırıp azaltabiliyorlardı. 

İslam’a davet başlayınca bu gücü ve kabiliyeti, Müslümanlar aleyhinde de etkili bir şekilde kullanmaya başlamışlardı. Allah Resûlü ve inananları hicveden, insanların yönünü iman, ilim ve ibadetten oyun ve eğlenceye çeviren, halkı Müslümanlar aleyhine kışkırtan, mü’minleri yok etmek için yola çıkan orduları cesaretlendiren şiirler piyasaya sürüyorlardı. Özellikle müşriklerin Bedir’de yaşadıkları ağır mağlubiyet, şairleri, iyice şirazeden çıkarmıştı. Mekke’de Abdullah İbn-i Ziba’râ, Ebû Süfyan İbn-i Hâris; Hubeyre İbn-i Ebî Vehb, Ebu Uzze el-Cumahî, şiirleriyle mü’minlerin itibarına ve namusuna dil uzatıyordu. Kendi emelleri için Müslümanlara elem yaşatıyorlardı. Medine de ise Ka’b İbn-i Eşref, şiiri kirli bir silah olarak kullanıyor; İslam’ın ve Müslümanların izzetine ve iffetine ilişiyordu.

Şairlerin sosyal hayattaki etkisinden dolayı itham, hayal, heva ve hakaret dolu şiirleri, ister istemez Müslümanları da moral ve motivasyon açısından ciddi etkiliyordu. Allah Resûlü, ashâbını toplamış ve bu tür şiirleri kastederek “Sizden birinin içinin irin dolu olması, şiir dolu olmasından daha hayırlıdır!”4 buyurmuştu. Müslümanlardan içeriği itibarıyla iftira dolu, insanların itibarına dokunan, süfli duyguları canlandıran, hafızayı kirleten ve zihinleri zehirleyen bu şiirlerden uzak durmalarını istiyordu. 

Allah Resûlü ve Sahabe, şair kimliğinin arkasına saklanıp kendilerine saldıranlarla insanî çizgide mücadele ederken Kur’ân da gelişmeleri yakından takip ediyordu. Şiiri bir virüs ve parça tesirli bomba gibi kullanan şairlere karşı Müslümanları bilgilendirip bilinçlendiriyordu: “Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlar düşer! Görmez misin onlar her vâdide sözcüklerin, imajların peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.”5 

Kur’ân, bir gerçeğe ayna tutmuştu. Fakat murad-ı ilahiyi tam kavrayamayan bazıları, genelleme yapmış ve bu ayetten bütün şairlerin sakıncalı ve şiirin de yasak olduğu neticesini çıkarmışlardı. Nitekim oluşan hava üzerine şair sahabîler, gözyaşları içerisinde Allah Resûlü’nün yanına gelmiş ve bundan sonra şiirden uzak duracaklarını söylemişlerdi. Halbuki Kur’ân’ın amacı, art niyetli şaire ve insanı istikametten uzaklaştıran, hakka hizmetten, Allah Resûlü’ne destek olmaktan alıkoyan şiire dikkat çekmekti. Şiiri ya da şairi taşlamak değildi. 

Şairlere ve şiire bakışta genellemenin önüne geçmek ve dengeyi sağlamak için Cenâb-ı Hak, yeni bir ayet-i kerime indirdi: “Ancak iman edip, yararlı işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna. Zalimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler.”6 Bu ayetle Kur’ân, imanlı, başkalarına faydalı, Allah’ı sık sık hatırlayan ve şahsi hislerle hareket etmeyip kamunun haklarını savunan şairlerin müstesna olduğunu söylüyor ve bu muhtevadaki şiirlerin de mübah olduğuna işaret ediyordu. 

