Efendimiz’in (sas) Yetimlere Şefkati

581

Şefkat, Cenâb-ı Hakk’ın birer sanatı olmaları itibarıyla herkese ve her şeye karşı alâka duyma; başkalarının dertlerine ortak olma, kederlerini paylaşma, yardımlarına koşma; karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi besleme; mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme gibi mânâlara gelmektedir.

“Yetim” kelimesi sözlüklerde ergenlik çağına gelmeden babası ölen kız veya erkek çocuğu olarak tarif edilmektedir.[1]

Câhiliye döneminde bakımsızlık, boşama kolaylığı, savaşlar, kadına değer vermeme ve ölüm gibi sebeplerle dul ve yetimlerin sayısı çok fazla idi. Anne ve babanın ölmesi hâlinde yetimleri gözetmek seyyidlerin, yani kabile reislerinin görevlerinden biriydi. Kabileler arasında sık sık savaşlar meydana geldiği için, vesayet altına giren yetim kızların sayısı fazlaydı. Bir velînin velayeti altında on-on beş kadar yetim kız bulunduğu olurdu. Yetimler kendilerini müdafaadan aciz oldukları için, büyük vârisler onların haklarına riayet etmez, onlara bir şey vermezlerdi.[2]

Yetimler vâris olamadıkları için genellikle önemli bir mal varlığına sahip olamazlardı. Teamüle göre bir kimse, velayeti altındaki yetim kızın üzerine maşlahını (Altı üstü bir olan ve kol yerine yarıkları bulunan bir çeşit elbise) atarsa, örfen bu hareket, “Bu kız benimdir.” anlamına gelirdi. Bu durumda kızın velîsinden başka bir kimse onu nikâhlamaya asla talip olamazdı. Velî, şayet yetim kız hoşuna giderse, kendisi nikâhlardı. Bu takdirde kızın emsali arasındaki teamüle göre takdir ve tayin edilen mehiri vermezdi. Bununla birlikte, kızcağızın veraset gereği sahip olduğu malını kendi malıyla birlikte idare eder ve o maldan kendisi istifade ederdi. Yetime ise bir şey vermezdi. Kız hoşuna gitmezse veya dulu nikâh etmek istemezse, başkasıyla evlenmesine de engel olurdu. Nikâhlamadığını başkasına vermediği gibi, malına bir an önce vâris olabilmek için türlü işkencelerle ağır işlerde kullanırdı.[3]

Yukarıda görüldüğü üzere yetimlere câhiliye toplumunda uygulanan kötü muameleler, bir sosyal problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple, hem Kur’ân-ı Kerîm’de hem de Hazreti Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadîslerinde, o dönemdeki diğer problemlere olduğu gibi bu hususa da genişçe yer verildiği ve üzerinde önemle durulduğu görülmektedir. Nitekim Kur’ân’da ve hadîslerde, yetimlere uygulanan kötü muameleler yerilmiş ve yetimler ve onların hakları korunarak himaye altına alınmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hazreti Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadîslerinde, yetimlerle ilgili karşılaşılabilecek her durum için esaslar gösterilmiş; müminlerin bu konuda yapmaları ve kaçınmaları gereken davranışlar geniş bir çerçevede ortaya konmuştur.

İslâm’da yetimlerle ilgili olarak; onlara iyilik yapmak,[4] ikramda bulunmak,[5] kollayıp gözetmek,[6] âdil davranmak,[7] yedirip içirmek,[8] infakta bulunmak,[9] horlayıp incitmemek[10] emredilmektedir.

İslâm yetim mallarının korunmasına çok büyük önem vermiş; yetim malı yiyenleri çok ağır bir dille eleştirmiş, yetim malı yiyenlerin hem bu dünyada hem de ahirette çok büyük hüsrana uğrayacaklarını bildirmiştir: “Haksızlıkla yetim malı yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir.”[11] Bir hadîs-i şerîfte de “yetim malı yemek” yedi büyük günahtan biri sayılmıştır.[12]

“Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın.”[13] ve “Haksız yere yetim malı yiyenler, karınlarına ancak ateş doldurmuş olurlar. Onlar, çılgın bir ateşe gireceklerdir.”[14] âyetlerinin nâzil olması üzerine Müslümanlar yetimlerin mallarından el çektiler. Onların mallarını yemek bir tarafa, yetimlerin mallarının kendi mallarına karışmamasına dikkat etmeye başladılar. Öyle ki, yetimin önünden artan yemeği yemekten bile çekiniyorlardı. Evlerinde yetim bulunanlar onun yiyeceğini ve içeceğini ayırdılar. Onlara ayrı bir ev tahsis ettiler.

Bu durum, mallarını korumaktan/çalıştırmaktan aciz olan yetimlerin de aleyhine olduğu gibi yetim hâmilerine de güç geliyordu. Bazı sahabiler, Allah Resûlü’ne gelerek şunları söyledi: “Ya Resûlallah, hepimiz yetimleri oturtacak ayrı bir eve, onlara ayrı yiyecek ve içecek verecek güce sahip değiliz.” İşte bu yanlış anlamayı bertaraf edip konuya açıklık getirmek maksadıyla şu âyet-i kerîme nazil oldu: “Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: ‘Onları iyi yetiştirmek daha hayırlıdır.’ Eğer onlarla birlikte yaşarsanız, bilin ki onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri bozanla düzelteni bilir.”[15] Bu âyet, “yetim malına yaklaşmamak, el sürmemek” talimatını getiren nassların “kötü niyetlileri; işleri düzeltmek değil bozmak olanları” hedef aldığını, iyi niyetli olanların bundan çekinmeleri için herhangi bir sebep bulunmadığını bildirmiş, kendilerine emanet edilen yetimlerin, onların hem kendilerini iyileştirmek (onları koruyup kollamak, maddî-manevî her türlü ihtiyaçlarını karşılamak, eğitim-öğretimleriyle yakından ilgilenmek, hayırlı bir insan olarak büyüyüp yetişmelerini sağlamak vs.), hem de mallarını iyileştirmek (mallarını korumak, çalıştırarak, kiraya vererek vs. gelirinin/kazancının artmasını sağlamak, zamanı gelince şahitler huzurunda yetimin malını en güzel şekilde kendisine teslim etmek vs) için gayret sarf etmeleri gerektiği hatırlatılarak, “çekinmede aşırılığı” tasvip etmemiştir.[16]

İslâm’ın yetimlere ne kadar büyük önem verdiğini, şu örnek çok iyi ortaya koymaktadır: Ensârdan Evs İbn-i Sâbit ölünce, geride bir dul hanım ve üç yetim kız bırakır. Ölen kişinin hiç oğlu yoktur. Amcası oğulları, onun malının tamamını alırlar. Dul kadına ve yetim üç kıza bir şey vermezler. Kadın, durumu Allah Resûlüne şikâyet eder ve Allah Resûlü onlara adam gönderir. Vârisler, malın kendilerine ait olduğunu söylerler. Çünkü câhiliye Arap âdetine göre, mirasa yalnız ölen kimsenin erkek akrabası vâris olurdu. Bu olay üzerine şu âyet-i kerîme nazil olur: “Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır. Anne babanın ve yakınların bıraktıklarından kadınlara da bir pay vardır.”[17] Bu âyet üzerine Allah Resûlü, hemen onlara haber gönderip, Allah’ın kadınlara da mirastan pay ayırdığını bildirir.[18]

Yetim malını yememek kadar onu korumak ve başkalarının yemesine engel olmak da önemlidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bazı âyet-i kerîmeler özellikle yetim malının korunmasına yönelik vurgular taşımaktadır: “Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.”[19] Şüphesiz meşruiyet içinde bütün insanların malları dokunulmaz olmakla birlikte, zayıf ve korumasız olmalarından dolayı yetimlerin malları daha çok saldırı veya istismara açık olduğu için, ayette bu hususta özellikle titiz olunması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Ayrıca yetimin malına bütünüyle ilgisiz kalmak, bu malın zaman içinde ticarî değerinin kaybolmasına veya en azından bir artış sağlamamasına yol açacağından, bu malla ilgilenmeye izin verilmiş, hattâ “en iyi ve en güzel” kaydından anlaşıldığı kadarıyla ilgilenmek; ticaret yapıp, kiraya verip vs. gelirinin/kazancının artmasını sağlamak zımnen teşvik edilmiştir. Zîrâ en iyi ve en güzeli yapmak faziletin gereğidir.[20]

Velîler (veya vasîler) kusurları sebebiyle velayetleri/vesayetleri devam ettiği sürece, malı teslim zamanına kadar yetim çocuğun mallarını kullanabilirler: Velî, fakir olduğu takdirde, işini yürütmesinin bedeli olarak, yetimin malından yiyebilir/harcayabilir. Bu da maruf (makûl) ölçüde ve israfa varmaksızın olmalıdır. Velî zengin olduğu takdirde, böyle bir hakkı yoktur. Ancak zengin velî, ihtiyaç durumunda, sadece yetecek kadar alabilir. Durumu düzeldiğinde geri ödemesi gerekir.[21]
Nitekim bir kişi, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek: “Ya Resûlullah! Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, üstelik bir de yetimim var.” deyince, Allah Resûlü, o kimseye şöyle buyurdu: “Yetimin malından ye! Ancak bunu yaparken ne israfa kaç, ne aceleci ol, ne de yetimin malını kendine mal et.”[22]

Yetim malını yemeye, gasp etmeye, yetimin iyi/değerli malını kendi kötü/değersiz malı ile değiştirmeye kalkışan; kendi malına iyi bakan, kazancını artıran buna mukabil yetimin malına hor ve kötü bakan, âtıl bırakan velî, görev ve yetkisini kötüye kullanmış, emanete hıyanet etmiş olmaktadır. Nitekim ilgili bir âyette de: “Yetimlere mallarını verin, temizi pis olanla (helali haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.”[23] buyrularak yetim malını haksız yere yemenin, gasp etmenin haram olduğu; velînin kendi malının helâl olduğu, dolayısıyla temizi (iyiyi), pis (kötü) olanla değiştirmenin helâli bırakıp haramı, hakkı olmayan şeyi almak ve yemek olduğu bildirilmiştir. [24]

Kur’ân-ı Kerîm’de “Rabbin, Seni yetim bilip barındırmadı mı?”[25] buyrularak bizzat Hazreti Peygamber’in yetim olarak büyüdüğü vurgulanmakta, Allah’ın O’nu yetim iken himaye edip koruyup kolladığı belirtilmekte; Hz Peygamber’e yetimlere iyi davranması, şefkat ve merhamet göstermesi, onların hak ve hukukuna saygı ve özen göstermesi emredilmektedir.[26]

Şefkat Peygamberi, peygamberlikle serfiraz olmadan önce de yetimlerle ilgilenirdi ancak onların haklarıyla ilgili ilâhî düzenlemeler peygamberliğinin ilk yıllarıyla başlar. Habeşistan’a giden muhâcirlerin başkanı Câfer İbn-i Ebû Tâlib, Necâşî’nin huzurunda İslâm’ı ve Müslümanları savunmak maksadıyla yaptığı konuşmada “cahiliye döneminde kuvvetlilerin zayıfları ezdiğini” söylemiş, Allah Resûlü’nün ise zayıfların yanında yer alarak onları himaye edip haklarına sahip çıktığını; Resûlullah’ın “yetim malını yemeyi yasakladığını”, O’nun yetimleri koruyup gözettiğini, onların hak ve hukukunu koruduğunu; Resûlullah’ın, kendilerine de zayıfların ve yetimlerin hak ve hukukunu koruyup gözetmeleri hususunda tavsiyelerde bulunduğunu bildirmiştir. [27]

Yetimlerin Hâmisi Allah Resûlü’nün yetimlere karşı tutumunun en güzel örneğini ünlü sahâbi Enes İbn-i Mâlik’e (radıyallâhu anh) olan davranışlarında görmekteyiz. Hazreti Peygamber, yetim olan Enes İbn-i Mâlik’i himayesine almış, Hazreti Enes’in tâlim ve terbiyesiyle çok yakından ilgilenmiştir.[28]

Hazreti Enes, Resûlullah’a on yıl hizmet ettiğini, O’nun kendisine daima şefkatle ve merhametle davrandığını, Resûlullah’tan bir defa bile azar işitmediğini;[29] bir hatası yüzünden kendisini ikaz edecek olan hanımlarına, Resûlullah’ın “Bırakın çocuğu!” dediğini söylemiştir.[30]

Şefkat Peygamberi, içinde yetim barındıran ve yetime iyi davranılan, onların her türlü ihtiyacının karşılandığı eve/kişilere büyük önem vermiş ve şeref atfetmiş; bu konuda şunları söylemiştir: “Müslümanlar içinde en hayırlı ev, kendisine iyi davranılan yetimin bulunduğu evdir. En kötü ev de kendisine kötülük yapılan yetimin bulunduğu evdir.”[31] Yine bir hadîste: “Ben ve yetime iyi davranan kimse (şehadet ve orta parmağını birleştirerek) Cennet’te şöyle yan yanayız.” buyurmuştur.[32]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yetimle ilgilenmenin dinî, sosyal ve ahlakî bir görev olduğunu, onları korumasına alıp iyi davranan, bakımı ve eğitimiyle yakından ilgilenen, ihtiyaçlarını gideren kimselerin ahirette büyük mükâfata erişeceğini bildirmiştir. Nitekim konuyla ilgili hadîslerde de şöyle buyrulmaktadır: “Kim Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç sayısınca iyilik yazılır. Kim, yanında bulunan yetim erkek veya kız çocuğuna iyi davranırsa, Ben ve o kimse (şehadet ve orta parmağını birleştirerek) Cennet’te şu ikisi gibi kardeşiz.”[33]

“Beni hakla gönderen Allah’a yemin olsun ki, yetime merhamet edene, ona yumuşak konuşana, onun yetimliğine ve zayıflığına acıyana ve Allah’ın kendisine lütfettiği imkânlarla şımarıp komşusuna tepeden bakmayana, Allah kıyamet gününde azap etmez.”[34]

“Kim, Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirmek, içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir günah (şirk) işlemediği takdirde, Yüce Allah o kimseyi mutlaka Cennet’ine koyacaktır.”[35]

“Kim üç yetimi himaye ederse, gecesini namazla, gündüzünü oruçla geçirmiş, Allah yolunda cihad etmiş gibi olur. Ben ve o kimse (baş parmağını ve orta parmağını birleştirerek) Cennet’te şu ikisi gibi kardeşiz.”[36]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), huzuruna gelerek kalbinin katılığından yakınan bir adama, şunu tavsiye etmiştir: “Kalbinin yumuşamasını istiyorsan, yoksulu doyur ve yetimin başını okşa.”[37]

Şefkat Peygamberi, yetim haklarının korunmasına da çok büyük önem vermiş, bu hususta “Sizi şu iki zayıf kimsenin, yetimin ve kadının haklarını çiğnemekten şiddetle sakındırırım.” (İbni Mâce, Edeb, 6) buyurarak bu konudaki titizliğini ortaya koymuş; yetim malını koruyacak durumda olmayanların bu işi üstlenmemelerini, yetim malının velâyetini üzerine almamalarını tavsiye etmiştir. Resûlullah, bu hususla ilgili olarak Ebû Zer el-Gıfârî’ye kendisini (fıtraten idareciliğe müsait olmadığına dikkat çekerek ona yetim malının velâyetini üzerine almamasını tembihlemiştir.[38]

Peygamber Efendimiz(sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde devletin de yetimleri korumaya büyük önem verdiğini görmekteyiz. Avn İbn-i Ebû Cühayfe, babasından şu sözü nakleder: “Bize Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir zekât memuru geldi. Zekâtı zenginlerimizden alıp fakirlerimize verdi. Ben yetim bir çocuktum, bana da bir deve verdi.”[39]

Yetimlerin hâmisi Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), şehitlerin geride bıraktıkları yetim çocuklarıyla da çok yakından ilgilenmiş, onlara çok büyük şefkat ve merhamet göstermiş; onların her türlü ihtiyacını karşılamıştır.

Beşîr İbn-i Akrebe adlı sahâbi anlatıyor: “Babam Akabe, Uhud Savaşı’nda şehit düşünce ağlayarak Resûlullah’ın yanına gittim. Resûlullah, bana “Ey sevgili yavrucak! Ağlama, ben baban olsam, Aişe de annen olsa istemez misin?” diye sorunca ben de “Elbette ki isterim ya Resûlullah!” dedim. Bunun üzerine Resûlullah, benim başımı okşadı. (Şu anda) saçlarım ağardığı halde Resûlullah’ın başımı okşadığı yerler hâlâ siyah kalmıştır.[40]

Peygamberimiz, Mûte Savaşı’nda şehit düşen Câfer İbn-i Ebû Tâlib’in (radıyallâhu anh) şehit olduğunu duyunca hemen onun evine koşmuş, mübarek gözyaşları içinde Câfer’in yetim çocuklarını bağrına basıp koklamış; yas tutmaları nedeniyle Câfer’in ailesine yemek yapılmasını emretmiştir.[41]

Peygamberimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), daha sonraları da bu aileyle çok yakından ilgilendiğini görmekteyiz. Abdullah İbn-i Câfer (radıyallâhu anh), Resûlullah’ın kendileriyle çok yakından ilgilendiğini şu tatlı hatırasıyla anlatmaktadır: Bir gün sokakta oynuyordum. Resûlullah, beni görünce oradakilere “Abdullah’ı deveme bindiriniz.” dedi, oradakiler de beni deveye bindirdiler. Daha sonra Resûlullah, benim başımı okşamaya başladı ve her okşamasında: “Ey Allahım! Câfer’in evlatlarına Sen sahip çık.” diye dua etti.[42]

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz ki, câhiliye döneminde yetimlerin hem kendilerinin hem de mallarının korunmasına önem verilmemiş, her türlü haksızlığa uğramışlardır. İslâm ise toplumda sosyal bir yara olan yetimler konusuna çok büyük önem vermiş, yetimlerin hak ve hukukunu gözeterek problemlerini çözüme kavuşturmuştur. Bizzat Resûlullah’ın kendisi, yetimlerle çok yakından ilgilenmiş, onlara son derece müşfik ve merhametli davranmış; onların her türlü ihtiyacını karşılamış, toplum içindeki durumlarının daha iyi bir seviyeye gelmesi için birtakım düzenlemeler yapmış; ashabına da yetimler hususunda çok önemli tavsiyelerde bulunmuştur.

Müslüman olarak bizlere düşen görev, himayemizdeki veya çevremizdeki yetimlerle çok yakından ilgilenip onlara iyi davranmalı, her türlü ihtiyaçlarını karşılamalı; hak ve hukukunu her zaman koruyup gözetmeliyiz.


Dipotlar:
[1] Ayverdi 2006, 3/3652; Eren 1988; 2/1627; Doğan 1996, 1144
[2] Sarıçam 2005; 348; Fayda 1993, 7/18
[3] Yazır 1993, 2/466; Sarıçam 348
[4] Bakara Sûresi, 2/83, 177, 220; Nisâ Sûresi, 4/36, 127
[5] Fecr Sûresi, 89/17
[6] Nisâ Sûresi, 4/27
[7] Nisâ Sûresi, 4/3, 127
[8] İnsan Sûresi, 76/8; Beled Sûresi, 90/15-16
[9] Bakara Sûresi, 2/215
[10] Duhâ Sûresi, 93/9; Mâ’ûn Sûresi, 107/1-2
[11] Nisâ Sûresi, 4/10
[12] Buhârî, Vesâyâ 23; Müslim, İman145; Nesâî, Vesâyâ 12; Ebû Dâvud, Vesâyâ10)
[13] En’âm Sûresi, 6/152
[14] Nisâ Sûresi, 4/10
[15] Bakara Sûresi, 2/220; Yazır, 2/68
[16] Komisyon 2006, 1: 348-349
[17] Nisâ Sûresi, 4/7
[18] Yazır 2/474
[19] En’âm Sûresi, 6/152; Ayrıca bkn: Nisâ Sûresi, 4/2, 6; İsrâ Sûresi, 17/34
[20] Komisyon 2: 488
[21] Yazır 2: 462
[22] Ebû Dâvud, Vesâyâ 8; Nesâî, Vesâyâ 11
[23] Nisâ Sûresi, 4/2
[24] Komisyon 2/14
[25] Duhâ Sûresi, 93/6
[26] Komisyon 5/639; Yazır 8/510
[27] Hamidullah 1990, 1/299
[28] Canan 1995, 11/213
[29] Buhârî, Edeb 39, Savm 53, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 52, 82; Tirmizî, Birr 69
[30] Buhârî, Vesâ­yâ 25; Ebû Dâvud, Edeb 1; Müslim, Fedail 54
[31] İbni Mâce, Edeb 6
[32] Buhârî, Edeb 24, Talâk 14, 25; Müslim, Zühd 42
[33] Ahmet İbn-i Hanbel, Müsned 5/ 250
[34] İbni Hanbel 2: 263, 387)
[35] Tirmizî, Birr 14
[36] İbni Mâce, Edeb 6
[37] Ahmed İbn-i Hanbel Müsned 2/263, 383, 387
[38] Ebû Dâvud, Vesâyâ 4; Nesâî, Vesâyâ 10
[39] Tirmizî, Zekât 21
[40] Buhârî, et-Tarih’ul-Kebir, 2: 78; Çakan 1992, 6: 4 vd.
[41] Tirmizî, Cenâiz 21; Ebû Dâvud, Cenâiz 30
[42] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/205

Bibliyografya

Ayverdi, İlhan, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C. 1-3, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul 2006.
Canan, İbrahim, “Enes İbn-i Mâlik”, DİA., C. 11, TDV. Yay., İstanbul 1995.
Çakan, İ. Lütfü, “Beşîr İbn-i Akrebe”, DİA., C. 6. TDV. Yay., İst. 1992.
Doğan, Mehmet, Büyük Türkçe Sözlük, 11. basım, İz Yay., İstanbul 1996.
Eren, Hamza vdğr, Türkçe Sözlük, C. 1-2, TDK. Yay., Ankara 1988.
Fayda, Mustafa, “Câhiliye”, DİA., C. 7, TDV. Yay., İstanbul 1993.
Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, C. 1-2, İrfan Yay., İst., 1990.
İbni Hanbel, Ahmet (241/855), Müsned, Çağrı Yay., İstanbul 1982.
Komisyon, Kur’ân Yolu-Tefsir-Meâl, C. 1-5, 2. basım, DİB. Yay., Ankara 2006.
Sarıçam, İbrahim, Hazreti Muhammed (s.a.s.) ve Evrensel Mesajı, DİB. Yay., 4. basım, Ankara 2005.
Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, C. 1-9, Çelik-Şûra Yay., İstanbul 1993.

Yazar: Mehmet Dere, Yeni Ümit Dergisi sayı 92, Nisan-Mayıs-Haziran – 2011

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla