Efendimiz’in (sas) şefaatine vesile olan davranışlar

663

Şefaat; lügat itibarıyla, bir insanın affedilmesi için aracı olmak, bir kimseden, üçüncü bir şahsa iyilik yapmasını istemek ve bir ihtiyaç sahibinin işinin görülmesi için onun önüne düşüp yetkili makama çıkarak istirhamda bulunmaktır.

Istılah açısından ise, Peygamberler, sıddîklar, şehidler, ilmiyle amel eden ihlâslı âlimler ve kâmil mü’minler gibi Allah nezdinde bir değere ve yakınlığa erişmiş Hak dostlarının, [1] âhiret gününde bir kısım günahkâr mü’minlerin bağışlanmaları ve bazı salih kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için Mevlâ-yı Müteâl’e yalvarmaları ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onların ebedî saadetlerine vesile olmaları demektir.

Rahmet ve Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ahiret günü ilk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul edilecek[2] olandır. O, “makâm-ı mahmûd”un[3] sahibidir. Bu makam, kıyâmet günü hesap öncesi uzun bekleyiş sebebiyle bütün insanların sıkıntıda bulunduğu bir sırada Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilahi rahmetin tecelli etmesi için niyazda ve şefaat dileğinde bulunduğu makamdır.[4]

Ahirette Allah’ın şefaatine izin verdiği kimseler Cenâb-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edeceklerdir. Ancak, bu mevzuda da zirveyi yine Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tutacaktır. Zira, her nebi kendisine bahşedilen bir defaya mahsus ama sınırsız talep hakkını dünyada kullanırken, fetanet-i âzam sahibi Hazreti Sâdık u Masdûk onu âhirete saklamıştır. O gün herkes kendi başının çaresine bakmakla meşgul olurken, Resûlü Ekrem Efendimiz, “Ümmetî, ümmetî!..”[5] diye inleyecek ve kendisiyle azıcık da olsa münasebeti bulunan herkesin kurtuluşunu dileyecektir.

İşte bir yönüyle Allah Resûlü’yle (sallallâhu aleyhi ve sellem) münasebetimizi sağlayacak ve ahirette şefaatine nail olmaya vesile olacak bazı davranışlar vardır. Bu davranışlardan bazılarının neler olduğunu bizzat Kendisi lâl-u güher olan beyanlarında bizlere ifade etmiştir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1-Gönülden gelerek kelime-i tevhîdi söylemek

Bir kişinin âhirette şefaate nâil olabilmesi için en önemli vesîle ve birinci şart imandır. İmanın en özlü ifadesi ise ‘kelime-i tevhîd’dir. Onun için hadîs-i şeriflerde bu konu vurgulanmış ve bu sözü söylemenin şefaate erişmeye bir vesîle olduğu söylenmiştir.

“Kıyamet gününde şefaatimle en çok mutlu olacak kişi, samimi olarak ve gönlünden gelerek ‘Lâ ilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilâh yoktur) diyen kişidir.” [6]

“Benim şefaatim, samimiyetle kalbi dilini, dili de kalbini tasdik ederek Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet eden kimse içindir.”[7]

Her ne kadar bu rivâyetlerde belirtilmese de “Muhammeden Resûlullah”ın bu tevhidin tamamlayıcısı olduğu ve bunların ikisinin birbirinden asla ayrılayamayacağı muhakkaktır. Nitekim Ubâde İbn-i Sâmit (radıyallâhu anh)’dan rivâyet olunan bir hadîs-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Her kim Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Resûlüllah olduğuna şehâdet getirirse Allah o kimseye cehennemi haram kılar.” buyurarak bu birlikteliğe vurguda bulunmuştur.[8]

2- Ezan duasını okumak

Mü’minin şefaate erişmesine vesîle olan davranışlardan biri de ezan okunduğunda “Ezan duası” olarak bilinen اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّدًا الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَابْعَثْهُ مَقَامًا مَحْمُودًا الَّذِي وَعَدْتَهُ duayı okumaktır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Kim ezanı işittiği zaman: ‘Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizim kurtuluşumuz için) vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vadettiğin övülmüş makama (makâm–ı mahmûd) ulaştır.’ diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefâatim vâcip olur.”[9] buyurarak ümmetine bu konuda teşvikte bulunmuştur.

Bir başka beyanlarında da Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Ezanı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini aynen (kelime kelime) tekrar edin. Sonra bana salât ve selâm okuyun. Zira kim bana salât ve selâm okursa Allah da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için “vesîle”yi talep edin. Zira o, cennette (yüce) bir makamdır ki[10], mutlaka Allah’ın kullarından birinin olacaktır. Ona sahip olacak kimsenin, ben olmamı ümit ediyorum. Kim benim için Allah’tan vesîleyi talep ederse, şefaat kendisine vacip olur olur.”[11]

3- Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) salât ve selâm getirmek[12]

Kur’ân-ı Kerîm’de “Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar; ey iman edenler, siz de ona salât ve selâm okuyun.”[13] buyrularak mü’minlere, Peygamber Efendimiz’e çokça salavât getirmeleri ve ona saygı göstermeleri emredilir. Allah’ın salavâtı, Nebîsini rahmetine eriştirmesi, ona nimetlerini lutfetmesi ve onun şânını yüceltmesi; meleklerin salavâtı, Peygamber Efendimiz’in şânının yüceltilmesini, müminlerin hata ve günahlarının bağışlanmasını dilemeleri; Müminlerin salavâtı ise dua anlamına gelir.[14] “Allâhümme salli alâ Muhammedin” demek ‘salât’, “Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü” demek ‘selâm’dır.[15]

“Benim üzerime salâvât getiren hiç bir müslüman yoktur ki üzerime salâvât getirdiği sürece, melekler onun üzerine salâvât getirmesin (ona duâ ve istiğfar etmesin). Artık kul, şu salâvâtı az getirsin veya çok getirsin.”[16]

“Kıyamet gününde insanların bana en evlâsı (en yakın olanı ve şefaatime en layık olanı)[17] bana en çok salât ü selâm getirendir.”[18] hadisleri de Efendimiz’e salât ve selâm getirmenin önemini ifade etmektedir.

Hadîs-i şeriflerde özellikle Cuma günü çokça salavât getirilmesi tavsiye edilir:
“Cuma günü benim üzerime bol salavât getiriniz. Çünkü o salavatta melekler hazır bulunur. Ve şüphesiz, her hangi (mümin) bir kimse benim üzerime salavât getireceği zaman her durumda onun salavâtı bitinceye kadar (aynı anda) bana sunulur.” Resûlü Ekrem Efendimiz’in bu tavsiyesiyesini duyan Ebü’d-Derdâ’nın (radıyallâhu anh), “Ölümünüzden sonra da (böyle mi)?” sorusu üzerine Efendimiz: “Ölümümden sonra da. Şüphesiz Allah Teâlâ, yeryüzüne Peygamberlerin cesetlerini yemesini yasaklamıştır. Allah’ın peygamberi diri olup, rızıklanmaya devam eder.”[19] buyurur. Resûl-i Ekrem’in bu tavsiyesinden dolayı, özellikle Cuma günü ve gecesinde çokça salavât getirilmesi tavsiye edilmiştir.[20]

Netice olarak zikredilen rivâyetlerden salavâtın, Kur’ân’da ve hadislerde emredilen önemli bir ibadet olduğu; mü’minin Allah’ın rahmetine, Peygamber Efendimiz’in ve meleklerin şefaatine erişmesine vesîle olan sâlih amellerden biri olduğu anlaşılmaktadır.

4- Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret etmek

Kabir ziyaretleri, İslâm’ın ilk yıllarında toplumda tevhid inancı tam yerleşmediğinden, şirke ve bâtıla götüren bütün yolları kapatan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından, tevhid inancının insanların kalbine iyice yerleşmesi ve Allah’tan başka hiçbir şeyden fayda umulmayacağını anlamaları için yasaklanmıştır. Ancak zamanla İslâm’ın tevhid akîdesi, Allah’tan başkasına ibadet etmeme prensibi, insanların gönlüne iyice yerleştikten sonra kabir ziyaretinin yasaklanmasına sebep olan mahzurlar ve bâtıl inançlarla ilgili endişeler ortadan kalktığı için yine bizzat Peygamber Efendimiz tarafından kabirlerin/mezarların ziyaret edilmesine izin verilmiş hatta gerek ölüye gerekse ziyaret edene yönelik faydalarından dolayı kabir ziyareti teşvik edilmiştir.[21] Kabir ziyaretine izin verildiğini bildiren hadislerden birinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Ben size kabir ziyaretini yasaklamıştım, şimdi onları ziyaret edin. Çünkü bu, dünya bağını kırar, ölümü, âhireti hatırlatır.”[22]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kendisi de annesinin,[23] ashabının kabirlerini ziyaret etmiş ve “…Sizler de kabirleri ziyaret edin. Çünkü kabir ziyareti ölümü hatırlatır, hayrınızı artırır.”[24] buyurarak ümmetine de tavsiye buyurmuştur. Bu ziyaretlerin nasıl yapılacağı, ziyaret esnasında nelerin yapılıp nelerden kaçınılacağı da yine bizzat Peygamber Efendimiz tarafından bazen sözle, bazen de uygulamalı olarak öğretilmiştir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürümesinden sonra Kendi kabrinin de ziyaret edilmesini tavsiye etmiş ve “Vefatımdan sonra kabrini ziyaret eden kimsenin hayatta iken ziyaret eden kimse gibi olduğunu bildirmiş”[25] başka bir beyanlarında da “kabrimi ziyaret eden kimseye şefaatim vacip olur.”[26] buyurmuşlardır. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) kabrini ziyaret eden mü’min, ölümü ve âhireti hatırlayarak ibret alacak, dinin emir ve yasakları konusunda daha çok hassas davranacak, onun sünnetlerine sarılacak ve âhirette onun şefaatine erişebilmek için dua edecektir. Aslında Peygamber Efendimiz’in kabrini ziyaret, onu hayatta iken ziyaret etmiş gibi etkili olabilir ve mü’minin hayatına yeniden çekidüzen vererek, zararlı alışkanlıkları varsa onları terketmesine ve kullukta derinleşmesine vesîle olabilir. O’nun kabrini ziyaret ederek hayatını bu çizgide sürdüren bir mü’minin şefaate erişmesi ise Allah’ın izniyle mümkündür.[27]

5- Medine’nin sıkıntılarına sabredip orada vefat etmek

Medine, müslümanlar nezdinde en önemli şehirlerden biridir. Mekke müşrikleri, yaptıkları baskı ve işkencelerle Mekke’yi müslümanlara yaşanmaz hale getirince Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashâbı Mekke’den Medine’ye hicret etmişlerdir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yirmi üç yıllık peygamberlik hayatının on yılını Medine’de geçirmiş, ruhunun ufkuna da çok sevdiği Mekke’de değil kutlu şehir Medine’de yürümüş ve mübarek cesedi ruhunun ufkuna yürüdüğü yere defnolunmuştur. Vefatının ardından kabrini barındıran Ravza-i Mutahhara, müslümanların Kâbe’den sonra en çok ziyaret ettikleri mekân haline gelmiştir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatta iken Medine’ye ayrı bir önem vermiştir. Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) Mekke’yi harem yapmasına mukâbil kendisinin de Medine’yi kuşatan iki dağın arasını harem kıldığını bildirmiş; Mekke gibi orada da kan dökülmemesi, savaş için silah taşınmaması, av avlanmaması ve gereksiz yere ağaçlarından yaprak bile düşürülmemesi gerektiğini belirtmiştir.[28]

Medine’ye bu kadar önem veren Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), hadîs-i şeriflerinde sıkıntı ve meşakkatlerine rağmen Medine’de yaşamaya ve eğer nasip olursa orada vefat etmeye teşvik etmiş; bunları yapanlara şefaat edeceğini vadetmiş ve bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Medine’nin sıkıntı ve meşakkatlerine ümmetimden sabır gösteren herkese, kıyamet günü şefaatçi ve şâhit olacağım.”[29]

“Eğer bir kimse Medine’nin sıkıntısına katlanarak ölürse müslüman olmak şartıyla kıyamet gününde ben ona şefaatçi veya şahid olurum.”[30]

“Her kim Medine’de yerleşip orada ölmeye gücü yeterse orada ölsün; çünkü ben Medîne’de ölenlere şefaat edeceğim.”[31]

Hadis şârihlerinin belirttiğine göre Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medinelilere yapacağını vadettiği şefaat, kıyamette bütün insanlara ve günahkârlara yapacağı şefaat ve şehadetten daha başka bir hususiyet arz etmektedir. Medinelilerin bu şefaatle erişecekleri ayrıcalık, derecelerinin yükseltilmesi, mahşerde hesaplarının hafifletilmesi, kıyamet gününde arş-ı âlânın gölgesinde gölgelendirilmesi, cennete çabuk ulaştırılması.. gibi çeşitli nimetlerle iltifatta bulunulmalarıdır.[32]

6- Çok secde yapmak

Namazın en büyük rükünlerinden olan secde, Allah’a itaatin sembolü ve kulun Rabbine en yakın olduğu zaman dilimidir.[33]

Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlar, rükû ve secde edenler şeklinde tanımlanmış; Allah’a yaptıkları secde nedeniyle yüzlerinin nurlandığı ve alınlarındaki secde izlerinden tanınacakları bildirilmiştir.[34]

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şefaatine nail olmak isteyen müslümanlara çok secde yaparak Kendisine yardımcı olmaları tavsiyesinde bulunmuştur. Bir gün Kendisine hizmet etme şerefine nâil olan Rebîa İbn-i Kâ’b el-Eslemî’ye (radıyallâhu anh) Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bir ihtiyacın var mı?” diye sorduğunda “Evet ey Allah’ın Resûlü! Bir ihtiyacım var.” der. Efendimiz, “İhtiyacın nedir?” buyurduğunda da, “İhtiyacım, kıyamet günü bana şefaat etmendir.” cevabını verir. Bunun üzerine Rahmet Peygamberi, “Sana bu konuda kim yol gösterdi?” sorusunu yönelttiğinde , “Rabbim” der. Allah Resûlü, “İllâ bunu istiyorsan çok secde yaparak bana yardımcı ol!” buyurur.[35]

7- Kırk hadis ezberleyip onu insanlara ulaştırmak

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetine ve dini işlere dair kırk hadis derlemenin, onu ezberlemenin ve insanlara ulaştırmanın faziletine dair zayıf da olsa pek çok hadis vardır.

Bu hadislerin bir kısmı “مَنْ حَفِظَ عَلَى أُمَّتِي أَرْبَعِينَ حَدِيثًا”, bir kısmı da “ مَنْ حَمَلَ مِنْ أُمَّتِي أَرْبَعِينَ حَدِيثًا” veya “ مَنْ تَعَلَّمَ عَلَى أُمَّتِي أَرْبَعِينَ حَدِيثًا ” diye başlamakta[36] ve devamında da kırk hadisi derleyenlerin kavuşacağı mükâfatlar farklı rivayetlerde şöyle ifade edilmektedir: Allah tarafından fakih olarak yazılma,[37] kıyamet gününde fakih ve âlim olarak diriltilip haşredilme,[38] Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şefaatine nâil olma,[39] cennet kapılarının hangisinden isterse ondan girme[40] ve âlimler zümresinde yazılıp şehidler zümresinde haşredilme.[41] Bu rivayetler, pek çok hadis âlimini kırk hadis kaleme almaya sevk etmiştir.

Bizim konumuzla ilgili olarak İbn-i Abbas’ın naklettiği hadis-i şerifte, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Kim ki, ümmetime iletmek üzere sünnetimden kırk hadisi muhafaza edip ezberlerse, Kıyamet Günü Ben onun şefaatçisi ve şahidi olurum.”[42]

Efendimiz’in şefaatinden mahrum kalan zümreler

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazı beyanlarında da şefaatinden mahrum kalacak kimseleri zikret eder, bunlar da şöyledir:

“Dünyadan imansız göçen kâfirler, müşrikler,[43] insanları aldatanların, kul hakkına riâyet etmeyenlerin,[44] zâlim ve katı yürekli idareci, dinde aşırılığa kaçan ve zorlama tevillerle din­den çıkan kimse,[45] ashab-ı kirama kötü söz sarf edip hakaret edenler,[46] şefaatime inanmayanlar ve lanet ediciler[47]”

Netice olarak Şefaatten ancak iman sahibi kimseler istifade edebileceklerdir. Hadislerde mü’minlerin yaptıkları ve yapmaları gereken sâlih amellerden bazılarına özellikle dikkat çekilmiş ve onları yapanların şefaate erişecekleri belirtilerek teşvikte bulunulmuştur. Şefaate erişmeye vesîle olacak davranışlar, elbette bunlarla sınırlı değildir. Bir mü’minin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, verdiği zekat ve sadaka, eda ettiği hac..vb. gibi ibadetlerin ve sâlih amellerin her birinin de şefaate vesîle davranışlardan olduğu söylenebilir. Dolayısıyla Allah Resûlü’nün bu açıklamalarından, bir mü’minin yaptığı her türlü sâlih amelin, şefaate erişmeye bir vesîle olduğu sonucu çıkmaktadır. Öyleyse mü’minin günahlardan uzak bir hayat yaşamaya çalışmasının yanı sıra işleyeceği sâlih amellerle şefaate layık hale gelmeyi kendisine ilke edinmesi gerekmektedir.


Dipnotlar:
[1] Kıyamet günü şefaatde bulunacaklar: “Kıyamet günü üç zümre şefaat eder; Peygamberler, âlimler ve şehitler.” İbn-i Mâce, Zühd 37; “Kur’an’ı okuyup ezberleyen ve helâl-haramı gözeten hafızlar” Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân 13; İbn-i Mâce, Sünnet 16; “salih mü’minler” Müslim, Îmân 302 ve “Melekler” Nesâî, Tatbîk 81; “O gün melekler Allah’ın izin verdiği kimselere şefaat eder.” Enbiyâ Sûresi, 21/ 28; Kur’ân-ı Kerim, “Kur’ân okuyun, çünkü Kur’ân, kıyamette okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir.” Müslim, Misâfirûn 252; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 18; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân 1; oruç “Ey Rabbim! Ben onu gündüzleyin yemesinden ve nefsanî is­teklerinden alıkoydum. Hakkında şefaatimi kabul eyle!”Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/174
[2] Müslim, Fedâil 3.
[3] “Sana mahsus olmak üzere gecenin bir kısmında kalkıp Kur’ân oku, teheccüd namazı kıl. Böylece Rabbinin seni makam-ı mahmûda eriştireceğini umabilirsin.” İsrâ sûresi 17/79
[4] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/441
[5] Buhârî, tevhid 36; Müslim, îmân 326, 327.
[6] Buhârî, İlim 33, Rikâk 51
[7] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/518 (10724)
[8] Müslim, Îmân 47
[9] Bk. Buhârî, Ezân 8; Ebû Dâvûd, Salât 37; Tirmizî, Salât 43; Nesâî, Ezan 38; İbn Mâce, Ezan 4; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, 1/410.
[10] Vesîlenin cennette yüce bir makam olduğu hakkında bk. Tirmizî, Menâkıb 1
[11] Buhârî, Ezân 8, Tefsîr” (Sûre 17) 11; Müslim, Salât 11; Ebû Dâvûd, Salât 36; Tırmizî, Menâkıb 1; Nesâî, Ezan 37; Ahmed İbn-i Hanbel, Mûsned 2/168, 265
[12] Müslim, Salât 11; Ebû Dâvûd, Salât 36
[13] Ahzâb Sûresi, 33/56
[14] Buhârî, Tefsîr (Ahzâb) 10; Tirmizî, Vitr 21; Taberî, et-Tefsîr, 19/175; İbn-i Kesîr, Tefsîr, 6/447; Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili 6/3923.
[15] . Buhârî, Ezân 148, 150
[16] İbn Mâce, İkâmetü’s-Salât 25; Nesaî, Sehiv 55
[17] Münâvî, Teysîr, 1/316
[18] Tirmizî, Vitr 21
[19] İbn Mâce, Cenâiz 65; Ebû Dâvûd, Vitr 26; Nesaî, Sehiv 46
[20] İbn-i Kesîr, Tefsîr 2/ 363
[21] Müslim, Edâhî 37; İbn-i Mâce, Cenâiz 47
[22] Müslim, Cenâiz 108; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesaî, Cenâiz 101 (IV, 90); Ebû Dâvûd, Cenâiz 75, 77; İbn-i Mâce, Cenâiz 47
[23] Medîne’ye hicretinden sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), altı yaşındayken annesi Hazreti âmine’yi emanet ettiği yere, onu ziyaret etmek için, birisi hicretin 6. yılı Rebîülevvel ayının başlarında Benî Lihyân Gazvesi dönüşü , diğeri yine hicretin 6. yılı Zilkâde ayında Hudeybiye’den avdetinde ve bir diğeri de hicretin 8. Yılında Mekke fethinden gelirken olmak üzere üç defa annesinin mezarını ziyaret etmiştir. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/94.
[24] Müslim, Cenaiz 108; Tirmizî, Cenâiz 60; Nesaî, Cenâiz 101
[25] Taberî, Mu’cemü’l-Kebîr, 12/310
[26] Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 3/490; Dârekutnî, Sünen,2/ 278; Heysemî, Mecmaʽu’z- Zevâid 4/22
[27] Bkz.: Sübkî, Şifâü’s-Sekam, s. 103, Nebhânî, Şevâhidü’l-Hak fi’l-İstigâseti bi Seyyidi’l-Halk s. 75
[28] Müslim, Hacc 475, 485
[29] Müslim, Hacc 459, 481-484; Tirmizî, Menâkıb 67
[30] Müslim, Hacc 477
[31] Tirmizî, Menâkıb 67
[32] Kâdî ʽİyâz, İkmalü’l-Mu’lim, 4/483; Nevevî, Sahih-i Müslim bi Şerhi’n-Nevevî, 9/145.
[33] Bkz.: Müslim, salât 215; Ebû Dâvûd, salât 148; Nesâî, mevâkît 35, tatbîk 78.
[34] Fetih Sûresi, 48/29
[35] Ahmed İbn-i Hanbel, müsned 3/501; Müslim, Salât 22 (1094)
[36] İbn-i Abdülber en-Nemerî, 1/192-199; Münâvî, 4/119
[37] Hasan İbn-i Süfyân, Kitâbü’l-Erbaîn, s. 86
[38] Râmhürmüzî, Muhaddisü’l-fasıl, s. 173-174; İbn Abdülber, 1/192-194, 198.
[39] Hasan İbn-i Süfyân, s. 86; İbn-i Adî, Kâmil 1/324: İbn Abdülber, 1/193,196-197.
[40] Ebû Nuaym, Hilye 4/189.
[41] İbnü’l-Cevzî, İlel 1/12
[42] Hasan İbn-i Süfyân, s. 86; İbn-i Adî, el-Kâmil 1/324: İbn Abdülber, 1/193,196-197.
[43] “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” Müddessir sûresi, 74/48; Buhârî, Rikâk 51; Tirmizî, Kıyamet 12
[44]Müslim, Îmân 164; Tirmizî, Menâkıb 69
[45] Buhârî, Rikâk 53, Fiten 1; Müslim, Fezâil 32; “Ümmetimden iki zümreye şefaatim ulaşmaz: Zulümle oturup kalkan zalim idareciye ve dinde aşırılıklara düşen gâlîye.” Tebarânî, Mu’cemü’l-Kebîr 8/281
[46] Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, 16/399; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 4/163 (4895).
[47] Müslim, Birr 85, 86; Ebû Dâvûd, Edeb 45

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla