Efendimiz’in (sav) Miracı ve Kâbe

336

Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin, sıfatlarının veyahut Zâtî tecellîlerinin varlıklarla irtibatı düşünüldüğünde, her varlığın belli tecellîlerle meydana geldiği anlaşılacaktır. İnsan, yaratılmışlar arasında en şerefli varlıktır. İnsanlar arasından seçilen bilhassa büyük peygamberler ise, bütün yaratılmışlar içinde husûsî tecellîlere mazhar olmuş kullardır. Efendimiz de, bu peygamberler arasında kaymak gibidir. Bu sebeple O’na “kaymak”, “öz” ve “hulâsa” mânâsına “Mustafa” denmesi boşuna değildir. Hatta meleklerin Hz. Âdem’e “safiyyullah” demelerinin sebebinin, Hz. Âdem’in ruhunda meknî ve zamanı geldiğinde zuhur edecek olan böyle bir safvet olduğu da söylenebilir. Yani, Hz. Âdem Safiyyullah’tır; ama onu Safiyyullah yapan öz, daha sonra meydana gelecek olan Hz. Muhammed Mustafa’dır (sallallâhu aleyhi ve sellem). O, hadis diye meşhur olmuş bir sözde şöyle anlatılır: لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ “Eğer sen olmasaydın varlığı yaratmayacaktım.” Sanki varlığın yaratılış silsilesi ve bütün yaratılmışların vasıflarının hulâsası, süzüle süzüle, özleşe özleşe Efendimiz’de toplanmıştır.

Yine Nebiler Serveri, makam itibarıyla makam-ı cem’in sahibi olduğundan, bütün enbiyâ-i izâmın vâris-i hâssıdır. O, vazifeleri itibarıyla bütün enbiyâ-i izâma ait hususiyetleri şahsında toplamış olup, kâinattaki onlara ait mânânın bir fihristidir. Bu itibarla İnsanlığın İftihar Tablosu, “özün özü”dür. Bu hakikatten hareketle, “O olmasa idi, kâinat da olmazdı.” denebilir.

Bir diğer açıdan, hakîkî mânâda kâinat ve onun gerçek yorumu Efendimiz’le anlaşılmış ve O’nun tarafından anlatılmıştır. Eğer Allah Resûlü, kâinatın mânâsını ve kâinat gerçeğini anlatmasa, mânâlandırmasa ve yorumlamasaydı, kâinat mânâsız ve karışık bir kaostan ibaret kalacaktı. Oysa kâinat, mebde’den müntehâya (başlangıçtan sona) kadar, belli bir gayenin takip edildiği bir silsileden ibarettir ve insanlık, bu hakikati de Efendimiz’in mübarek beyanlarından öğrenmektedir. O’nun yorumuyla kâinat mânâsızlıktan kurtulmaktadır. O olmasaydı, kâinatın yorumlanması da tam bir kaosa dönecekti.

Tasavvuf ehli, Yunan felsefesinde “akl-ı evvel=ilk akıl” olarak isimlendirilen akılla Efendimiz arasında, yani varlığa ille-i gaye, yani nihaî yaratılış gayesi olan insan arasında şöyle bir münasebet kurmuşlardır: Allah Resûlü, mübarek bir beyanında “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.”[1] buyurmuştur. Yaratılış silsilesinde on akıl tevehhüm edenlere göre ise ilk yaratılan şey, akl-ı evveldir. Zira akıl, kâinattaki nizama esas teşkil edebilecek bir şeydir. Elbette kâinatı hallaç edip, onun mânâsını ve derinliklerindeki hakikatleri ortaya çıkarıp değerlendirecek olan, akıldır. Akıl olmayınca, diğer hususlar gibi kulluk mükellefiyetinin anlaşılması da mümkün değildir. Öyle ise, aklın önemi inkâr edilemez. Ancak kâinatın sahih yorumu adına, insanlar içinde yaratılıp seçilmiş olan insan, akıldan daha da önemlidir. Çünkü bu insan, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına esas teşkil edebilecek arşa, yani hükümlerini icra ettiği yere mukabil olarak yaratılmış ve hususî tecellîlerden meydana gelmiş önemli bir varlıktır. Dolayısıyla O’nun durumu, hiçbir zaman tartışılmaz bir konumdadır.