Şairlerle alakalı yukarıdaki ayetlerin inişinden sonra şair sahabî Hz. Ka’b İbn-i Mâlik, gelmiş ve “Yâ Resûlallah! Bildiğiniz üzere Allah, şiir konusunda hükmünü indirdi. Peki sizin bu konudaki görüşünüz nedir?” diye sormuştu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kendisine şu cevabı vermişti: “Şüphesiz ki mü’min, Allah yolunda, canıyla, kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah’a yemin olsun ki sizin şiir okumanız, yayından fırlayan okun, düşmanlık duygusuyla oturup kalkan kafirler üzerinde bırakacağı etkiden daha büyük bir etki bırakır!”7

Yerilen şair ve şiirler karşısında olumsuz bir tavır takınan ve dikkatli hareket eden Allah Resûlü, genelleme yapmıyor; kim yazmış ya da söylemiş olursa olsun hikmet dolu ve hakikati ifade eden şiirlere değer veriyor ve onları dinliyordu.8 Bir keresinde dinlediği bir şiirden sonra: “Bazı şiirler hikmet doludur.” demiş;9 şiirlerini beğendiği Ümeyye İbn-i Ebi’s-Salt hakkında: “Şiiri iman etti ama kendisi iman etmedi!” buyurmuştu. Terkisine aldığı Şerrid isimli genç bir sahabîye hafızasında şiir olup olmadığını sormuş; var deyince okumasını istemiş, bunun üzerine yolculuk boyunca Allah Resûlü’ne “bir müşriğin/Ümeyye İbn-i Ebi’s-Salt’ın” yazdığı tam yüz beyit okumuştu.10 

Hatta zulüm ve haksızlığa hizmet eden şairlerin, kamuoyunda oluşturdukları menfi algıyı kırmak ve zihinleri temizlemek, aksine işin aslı ve doğrusu neyse onu inşa etmek, Müslümanlara yapılan zulmü ifşa etmek, hak ve hakikate tercüman olmak için şairler de (Meselâ Kâb İbn-i Mâlik, Abdullah İbn-i Revâhâ, Hassan İbn-i Sâbit gibi) istihdam etmiş ya da bu gayelerle hareket eden ve şiirlerinde doğruyu dillendiren ve hikmeti arayan şairleri övmüştü. Hz. Hassan İbn-i Sâbit için Mescid-i Nebevî’nin içerisine bir minber yaptırmış, ondan Müslümanları müdafaa eden şiirler okumasını istemişti. Hatta Allah’ın onu, Ruhu’l-Kudüs’le desteklediğini haber vermişti.11

Kalabalık ve güçlü Hayberlilerin, Medine’ye saldırmak için hazırlandıkları haber alınmıştı. Bu girişimi yerinde ve zamanında engelleme adına Hayber’e gidilirken askerler, şair Âmir İbn-i Ekvâ’dan moral olacak ve kendilerini motive edecek şiirler okumasını istemişti. Bunun üzerine bineğinden inen şair Âmir (radıyallahu anh):

“İlâhi! Hidayet ve rahmetin kuşatmasaydı bizi,

Muhakkak dalâlet ve sapkınlık bürürdü içimizi!

Fitne ve fesat için üzerimize yürüyünce zalimler,

Kalblerimize sükûnet, ayaklarımıza sebat ver!

Korkutmaya çalışsa da onlar bizi bağırış, çağırışla,

Coşkuyla katılırız sefere, dönmeyiz geri bir kaçışla!” mesajını veren bir şiir okumuştu.

Askerlerdeki artan hareketliliği fark eden Peygamber Efendimiz, “Şiir okuyup askerleri hızlandıran da kim?!” diye sormuş; ashâb da “Âmir İbn-i Ekvâ!” cevabını vermişti. Zor ve tehlikeli bir süreçte şair kimliğiyle ashâbını cesaretlediren Hz. Âmir’in yaptıklarından duyduğu memnuniyeti ifade adına Efendimiz, “Allah ona merhametiyle muamele etsin!” diyerek dua etmişti.12

Sonuç:

Şiir, Efendimiz’in içinde neşet ettiği ve Kur’ân’ın da ilk muhatabı olan Arap toplumunda Kâbe’nin duvarlarına asılacak kadar değerli ve çok aktüeldi. Bundan dolayı şairlik özel bir kimlikti. Şairler de hususi bir konuma sahipti. Daha önce de ifade edildiği üzere onlar, işlerine gelmeyen yerde şiiri bir virüs ve silah olarak kullanıyor; kimilerini yüceltiyor kimilerini küçük düşürüyorlardı. Şehevî duyguları harekete geçiren, hayattan kopuk, insanları hayal aleminde gezdiren, iftira, itham ve heva dolu şiirler söylüyorlardı. Ve Risâlet sonrası aynı tavrı, Müslümanları rencide etmek hatta linç ettirmek için de sergilemişlerdi. Şairler, niyetlerinden ve şiirler de içeriklerinden dolayı, tehlikeli ve hastalıklı idi. Bunun üzerine önce Allah Resûlü sonra Kur’ân, mü’minleri onlara karşı uyarmıştı. 

Halbuki şair ve şiir, kültürel hayatın ayrılmaz parçasıydı. Hakka, hayra hizmet eden, hakikati arayan, insanlardaki güzel hisleri besleyen ve hikmet dolu şair ve şiirler de vardı. Her şair ve şiir, aynı kefeye konamazdı. Mü’minlerin değerlendirme yaparken dikkatli ve dengeli olması gerekiyordu. Bunun için Kur’ân, yeni bir beyanla; Allah Resûlü de söz ve uygulamalarıyla hakkı dillendiren şairin ve hikmetli şiirin müstesna olduğunu ifade etmiş; sadece bir beyana, bir şaire veya bir şiire bakarak şairler ve şiirler hakkında genel bir hüküm çıkarmanın doğru olmadığını göstermişlerdi. 

Mü’mine düşen kimin elinde, dilinde veya hayatında olursa olsun hakkı hak, batılı batıl görmek, bilmek ve takdir etmekti. Hakkın, hikmetin talibi olmak ve batıldan, bühtandan uzak durmaktı. Zira kimden sadır olursa olsun hak söz, herkesi; batıl söz ise sadece söyleyeni bağlar. Herhangi bir kimliğe mensup insanların tamamını genelleme yaparak dışlamak ve düşmanlaştırmak, isabetli olmadığı gibi aynı zamanda büyük bir zulüm ve haksızlıktır.

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Hucurât Sûresi, 49/13
  2. Rûm Sûresi 30/22
  3. Şûra Sûresi 42/8
  4. Buhârî, Edeb 92; Müslim, Şiir 7-9
  5. Şuarâ Sûresi 26/224-226
  6. Şuarâ Sûresi 26/227
  7. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/456 (15823); 6/387 (27218)
  8. Bkz. Tirmizî, Edeb 70
  9. Ebû Dâvud, Edeb 95; Tirmizî Edeb 63
  10. Müslim, Şiir 1
  11. Bkz. Buhârî, Edeb 91; Ebû Dâvud, Edeb 95; Tirmizî, Edeb 70
  12. Buhârî, Edeb 90. Bunun üzerine Hz. Ömer, hemen Efendimiz’e yaklaşmış ve “Allah’a yemin olsun ki yâ Resûlallah, bu duanızla Âmir’e cennete giden yolu açtınız. Keşke onu bize bağışlasaydınız da bir müddet daha kendisinden istifade etseydik!” demişti. Zira Hz. Ömer, o güne kadar şahit olduklarından bir gerçeği fark etmişti: Allah Resûlü her kime yaptığı hayırlı hizmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’tan merhamet ve mağfiret talebinde bulunmuşsa çok geçmeden o şahıs, şehit düşüyordu. Nitekim yine aynısı olmuş ve Hz. Âmir İbn-i Ekvâ, Hayber’de şehit düşmüş ve ötelere şehit bir şair olarak yürümüştü. Bkz. Buhârî, Edeb 90; Müslim, Cihâd ve’s-Siyer 132
İlgili diğer yazılar