Efendimiz’in (sas) Medine’deki ilk günü

633

Kuba’dan hareket

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kuba’da on dört gün kalmış ve on beşinci gün Pazartesi sabah Neccaroğullarından bir gruba haber göndermişti. Onlar da kılıçlarını kuşanmış gelmişlerdi. Peygamberimiz Kasva’ya binmiş, Hz. Ebu Bekir de redifindeydi.1 Tam hareket etmek üzereydiler ki Allah Resûlü’nün ayrılmasını istemeyen Amr İbn-i Avf oğulları gelmiş önünde durmuşlardı. “Ya Resûlallah! Bizden usandığın için mi gidiyorsun yoksa daha hayırlı bir yurt mu düşünüyorsun?” diye sordular.

Daima Allah’ın izni ve emriyle hareket eden Allah Resûlü: “Ben karyeleri yiyen bir beldeye hicretle emrolundum. Onun için devemin önünü kesmeyin onu serbest bırakın. Çünkü o, bu konuda memurdur.”2 karşılığını verdi. Bu ifade çok netti. Devesi bile emir tahtında yürüyecek ve kalkacaktı. Buna rağmen herkes O’nu misafir etme şerefine nail olmak adına birbirleriyle yarışıyor ve evlerine davet ediyorlardı.

Neccaroğulları da sağlı-sollu her iki tarafını tutmuş O’nunla birlikte yürüyorlardı. Yesrib’e varıp Hz. Ebu Eyyub el-Ensarî’nin evine gireceği ana kadar da yanından ayrılmayacaklardı. Zira Allah Resûlü’nün evi, Kuba’da kaldığı on dört gün boyunca taşlanmıştı.

Daha yeni hareket edilmişti ki Hz. Ebu Bekir, bir atlının kendilerine doğru hücum etmek üzere olduğunu fark etti. Hemen Efendimiz’e dönüp, “Ya Resûlallah! Şu atlı bize saldırmak üzere!” dedi. Atlıyı gören Peygamber Efendimiz, “Allah’ım! Onu yere ser!” diye dua etti. Daha ellerini indirmemişti ki at, süvariyi çoktan yere çalmıştı. Bir anda neye uğradığını şaşıran adam, güç bela ayağa kalkmış ve özür dilemeye başlamıştı: “Ya Nebiyyallah! Bana dilediğini emret!”

Az önce canına kastetmek için hücum eden adam şimdi karşısında el pençe divan durmuş, emrine girmek için hazır bekliyordu. Allah Resûlü, bu isteği karşısında ona şu vazifeyi veriyordu: “Öyleyse burada dur ve ardımızdan gelip bize zarar vermek isteyen kimseye geçit verme!” Sözüne sadık kalan adam, akşama kadar orada silahlı nöbet tutmuştu.3

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem), Harre yakınlarına kadar gelince Ensar’a haber gönderdi. Onlar da haberi alır almaz hemen gelmiş ve Efendimiz’e selam vermişlerdi: “Ya Resûlallah! Her ikiniz de emniyet ve güven içinde yürüyünüz.” diyorlardı. Sözle yetinmemiş hemen silahlı bir şekilde etrafını sarıp güvenlik adına oluşturulan koridora onlar da katılmışlardı.

Yolda bunlar yaşanırken Yesrib sokakları, “Allah’ın Nebisi geldi, Allah’ın Resûlü geldi!” nidalarıyla inliyordu. Geçtiği her kabile kendilerinin daha güçlü kuvvetli olduğunu söylüyor ve Allah Resûlü’nü misafir etmek için yarışıyorlardı.4 Bu yarışı başlatan Salimoğulları olmuştu. Bir taraftan Kasva’nın yularını tutup çekerken diğer taraftan ısrarla “Ya Resûlallah! Biz sayıca daha kalabalık ve silah olarak da çok güçlüyüz. Sizi biz misafir etmek isteriz.” diyorlardı. Efendimiz ise bu kabilelerin misafirperverlik arzularını kırmayacak bir yol takip ediyordu: “Devemi salın. Zira o bir memurdur, emredildiği yere doğru gidecektir.” Bu, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir çözümdü.

Kendisine teveccüh gösteren halkı ve evine davet edenleri selamlayarak yola devam eden Allah Resûlü, Belhubla mevkiine geldiğinde5 burada oturan Hazrec’in Beni’l-Hublâ kolunun reisi Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selûlü gördü. Konağının önünde oturmuş, olup bitenleri seyrediyordu. Efendimiz bineğinden inip kendisini ziyaret etmek istedi. Bunu kabul etmek istemeyen yarının baş münafığı İbn-i Übey: “Seni buraya kimler davet ettiyse onların yanına konuk ol.” diye seslendi.

Bu kaba ve yakışıksız söz üzerine hemen devreye giren Hazrec’in lideri Sa’d İbn-i Ubade, “Ya Resûlallah! Sen onun bu sözüne içerleme. Zira Yesrib halkı ona taç giydirip başlarına kral yapmak için anlaşmışlardı. Ama Allah (celle celaluhu), Sana verdiği hak ile onun bu beklentilerini boşa çıkarınca o bu durumu hazmedemedi.”6 Yaşanan bu üzücü hadise üzerine Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) alicenap davranarak sükûtu tercih etti. Ardından da vakarla yoluna devam etti.

Kasva, Beni Malik İbn-i Neccar yurduna kadar gelmiş artık Yesrib’e girilmişti. Sakin bir şekilde ilerleyen devenin nereye çömeleceği merak ediliyordu. Allah Resûlü bineğinin yularını serbest bırakmıştı. Bu esnada mübarek dudaklarından Hz. Nuh’a (aleyhisselam) ait şu dua dökülüyordu: “Ya Rabbi! Beni mübarek, bereketli, güvenli bir yere indir. Çünkü Sen, konuklayanların en hayırlısı, en mükemmelisin.”7

Kasva’nın çömeldiği yer

Derken Kasva, Neccaroğullarından Sehl ve Süheyl adlı iki yetime ait boş bir arsa üzerine çöktü. Bunun ilahi bir sevk olduğu açıktı. Zira bu mübarek mekanda o güne kadar Müslümanlar, Es’ad İbn-i Zürare’nin arkasında namazlarını cemaatle eda ediyorlardı. Allah Rasûlü, Yesrib’e geleceği ana kadar Müslümanlar, bu arsanın bir kısmının dört tarafını duvarla çevirmiş burayı mescid haline getirmişlerdi. Mescidin üstü ise tamamen açıktı. Hatta Mus’ab İbn-i Umeyr de Yesrib’e geldiğinde cemaate namazları burada kıldırmıştı.8 Devenin çömeldiği yer ise daha sonra Mescid-i Nebevî’nin minberinin konulacağı yere tekabül ediyordu.9

Fakat hala Allah Resûlü, Kasva’nın üzerindeydi. Herkes Efendimiz’in ne yapacağını beklerken Kasva tekrar kalktı ve bir miktar daha yürüdü. Allah Resûlü, bineğini herhangi bir şekilde yönlendirmiyordu. Bir miktar yürüdükten sonra geriye dönen Kasva, ilk oturduğu yere gelip tekrar çömeldi ve bir daha kalkmadı.

Bunun üzerine Allah Resûlü bineğinden indi. O’nu evine davet etmek isteyenler, yeni bir misafirperverlik yarışı başlattılar. Efendimiz’in indiği bu mekân, Hazreti Ebu Eyyûb Halid İbn Zeyd el-Ensarî’nin evine çok yakın bir yerdi. Israrlı talepler üzerine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) aralarında kura çekmeyi teklif etti. Çekilen kur’a da Ebu Eyyub ismi çıkınca10 Hz. Ebu Eyyûb (radıyallahu anh) hemen harekete geçmiş ve çoktan Efendimiz’in devesinin üzerinden yüklerini alarak evine doğru götürmeye başlamıştı.

Buna rağmen hala bazıları ısrarlarını sürdürüyordu. Efendimiz ise onların bu davetlerine teşekkür ederek Ebu Eyyub’un taşıdığı eşyalarını gösterdi ve “Kişi eşyasıyla beraberdir.” buyurdu. Bu söz, Efendimiz’in misafir kalacağı yerin kesinleştiğini gösteriyordu. Ensar da artık bunu kabüllenmişti. Devlet kuşu Hz. Ebu Eyyub el-Ensari’nin başına konmuştu. Hiç kimsenin gücenmeyeceği ve itiraz edemeyeceği bir usûlle mesele çözülmüştü. Bu arada Es’ad İbn-i Zürare, Kasva’nın yularından tutmuş, bakım görümüyle meşgul olmak için götürüyordu.11

Yesrib’de yaşanan tarihi sevinç

Yesrib tarihî bir gün yaşıyordu. Sokaklar bugüne kadar böyle bir sevince şahit olmamıştı. Habeşliler mızraklarıyla gösteriler yapıyor, “Resûlullah geldi! Resûlullah geldi!” diye sevinç çığlıkları atıyorlardı. Evlerin balkonlarına ve pencerelerine çıkan kız çocukları “Ay doğdu üzerimize, Veda tepelerinden. Şükür gerekti bizlere, Allah’a davetinden. Ey bize elçi olarak gönderilen! Sen itaat edilecek bir emirle geldin” diye ilahiler söylüyorlardı. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), misafir kalacağı eve doğru ilerlerken kendisini coşkuyla karşılayan ashabı arasında büyük bir tevazuyla yürüyordu. Bu arada Neccaroğullarının kızları da O’nu karşılamak için dışarı çıkmış, çaldıkları defler eşliğinde “Biz Neccaroğullarının kızlarıyız! Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtu vesselâm) komşuluğu ne güzeldir!” diyerek sevgilerini izhar ediyorlardı.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) onların bu sevgilerini karşılıksız bırakmamıştı. Yürürken bir anda durup onlara doğru döndü ve kendilerine, “Beni seviyor musunuz?” diye sordu. Onlar da hep bir ağızdan, “Evet, Ya Resûlallah!” dediler. Bunun üzerine Habib-i Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm) “Vallahi, ben de sizleri seviyorum” buyurarak üç kere üst üste tekrar etti.12

Ebû Eyyub’un evinde ilk ikram

Allah Resûlü misafir kalacağı eve girmiş ve bir miktar dinlenmek için oturmuştu. O’nu misafir etme imkanına sahip olamayanlar ise şimdi en azından O’na ikramda bulunma şerefine nail olmak istiyorlardı. Bunun için ilk harekete geçen Zeyd İbn-i Sabit’in annesi olmuştu. O önceden bu an için hazırladığı; içinde süt, tere yağ ve ekmek bulunan yemeği büyükçe bir tas içerisinde oğlu Zeyd ile beraber Efendiler Efendisi’ne göndermişti. Bu yemek, Efendimiz’e Yesrib’de takdim edilen ilk yiyecekti. Hz. Zeyd, “Ya Resûlallah! Bu yemeği size annem gönderdi” diyerek Efendimiz’e takdim etmişti. Bunun üzerine Efendimiz, “Allah, bunu sen ve annen hakkında bereketli kılsın!” diyerek dua etti. Sonra da ashabını çağırarak beraberce yediler. Zeyd daha kapıyı kapatmamıştı ki Sa’d İbn-i Ubade elinde bir tas yemekle içeriye girdi. Yemek, üzerinde etsiz kemik bulunan “Serîd” idi.

Bu ikram yarışı tam yedi ay devam edecekti. Allah Resûlü misafir kaldığı bu evden ayrılacağı ana kadar her gün üç dört sahabî yemek gönderecekti.13

Efendimiz’in eve yerleşmesi

Hz. Ebu Eyyub el-Ensari’nin evi çift katlı bir evdi. Allah Resûlü alt katına yerleşmek istedi. Ebu Eyyub ise kendisine “Anam babam sana feda olsun Ya Rasulallah! Sizin alt katta benim ise üst katta kalmamı arzu etmiyorum. Sizler üst kata teşrif buyursanız. Biz aşağıya inelim sizler üst kata yerleşiniz.” Efendimiz, “Eba Eyyub! Bizim alt katta kalmamız daha uygundur.” buyurdu ve alt kata yerleşti. Ancak Ebu Eyyub el-Ensarî’nin gönlü rahat değildi. Allah Resûlü’nü rahatsız ederiz diye tedirginlik yaşıyordu. Hatta bir gün kazara su testisi kırılınca alt kata su damlayacak ve Efendimiz’e eziyet olacak diye büyük bir telaş yaşamışlardı. Su aşağıya damlamasın diye uyurken üzerlerine aldıkları tek pikelerini de hemen yeri kurulamak için bez olarak kullanmışlardı.14

Hazreti Ebu Eyyub’un tedirginliği sadece böyle bir vakanın olması değildi. O çok daha hassas düşünüyordu. Bir gece vakti uyanmış ve abdest almak için lavaboya yönelmişti. Bir anda aklına adeta Allah Resûlü’nün başının üstünde yürüdüğü aklına geldi. Bu duygu, içine bir ürperti saldı. Hemen bir kenara çekildi ve sabaha kadar öyle bekledi. Artık üst katta ayaklarının ucuna basarak sessizce yürümeye çalışsalar da gönülleri buna elvermiyordu. Sabah olunca hemen Allah Resûlü’nün kapısını çaldı ve gece yaşadıklarını anlattı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Hayır, benim için alt kat daha uygundur” dedi. Ebu Eyyub, ” Ya Resûlallah! Alt katında sizin bulunduğunuz hiçbir yerin üst katında ben kalamam.” diyerek ısrar etti. Bunun üzerine Efendimiz üst kata taşınmış, Ebu Eyyub ailesi ise alt kata inmişti.15

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu evde, 22 Rebiulevvel’den, Şevval ayına kadar toplam yedi ay ikamet etti.16 Mescid-i Nebevî’nin yanında oturacağı odası inşa edileceği ana kadar burada kaldı. Mescid ve odasının inşası tamamlanınca oraya taşındı. Peygamberimiz burada misafir kaldığı süre içinde yemek meselesi nöbete bağlanmış olsa da17 Sa’d İbn-i Ubade ve Es’ad İbn-i Zürare (radıyallahu anhüma) her akşam yemek getiriyordu.18 Hz. Ebu Eyyub el-Ensar’i de O’nun en yakın komşusu olarak kendilerine sabah ve akşam yemek takdim ediyordu. Hatta Ebu Eyyub el-Ensarî, takdim ettiği yemeğin tabağını Allah Resûlü’nden aldıklarında, tabakta kalan yemeği dökmediklerini, teberrüken yediklerini belirtmektedir.19

Ebu Eyyûb el-Ensâri bu dönemde yaşadığı önemli bir hatırasını da şöyle anlatmaktadır: “Bir defasında Peygamberimiz’e içinde soğan ve sarımsak da katılmış bulunan bir yemek takdim ettik. Biraz sonra Allah Resûlü hiç dokunmadan yemeği bize geriye gönderdi. Biz Efendimiz’in niçin yemeği yemeyip geriye gönderdiğine anlam verememiştik. Bunun sebebini anlamak üzere hemen Peygamberimiz’in kapısını çaldım ve “Ya Resûlallah’. Yemeğe hiç dokunmadan geriye gönderdiniz. Biz teberrüken sizin geriye bıraktığınızdan yiyorduk. Acaba neden yemekten hiç almadınız?!” diye sordum. Allah Resûlü: “Ben onda soğan ve sarımsak kokusu aldım. Onun için yemedim. Ben Rabbime daima münacat etmekteyim. Size gelince siz ondan yiyebilirsiniz.” buyurdu. Bu cevabı üzerine rahatladık ve o yemeği biz yedik, bir daha da Allah Resûlü’ne aynı yemekten yapmadık.”20

Netice

Allah Resûlü’nün barınma, korunma ve yiyecek meselesi kendisine Akabe biatlarında söz veren Ensar-ı kiram tarafından organize edilmiş ve çözülmüştü. Böylece O, düşmanlarından kurtulmuş ve güvenli bir ortama kavuşmuştu. Artık sebepler planında sahipsiz, yalnız ve kimsesiz değildi. O’nu, canlarını, mallarını ve kendi ailelerini korudukları gibi koruyacak silahlı bir topluluk vardı. Mekke’deki çile ve ıstırap dolu günler geride kalmıştı. Allah Resûlü’nün hayatında ve İslam tarihinde yeni bir dönem başlıyordu. Mekke’de boğulmak istenen İslam’ın nuru Yesrib’e intikal etmişti. Yesrib, bu nurla ve bu nurun yeryüzündeki son temsilcisi Sonsuz Nur’la aydınlanınca ismi de cismi de değişti. Artık o, “Medinetu’r-Resul” ya da “Medine-i Münevvere” idi. Bundan dolayı o, zaman içerisinde Allah Rasûlü’nün nurlu beyanlarıyla “imanın yurdu, hicretin yurdu ve İslam’ın kubbesi” haline dönüşmeye başlamıştı.


Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. İbn Sa’d, Tabakat, I/171
  2. Semhudî, Vefau’l-Vafa, I/442
  3. İbn Sa’d, Tabakat, I/172
  4. Bu konuda daha geniş malumat için bkz., İbn Hişam, II/107; İbn Sa’d, Tabakat, I/172
  5. İbn Sa’d, Tabakat, I/173
  6. Semhudî, I/445
  7. Mü’minûn Sûresi, 23/29
  8. İbn Sa’d, Tabakat, I/174
  9. Bkz. Semhudî, Vefau’l-Vefa, I/449
  10. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, V/414; İbn-i Hacer, İsabe, 1/368 (2184)
  11. İbn Sa’d, Tabakat, I/173
  12. Semhudî, Vefau’l-Vefa, I/451
  13. İbn Sa’d, Tabakat, I/173
  14. İbn Hişam, I/110
  15. Semhudî, Vefau’l-Vefa, I/454
  16. Semhudî, Vefau’l-Vefa, I/455
  17. Semhudî, Vefaul-Vefa, I/457
  18. Semhudî, Vefaul-Vefa, I/454
  19. İbn Hişam, I/110
  20. İbn Hişam, I/110
Bunları da beğenebilirsin