Bu, tecellînin bir yanıdır. Tecellînin bir diğer yanı da, Kâbe’yle ilgili olanıdır. Zira Kâbe, insanların kalblerinin vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için yapılmıştır. Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf ettiği muallâ bir yerdir. Orası bir tecellîgâh-ı ilâhî ve bir metâf-ı kudsiyândır. Bu, Kâbe’nin mülk yönüdür.

Mekke ise, Kâbe’nin zarfı gibidir. Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur. Kâbe’yi sinesinde barındıran Mekke’ye gelişigüzel “ana” denmemiştir. Kur’ân, onu doğrudan doğruya “أُمُّ الْقُرٰى– Bütün beldelerin anası” olarak isimlendirmiştir.[2] Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı vardır. Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak Kâbe’de doğabilir. Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz. Âdem’den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek istemişlerdir. Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği o yerde yüzlerce peygamberin medfeni (kabri) vardır.

Bütün bunları şunun için arz ediyorum: Peygamber Efen­dimiz’in dünyaya teşriflerine mekân olarak başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir. Eğer Allah (celle celâluhu) varlık arasında en kudsî yer olarak Kâbe’yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca “Allah’ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının halîtası buradadır.” denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz’in dünyayı şereflendireceği yer de, en mübarek “Buk’a” sayılan Kâbe olacaktır.

Evet, Nebiler Serveri’nin başka bir yerde doğması düşünülemez. O, ancak Kâbe’nin rahm-i mâderinde neş’et edebilir. Annesi bir başka yerde olsaydı bile, gelip O’nu Kâbe’de dünyaya getirmeliydi. Çünkü, insanlar arasında bütün ilâhî isim ve sıfatların hareket ve odak noktası olan Hz. Muhammed Mustafa’yı (sallallâhu aleyhi ve sellem), bütün bu isim ve sıfatların bir nokta-i mihrâkiyesi olan Kâbe’den başka bir yer besleyemezdi. Allah Resûlü, Kâbe’den 53 yaşında iken ayrılmıştır. Kâbe, Nebiler Serveri’ni, her şeye rağmen bağrında besleyen bir ana gibidir. Ama o, mehîb ve mehâfetli bir anadır. İhtimal onun böyle olması da, Efendimiz’in, maruz kaldığı değişik musibet ve belâlar karşısında metafizik gerilimini yitirmeden dayanması ve daha pek çok kabiliyet ve istidatlarını inkişaf ettirmesi açısından büyük bir önem arz etmektedir.

Allah Resûlü, Kâbe’yi görmüş, ondaki esrarı, âlem-i şehâdetteki bir insanın kabiliyet, istidat ve zâhir-bâtın bütün hisleri ve tecessüsleri ile alabildiği kadar almıştır. Oysaki Kâbe’nin hakikati, göklerin ötesinde, Sidretü’l-Müntehâ’dadır. Efendimiz’in miracı da Sidretü’l-Müntehâ ile noktalanmıştır. Bir taraftan Nebiler Serveri Miraç’ta semaların eteklerini cevherlerle doldurmuş, onlar da O’nunla şeref kazanmışlardır. Çünkü onlara, o güne kadar bekledikleri O Dürr-i Yektâ’nın solukları ulaşmış ve onlara bir visal yaşatmıştır. Diğer taraftan Efendimiz, miraç esnasında değişik yerlere uğrayıp geçmiş, her yerde kendisine “Top senin, çevkân senin.” denmiş ve O, bu muhteşem istikballe gidip tâ Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar yükselmiştir. Sidretü’l-Müntehâ, O’nun için bile aşılmaz bir yerdir. Zira orası, insan ufkunu aşan bir hazîredir. Efendimiz de nihayetinde diğer varlıklar gibi yaratılmış biridir.

Evet, Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar Efendimiz’in geçtiği yerler, O’nunla şereflendirilmişlerdir. Çünkü şimdiye kadar böylesine uzun bir yolculuk yapacak, Sidretü’l-Müntehâ’ya ulaşacak ve bizzat Mütekkellim-i Ezelî’den kelâm ahzedecek dereceye hiç kimse yükselememiştir. Bu meseleyi bir teşbih ile ifade edecek olursak, bir yönüyle Efendimiz, kendisine analık yapan Kâbe’den ayrılırken hüzünle ayrılmış, fakat diğer bir yönüyle de, Kâbe’ye “Sen ayrı ben ayrı.” diyerek, aralarındaki özdeşliğe karşı bir tavır koymuştur. Efendimiz Medine’deki o muhteşem karşılanma merasimiyle de, Kâbe’den ayrılığın vermiş olduğu hüznüne teselli bulmuştur. Medine, İnsanlığın İftihar Tablosu’na bağrını açmış, O da Kâbe için yaptığı gibi, Medine için de dua etmiş ve orası da üns esintileri ile dolmuştur.

Ayrıca Efendimiz, peygamberliğini sema ehline göstermek için bütün gökleri dolaşmış, başta diğer peygamberler olmak üzere bütün gök halkı, Medinelilerin hicret esnasında Allah Resûlü’nü “Üzerimize ay doğdu…” diyerek karşıladıkları gibi, O’nu büyük bir coşku ile istikbal etmişlerdir. Efendimiz, pek çok kapıdan geçmiş, kendisini karşılayanları, hatta kendisine refakat eden Cibrîl’i bile belli bir noktadan sonra geride bırakmış ve her şeye perdesiz, engelsiz ulaştığı bir noktada Kâbe’nin Sidretü’l-Müntehâ’daki hakikati ile yüz yüze gelmiştir.

Allah Resûlü, miracı anlatırken, “Öyle bir noktaya ulaştım ki, kader kalemlerinin cızırtılarını duydum.”[3] buyurmuştur. Efendimiz’in Sidretü’l-Müntehâ’da Cenâb-ı Hakk’ın cemalini kemmiyetsiz, keyfiyetsiz, hâilsiz ve perdesiz bir şekilde müşâhede etmesi de söz konusudur. Ayrıca O (sallallâhu aleyhi ve sellem), enbiyâ-i izâmı da ayniyet içinde müşâhede etmiş, onlarla zaman üstü görüşüp konuşmuştur. İşte İnsanlığın İftihar Tablosu, böyle bir buudda seyahatini yaparken, Kâbe’nin hakikati ile de buluşmuş ve böylece kendisini besleyen anayı tanımış, onun elini öpmüş ve onunla denk hale gelmiş veya onu aşmıştır. Bu, O’nun için hem anasına karşı bir hasret giderme, hem de o terbiye ve edep insanına, terbiyesini ortaya koyma fırsatı, gök ehline de bu büyük vuslatı gösterme merasimi idi. Bu şehrayinde belki de, bizim bilemediğimiz âlemlerde binlerce, yüz binlerce şahaplar sağa sola saçılmıştır. Çünkü, yeryüzü yaratıldığı günden itibaren gökteki yıldızlar böyle bir şehrâyine asla şahit olmamışlardır. Öyle ki o gece âdeta yıldızlar, kaldırım taşları gibi o Dürr-ü Yektâ’nın ayaklarının altına serilmiştir. Evet, O’nun ruhunun vüs’ati ile mesele ele alınınca, zaten bunu başka bir şekilde ifade etmek de mümkün değildir.

Allah (celle celâluhu), Nebiler Serveri’ni değişik âyât ü beyyinâtı ile arzdakilere anlatarak O’nun kim olduğunu tespit ve tescil ettikten sonra, miraç mucizesi ile de gökler ehline tanıtmıştır. Miracın başlangıcı, Allah Resûlü’nün kulluğuna terettüp eden bir ihsan ve ikramdır. Binâenaleyh, başlangıç yönüyle miraca “keramet” demek daha uygun olur. Öte yandan, Efendimiz, miracının nihayetinde, yeniden ümmetinin arasına dönmesi yönüyle, peygamberlik mucizesinin yanı sıra peygamberliği içinde bir vilâyet yaşamış ve miraç bir yönüyle o vilâyetin bir buudu olmuştur. Ayrıca Nebiler Serveri, miraçtan, iman hakikatlerini görme, tatma ve başkalarına da tattırma gibi peygamberliğini tasdik edici bir kısım semerelerle dönmüştür.

Yazar: M. Fethullah Gülen

[1] Bkz.: es-Suyûtî, el-Hâvî 1/325; el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 1/240.

[2] Bkz. En’âm sûresi, 6/92; Şuarâ sûresi, 42/7.

[3] Buhârî, salât 1, enbiyâ 5; Müslim, îmân 263.

Bunları da beğenebilirsin