En Büyük Fetih ve İlk Katliam (Şaban Hicrî 8)

804

Medine’den umre niyetiyle hareket eden Müslümanların yolu, Mekkeliler tarafından kesilince Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), Hudeybiye’de diplomasiyi devreye sokmuş ve uzun süren gelgitler sonucu onlarla bir anlaşma imzalamıştı. İlk bakışta Müslümanlar aleyhine ağır maddeler içeriyor gibi gözükse de bu anlaşma, bölgede huzura vesile olmuş ve Müslümanlar, on dokuz yıl sonra Mekke tehlikesinden uzak bir şekilde coğrafyanın insanıyla rahat bir şekilde temas kurma imkânına kavuşmuştu. 

Tarih boyunca insanlık, din ve medeniyet için sulhun sunduğu fırsatlar, her zaman kavganın beraberinde getirdiği kazançtan daha fazla olmuştur ki Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) feragatiyle ve ferasetiyle oluşan bu imkânı çok iyi değerlendiren sahabîler, gönüllere girme adına çok kısa zamanda on dokuz yılın semeresinin kat kat üstünde bir neticeye nail olmuşlardı. Ki bundan dolayı sahabe nazarında Asr-ı Saadet’teki en büyük fetih Hudeybiye’ydi!

Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) barış ve huzur atmosferini korumak ve devam ettirmek için Hudeybiye anlaşması hususunda çok hassas hareket etmiş, neticesi hüzün bile olsa sulhu bozacak, kavga ve kan dolu günleri geri getirecek hiçbir şeye “Evet!” dememişti. Fakat O’nun bütün gayretlerine ve fedakârlıklarına rağmen anlaşma, yirmi ay sonra rahat durmayan Mekkeliler tarafından ihlal edilip baltalanmış ve onların bu ihaneti yeni bir vetireyi beraberinde getirmişti: Mekke engelinin ortadan kaldırılması ve fevc fevc gönüllerinin fethi!

Hudeybiye anlaşmasına göre Arap kabileleri, Kureyş veya Allah Resûlü arasında serbest bir şekilde tercih yapıp istediklerinin yanında yer alabilecek, ahid ve akid imzalayabileceklerdi. Nitekim anlaşma imzalanır imzalanmaz bir ilan yapılmış ve:

– Allah Resûlü’nün akdine ve ahdine girmek isteyen girsin!” denilmişti. Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) bu ilana:

– Bu yoldaki taahhüt ve şartlarım, yanıma katılacak olan kişiler hakkında da caridir!” beyanını da eklemişti. Bunun üzerine harekete geçen Huzâa ve Benî Ka’b:

– Biz Muhammed’in akdine ve ahdine girdik! Sizin yanınızdayız! Bizim bu beyanımız, arkada bıraktığımız kavmimizin de adınadır!” demişti. 

Huzâa kabilesi önceden de Efendimiz’in dedesi Abdulmuttalib ile bir ittifak anlaşması imzalamıştı ki yanlarında getirdikleri bu anlaşma metnini Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), Hazreti Übeyy İbn-i Ka’b’a (radıyallahu anh) okutturmuştu. Öteden beri Huzâalılarla kavgalı olan Benî Bekr ise Kureyş müşriklerini tercih etmişti.1

İki kabile arasında uzun yıllardır devam eden bir kan davası vardı. Hudeybiye anlaşmasının oluşturduğu güven ve emniyet zemininde Huzâalılar daha rahat hareket etmeye başlamıştı. Onların bu rahatlığından istifade etmek isteyen Benî Bekr’e mensup boylar, intikam almak istiyorlardı. Onlardan Benî Nüfâse ve Di’l oğulları bunun için tetikte bekliyorlardı. 

Benî Di’l’in başında bulunan Nevfel İbn-i Muaviye, girişimde bulunmak için fırsat kolluyordu ki o sıralarda Ferve İbn-i Hubeyretu’l-Kuşeyrî’nin Mekke’ye gidip geldiğini haber aldı. Umre için Mekke’ye geldiklerinde Huzâalılara saldırmak istiyor ve bunun için onların nabzını yoklamak istiyordu.

