Efendimiz’in (sas) peygamberliğine işaret eden mührü

345

Efendimiz’in (sas) iki kürek kemiği arasında peygamberliğine işaret eden bir mühür var mıydı? Varsa mahiyeti nasıldı?

Resûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kütüb-ü semaviyede hâtem-i nübüvvet ile anlatıldığı, Ehl-i Kitab arasında da âhir zaman peygamberinin nübüvvet mührü ile maruf olduğu bilinen bir gerçektir. Sadece Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait olduğu için de bir mucizedir.

Sâib ibn Yezid’in rivayet ettiği bir hadis şöyledir: Sâib diyor ki: “Teyzem beni Allah Resûlü’ne götürdü. Efendimiz’e:

– Ey Allah’ın Resûlü! Benim kız kardeşimin oğlunda ağrılı bir rahatsızlık var, dedi.

Efendimiz, mübarek elleriyle benim başımı ovdu. Bana bereketle dua etti. Abdest aldı; ben de onun abdest suyundan içtim. Arkasında namaza durdum. Sırtındaki mühür kırmızı, tümsekçe bir et parçası gibi görünüyordu.”1

Kurtubi, bu mührün herkes tarafından görülebilecek büyüklükte olduğunu söyler.2

Bu konuda Câbir ibn Semüre şöyle bir hadis rivayet etmiştir:

“Hazreti Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) omuzlarının arasındaki mührü gördüm. Güvercin yumurtası kadar kırmızı bir et parçasıydı.”3

Yine Rümeyse’nin (radıyallahu anhâ) rivayet ettiği hadis-i şerif şöyledir:

“Ben Resûl-u Ekrem Efendimiz’e öyle yakındım ki, isteseydim mübarek mühr-ü nübüvveti öperdim. Ama kemâl-i mehabetinden öpemedim. O sırada Sa’d ibn Muaz’nin vefat haberi geldi. Efendimiz:

– Sa’d’ın ölümü sebebiyle arş titredi, buyurdu.”4

Daha önce ifade etiğimiz gibi edyân-ı sâlife mensupları arasında ahir zaman peygamberinin hâssalarından biri olarak nübüvvet mührünün olduğu konuşulan bir konuydu. Anadolu’nun Eskişehir bölgesinde de yaşadığı bilinen Selman-ı Fârisi’nin Müslüman olmasıyla alâkalı rivayetlerde bunu görmekteyiz:

Selman-ı Fârisî’nin Vâdi’l-Kurâ’da bir Yahudi’ye satılarak başlayan kölelik hayatı, on kadar sahip değiştirdikten sonra kendisini en son satın alan Medineli Yahudi’nin yanında Medine’de devam etmektedir. Selmân-ı Fârisî, Medine’yi görür görmez; Amuriye Râhibi’nin Tevrat ve İncil’deki bilgilere dayanarak tasvir ettiği yerin tam burası olduğu kanaatine varır. Selmân-ı Fârisî, artık aradığı yeri bulmuştur. Sıra, kendisine kavuşmayı çok arzuladığı O yüce şahsı bulmaya gelmiştir… Selman, sabırsızlıkla aradığı Peygamber’i beklerken, bir gün Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiği ve bu kutsal şehre giriş yolu üzerindeki Kuba köyünde bulunduğu haberini alır. Onun hayatındaki bu en heyecanlı kesiti kendisinden dinleyelim:

“Bir gün sahibim ile hurmalıkta çalışıyordum. Bir Yahudi koşarak yanımıza gelip Allah Resûlü’nün Medine’ye gelişinden duyduğu rahatsızlığı ifade ederken:

– Allah, Kayleoğullarının belâsını versin, diyerek Müslümanların Kuba’da Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) etrafında toplandıklarını haber verdi. Ben de, bu sözleri duyunca çok heyecanlanmıştım. Hurma toplamak üzere çıktığım ağaçtan neredeyse düşecektim. O Yahudi’ye:

– Ne dedin? Ne dedin, diye sorunca, sahibim bana kızıp şiddetli bir yumruk vurarak:

– Bundan sana ne? Sen işine bak, dedi. Ben de:

– Bir şey yok. Sadece ne dediğini anlamak istedim, cevabını verdim.”

Nihayet, o gün akşam Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kuba’da Müslümanlarla birlikte bulundukları eve giden Selman-ı Fârisî, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) görünce hayatı boyunca arkasından koştuğu O yüce zâtın huzurunda olduğunu anlamıştı. Allah Resûlü hakkında Sivrihisar’da rahipten öğrendiği, ‘Son Peygamberin vasıflarını’ tespit etmek için yanında bulunan hurmaları Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) takdim ederek:

– Senin iyi bir kimse olduğunu öğrendim. Yanında fakir kimseler de var. Bu hurmaları sadaka olarak size takdim ediyorum. Buna, buradakilerden en lâyık olarak sizi görüyorum, der.

Peygamberimiz, kendisine arz edilen hurmaları yemeyerek arkadaşlarına verir. Selman, kendi kendine:

– Bu, Son Peygamber’in bana öğretilen vasıflarından biridir, diyerek, Efendimiz’in huzurundan ayrılır.

Peygamber Efendimiz Kuba’dan Medine’ye gidince, Selman tekrar bir miktar hurma hazırlayıp O’nun yanına giderek:

– Sadakadan yemediğinizi gördüm. Bu ise, size ikram olarak hazırlanmış hediyedir, diye hurmaları arz eder. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), arkadaşlarını da davet ederek bu hediyeden onlarla birlikte yer. Selman-ı Fârisî, kendi kendine bu defa: “Bu da, bana öğretilen peygamberlik alâmetlerinin ikincisidir.” der.

Sivrihisar Râhibi’nin haber verdiği ‘Son Peygamber’deki vasıflarından üçüncüsünü tespit etmek için Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) takip eden Selman-ı Fârisî, bir gün sahabeden birinin cenazesi münasebetiyle O’nun Cennetü’l-Bakî’ Mezarlığı’nda ashabı ile birlikte olduğunu görünce, iki kürek kemiği arasındaki Peygamberlik mührünü görmek ister. Peygamberimiz, onun niyetini anlayıp gömleğini açınca Selman-ı Farîsî, Allah Resûlü’nün iki omuz küreği arasında parlayan güvercin yumurtası büyüklüğündeki peygamberlik mührünü görür ve Efendimiz’e sarılarak büyük bir heyecanla mührü öper.5

Yine mühr-ü nübüvvet ile ilgili olarak Abdullah ibn Sercis (radıyallahu teâlâ anh) şu rivayeti yapar: “Bir gün huzur-u saadete Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ziyarete geldim. Ashabının arasında onlarla beraber oturuyorlardı. Arkasına doğru şöylece bir dolandım. Benim gayemin ve isteğimin ne olduğunu anlamıştı. Cübbesini geriye doğru biraz bıraktı. Avuç ayası büyüklüğünde hatem-i nübüvveti gördüm. Hatem-i nübüvvetin etrafında inciler gibi benler vardı. Döndüm, tam karşısına gelip:

– Allah sana mağfiret etsin, Yâ Resûlallah, dedim. Bana:

– Sana da, buyurdu. Orada bulunan arkadaşlarım:

– Allah Resûlü senin için istiğfarda bulundu, dediler. Ben de:

– Evet, hem sizin için hem de benim için istiğfarda bulundu, dedim. Sonra Kur’ân-ı Kerim’den şu ayeti okudular: ‘O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem kendi günahın, hem mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahı için Allah’tan af dile.’ (Muhammed, 19)”6

İmam Beyhaki’nin rivayetinde ise şu vardır:

“Efendimiz irtihal-i dar-ı beka eyleyince mübarek yüzlerinde bir değişme görülmediğinden ashab-ı kiram onun vefat edip etmediği konusunda ihtilaf etmişler, şüpheye düşmüşlerdi. Esma bint-i Ümeys, Efendimiz’in mübarek sırtlarına elini götürdü. Hatem-i nübüvveti bulamayınca anladı ki Allah Resûlü vefat etmişti. Zira mühr-ü nübüvvet ref’ olunmuştu.”7


Dipnot:

  1. Buhârî, 1/81, 3/1301, 5/2146; Müslim, 4/1823; Tirmizî, 5/602
  2. Mevâhibü’l-Ledünniyye, 1/116
  3. Müslim, 4/1822; Tirmizî, 5/602; Ahmed b. Hanbel, 5/104
  4. Ahmed b. Hanbel, 6/329, Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 24/276
  5. Tirmizî, Şemâil-i Muhammediye, 1/44-45
  6. Tirmizî, Şemâil-i Muhammediye, 1/46 İbn Sa’d, Tabakâtü’l-Kübrâ, 1/426; Ahmed b. Hanbel, 5/82; Müslim, 4/1823
  7. İbn Sa’d, Tabâkâtü’l-Kübrâ, 2/271
Bunları da beğenebilirsin