Ferve, umre niyetiyle Mekke’ye varınca Mekkeli müşriklerin meclislerine iştirak etmiş ve onların kalbindeki düşmanlığın, kin ve Müslümanları yok etme hırsının hâlâ bütün canlılığıyla devam ettiğine şahit olmuştu. Hatta onlar kendisine görüşünü sorunca:

– Sizinle O’nun arasında ki şu musalaha müddeti içinde davamızı halledeceğiz. Bütün Arapları kendi safımıza çekeceğiz sonra da harekete geçip yurdunun ortasında O’nunla çarpışacağız!” diyerek cevap verdiğini Nevfel’e haber vermişti. Mekkelilerin duygu ve düşüncesini haber alan Nevfel İbn-i Muaviye soluğu Mekke’de almıştı. 

Bu arada Benî Nüfâse de onunla birlikte Mekkelilerin yanına gelmiş ve Huzâalıların yıllar önce kendilerinden bir adamı nasıl öldürdüğünü, Hudeybiye anlaşması sonrası nasıl hemen koşup Allah Resûlü’nün ahdine ve akdine girdiklerini; kendilerinin de koşup nasıl Mekke’nin yanında saf tuttuklarını üstelik arada bir akrabalık hukukunun da bulunduğunu nazara verip saldırmak için adam ve silah yardımı talebinde bulunmuşlardı. 

Barış atmosferinin, etraflarındaki çemberi giderek daralttığını fark eden ve içi, işin başından beri Müslümanlara nefretle dolu olan müşrikler, onların bu teklifine pek hevesli tepki verip olur demişlerdi. Onlara silah, at ve adam yardımı yapacaklar ama bu aralarında bir sır olarak kalacaktı. Zira bu hem anlaşmaya aleni bir ihanetti hem de Huzâalılar sebebiyle doğabilecek mesuliyetlere katlanmak istemiyorlardı.

Bu sırada Huzaalı bir grup olan bitenden habersiz ve muahedenin oluşturduğu asayiş havası içerisinde Arafat dağı ile Edam arasında bulunan kendilerine ait Vetir kuyusu başında gündelik hayatına devam ediyordu! Mekkelilerin silah, at, su ve asker desteğini de arkasına alan Nevfel İbn-i Muaviye ve Beni Bekrliler bir gece ansızın bu Huzâalı gruba saldırdı. 

Hatta “bizi gecenin karanlığında kim tanıyacak, yaptığımızı Muhammed nereden bilecek” diyen müşriklerin ileri gelenlerinden Safvan İbn-i Ümeyye, Mikrez İbn-i Hafs, Huvaytıb İbn-i Abduluzzâ, İkrime İbn-i Ebî Cehil, Süheyl İbn-i Amr, Şeybe İbn-i Osman ve daha niceleri yüzlerini örtüp köleleriyle birlikte onların arasına katılmıştı.  

Saldırı olabileceğine ihtimal vermediklerinden hazırlıksız yakalanan Huzâalılar, bir müddet direndiler. Canlarını kurtarmak için Harem sınırının içine doğru çekildiler. Onların Harem sınırını işaretleyen dikili taşları aşıp içeri dâhil olduğunu gören bazı Benî Bekrliler:

-Ey Nevfel! Harem dâhiline girmiş bulunuyoruz! Allah’tan kork! Harem’de kan dökmeyi helâlleştirme!” diyerek kumandanlarına seslendiler. Fakat gözü kan bürüyünce ne değer kalırdı geride ne de kutsal! Haramlar helâl olur helâllerde haram! Hedefe giden yolda her şeyi mubah gören bir zihniyetti Huzâalıları kovalayan! Onlara döndü ve:

– Ağır bir söz amma, bugün benim için ilah yoktur! Ey Benî Bekr! İntikamınızı almaya bakınız! Vallahi! Siz, Harem de hırsızlık yapmakta sakınca görmeyen insanlarsınız! Öcünüzü almak için Huzâalıları öldürmede ne sakınca görüyorsunuz?!” dedi.2 

Bu arada Mekke’ye doğru geri çekilmeye devam eden ve ekserisini kadınların, çocukların ve zayıf kimselerin oluşturduğu bir grup Huzâalı, Büdeyl İbn-i Verkâ’nın ve Râfi’ isimli bir kölenin evine sığınmıştı. Çoğunluğu kadın ve çocuk sığınmaya vakit bulamayanlarda kılıçtan geçirilmişti. İşini bitirdikten sonra yaptıklarını, hiç kimsenin görmediği ve bilemeyeceğini zanneden Mekkeliler evlerine geri dönmüşlerdi.3 

Fakat sabah olunca gördükleri manzara içlerine korku salmıştı. Zira Büdeyl’in ve Râfi’in evinin önü katliam yeri gibiydi. Yirmi üç kişi boğazlanmış bir vaziyette gözlerinin önünde duruyordu. Bunun haberinin Medine’ye ulaşmaması mümkün değildi ve bu anlaşmanın çok feci bir şekilde kendileri tarafından ihlal edildiğinin anlaşılması demekti.

Mekkelilerin içini kaplayan korku giderek büyüyordu. Bu arada Benî Bekrliler, bir taraftan Huzâalıları nasıl koç boğazlar gibi boğazladıklarını söyleyip seviniyor diğer taraftan da üç gündür nöbet tutuyorlardı Büdeyl ve Râfi’nin evinin önünde içeri sığınan kadın ve çocukları da kılıçtan geçirmek için!

Gece onlara bu katliam da yardımcı olan, sabah olunca ise içini bir korku ve pişmanlık kaplayan Süheyl İbn-i Amr, Nevfel İbn-i Muaviye’nin yanına geldi ve ona:

– Sana ve adamlarına yaptığımız yardımı gördün! Huzâalılardan arkada kalanları öldürme isteğinden vazgeç! Biz onlar hakkında senin bu arzuna uyucu değiliz! Onları bizim için serbest bırak!” dedi.4 

Serbest bırakılan Huzâalılar, kabilelerine dönüp kara haberi ulaştırdılar; çoğunluğu kadın ve çocuk yirmi üç kişi bir gece de katledilmişti. Yanına kırk süvari alan Amr İbn-i Sâlim el-Huzâî Medine’ye doğru harekete geçti. Olanları Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) haber verecek ve O’ndan yardım isteyecekti. Efendimiz’in başucunda durdu. O’nun izin vermesiyle önce: 

– Yâ Rabbî! Ben babalarımız arasındaki eski ittifakı anıyor ve yardımını talep ediyorum!” diyerek Allah’a yöneldi. Ardında da Efendimiz’e dönüp başlarına gelen bu elim hadiseyi haber verdi:

– O zaman biz sana ana, sen ise bize oğul mevkiindeydin! Sonra Müslüman olduk ve sana yardımdan dûn olmadık! Öyleyse Allah’ın sana verdiği güç ve kuvvetle bize yardımcı ol! Allah’ın kullarını çağır ki acele gelip imdadımıza yetişsinler! Onlar, aralarında Allah’ın Resûlü’nün de bulunduğu, yapılan zulme Allah için besledikleri öfkeden dolayı renkten renge girmiş, savaşmaya hazır ve büyük bir ordunun başında olduğu halde denizler gibi köpükler saçarak akıp gelsinler! Zira Mekkeliler sana verdikleri söze sadık kalmadılar; seninle yaptıkları en sağlam misakı, muahedeyi bozdular! Bizi Mekke’nin aşağı tarafında bulunan kendimize ait yerde, Vetir’de, geceleyin rükû ve secde halindeyken gafil avlayıp öldürdüler. Hâlbuki oradakiler zayıf ve az idiler. Onlar benim kimseyi yardıma çağıramayacağımı zannettiler.”5 

O’nu dinleyen Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) kimi suçladığını sordu. Amr İbn-i Sâlim:

– Benî Bekrleri!” diye cevap verince:

– Hepsini mi?” buyurdu. 

– Hayır!” dedi ve ekledi Amr İbn-i Sâlim:

– Suçladığımız onların amcaoğulları Benî Nüfâselilerdir! Kavmin lideri de Nevfel İbn-i Muaviyetü’d-Di’lî’dir!”

Amr İbn-i Sâlim’i dikkatlice dinleyen ve o sözlerini bitirince ridasının toplayan Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ayağa kalktı ve şöyle buyurdu:

– Eğer kendime yardım ettiğim şeylerle Benî Ka’blara yardım etmezsem ben de yardım görmeyeyim! Varlığımı kuderetiyle ayakta tutan Allah’a yemin olsun ki; kendimi ve ehlimi koruduğum şeylerle onları da koruyacağım! Huzâalılar bendendir, ben de Huzâalılardanım! Ey Amr İbn-i Sâlim! Bil ki yardımımız seninledir!”6

Medine’deki grupların olduğu gibi Mekkelilerin de anlaşmaya sadakati uzun sürmemiş; Efendimiz’le ahid ve akit yapan bir kavme ihanet olduğunu bile bile kendi beldelerinde saldırılmasına izin verip destek olmuş ve hatta bizzat katılıp masum insanların canına kastetmişlerdi. 

Sahabî ilk defa Allah Resûlü’nü bu denli kızgın görüyordu. Fakat O, dünyaya dengeli bir hayatı talim için gönderilmişti. Öfkesi O’nu adaletten ayırmaz; asla akıl ve muhakemesinin önüne geçmezdi. Savaş dâhil her şeyi hak hukuk kuralları içerisinde icra eder kimseye zulmetmezdi. Yine öyle yaptı ve eline kılıcı alıp hemen Mekkelilerin üzerine yürümedi. Öncelik diplomasideydi. Kendilerine Hz. Damrâ ile bir mektup gönderdi ve onlara problemi kavgasız çözmeyi de içeren şu tekliflerde bulundu:

– Siz ya Benî Bekrlerle olan ittifakınızdan vazgeçersiniz ya da Huzâalılardan öldürülmüş olanların diyetlerini ödersiniz! Bunlardan birini yerine getirmediğiniz takdirde sizinle çarpışacağımı bildiririm!” 

Mektubu Mekkelilere ulaştıran Hz. Damrâ, bu şartlardan birini kabul etmedikleri takdirde Hudeybiye anlaşmasını ihanet edip işledikleri cinayetlerden dolayı kendilerine harb ilan edileceğini tebliğ etti. Fakat onların ne kan bedellerini ödemeye ne de Benî Bekr ile aralarındaki ilişkiyi kesmeye niyetleri vardı. İçlerinden Kurata İbn-i Abdi Amr söz aldı ve:

– Benî Bekr’in bir kolu olan Nüfâse oğulları yoksulluk ve darlık içerisindedir. Huzâalıların kan bedellerini biz ödemeyiz. Zira bunu ödemeye kalmak biz de tüy bırakmaz! Araplar arasında onlar kadar Beytullah’ı hac ve ziyaret eden ve onu tazime özenen bir başka kavim olmadığından onlarla olan ittifak ve bağlarımızı da kesmemiz mümkün değildir. Onlar bizim müttefikimizdir! Fakat biz O’na savaşacağımızı bildirelim!” dedi.7

Mekkeliler bir kez daha kılıcı tercih etmiş ve barışı ellerinin tersiyle itmişti. Hz. Damrâ (radıyallahu anh) Medine’ye geri döndü ve durumu haber verdi. Bu arada saldırı esnasında sığınmaları için evinin kapısını Huzâalılara açan Büdeyl İbn-i Verkâ da Medine’ye gelmiş; o gece yaşananları ve Mekkelilerin nasıl cinayete ortak olduklarını Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) tek tek anlatmıştı. 

Sebep oldukları sürecin ve savaş şıkkını tercih etmelerinin kendileri için sonun başlangıcı olduğunu fark eden Mekkelileri bir pişmanlık duygusu kaplamıştı ki soluğu Ebû Süfyan’ın yanında aldılar; ondan hemen Medine’ye gitmesini ve anlaşmayı yenilemesini istediler. Vakit kaybetmemek için hemen yola koyulan Ebû Süfyan, Efendimiz ile (aleyhissalâtu vesselâm) konuşmadan önce Medine’nin nabzını yoklamak istiyordu. Bunun için ilk olarak kızı Ümmü Habîbe (radıyallahu anhâ) validemizin yanına uğradı. Fakat mü’minler bir beden gibiydi. Onlardan birinin çektiği ıstırap dinmeden rahat etmeleri mümkün değildi. Bunun için ondan beklediği ilgiyi ve iltifatı göremedi. 

Hayal kırıklığı ve kızgınlık içerisinde Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) yanına gelen Ebû Süfyan, anlaşmayı yenilemek ve mütareke süresini uzatmak istediğini bildirdi. Hâlbuki Müslümanlara bakan tarafıyla anlaşma canlılığını hala muhafaza ediyordu. Zira çok acı da çekseler onu bozacak bir faaliyette bulunmamışlardı. Bunu ifade sadedinde Allah Resûlü:

– Biz, aramızdaki ahd üzerinde duruyoruz! Yoksa siz bir hadise çıkarıp onu bozdunuz mu?!” buyurdu.

Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm) sorusu aslında ‘bozmamışsan burada ne işin var?!’ manasınaydı. Ebû Süfyan’a düşen gerçeği itiraf etmek, muhataplardan özür dilemek ve maktullerin yakınlarına kan bedellerini ödemekti. Fakat o, bunun yerine işlenen cinayetleri göz ardı edip:

– Allah korusun! Hayır! Öyle bir şey olmamıştır! Biz ahdimizin ve barışımızın üzerinde duruyoruz! Biz ona ne aykırı davranışta bulunuruz ne de onu değiştiririz!” dedi ve ısrarla anlaşmayı yenilemek istediğini bildirdi. 

Müspet cevap alamayan Ebû Süfyan’ın aslında olan biteni O’nun da bildiğini ve geri dönülmez bir yola girildiğini anlaması çok uzun sürmedi. Artık kapı kapı dolaşıyor ve nezd-i Nebevî’de hususi yeri olan sahabîlerden bu hususta kendisine aracılık etmelerini istiyordu. Fakat iş işten geçmişti. Bir mü’minin aynı delikten iki defa ısıralamayacağını haber veren bizzat Efendimiz’di. Zira masum yirmi üç kişiyi anlaşmaya rağmen bir gece yarısı baskın düzenleyip katledenlerin va’dine artık nasıl güvenilebilirdi. Bütün kapılar yüzüne kapanan Ebû Süfyan hüsran içerisinde Mekke’nin yolunu tuttu.

Merakla onun gelişini gözleyen Mekkeliler, Ebû Süfyan’ın başına üşüşmüştü. Zira işledikleri suçun mutlaka bir karşılığı olacaktı ve günlerdir suçluluk ruh haleti içerisinde onun getireceği haberin yolunu gözlüyorlardı:

– Arkanda ne var? Muhammed’den bize bir yazı getirdin mi? Yahut önceki mütarekenin süresini uzatabildin mi? O’nun bize savaş açmasını engelleme adına bir şeye nail olabildin mi? Ne getirdin bize?” diyerek onu soru yağmuruna tuttular.8 

Mü’minlerin nasıl birbirine kenetlendiklerini ve kalplerinin nasıl tek bir kalb halini aldığını vurgulayarak söze başlayan Ebû Süfyân, yaşadığı hüsranı ve nasıl eli boş dönmek zorunda kaldığını anlattı Mekkelilere. Medine’ye gelip konuşmuş ama müspet ve menfi bir karşılık alamadan geri dönmüştü. Bu durum onları ikileme itmiş ve karar veremez halde bırakmıştı. Medine her şeye rağmen anlaşmayı devam mı ettirecekti yoksa ihanetin hesabını sormak için üzerlerine mi yürüyecekti.

Onlar bu ikilem içerisinde bocalarken Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) gidilecek yer gizli kalmak kaydıyla ashâba acele sefer için hazırlanmalarını emretmişti…9

Yazar: Yücel MEN

Dipnot:

  1. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 538; Vâkıdî, Megâzî 2/227
  2. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 539; Vâkıdî, Megâzî 2/229; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/102
  3. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 539; Vâkıdî, Megâzî 2/229
  4. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 2/230
  5. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 540
  6. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 540, 541; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/102
  7. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 2/231
  8. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 541; Vâkıdî, Megâzî 2/231-236
  9. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 542
1 yorum
  1. […] Huzâa kabilesi önceden de Efendimiz’in dedesi Abdulmuttalib ile bir ittifak anlaşması imzalamıştı ki yanlarında getirdikleri bu anlaşma metnini Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), Hazreti Übeyy İbn-i Ka’b’a (radıyallahu anh) okutturmuştu. Öteden beri Huzâalılarla kavgalı olan Benî Bekr ise Kureyş müşriklerini tercih etmişti.1 […]

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla