Efendimiz’in (sas) Kriz Yönetimi: Temel Esaslar 3 (Medine Dönemi)

500

Seferberlik

İslam toplumunun birlik ve beraberliğine büyük önem veren Allah Resûlü, inananları bu ufka taşıma adına sürekli hatırlatmalarda bulunuyor ve mesajlar veriyordu: “Mü’minler birbirini sevmede, birbirine merhamet etmede ve birbirini korumada bir vücut gibidir. Vücudun bir organı hasta olduğunda diğer organları da bundan dolayı uykusuzluğa ve ateşli hastalığa düçâr olur.”1, “Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen bizden değildir!”, “Merhamet etmeyen merhamet bulamaz!”2

Müslümanlarda başkalarının acılarını yüreklerinde hissetme, dertlenip çözüm üretme ve başkaları için yaşama şuur ve heyecanını oluşturmaya çalışıyordu. Allah Resûlü, toplumda oluşturduğu bu birlik ve beraberlik atmosferini, karşılaşılan krizleri yönetmek için de değerlendiriyor; yeri geldiğinde problemleri çözmek için “seferberlik” ilan ediyordu. 

Muhacirler, malını mülkünü arkada bırakıp Medine’ye göç etmişlerdi. Onların problemlerini giderme adına Allah Resûlü, âdeta seferberlik ilan etmiş ve yerel Müslümanları yardımcı olmaya davet etmişti. Onlar da seferber olmuş ve herkes, sahip olduğu imkânı muhacir kardeşiyle paylaşmıştı. Ki onlar bu fedakarlıklarından dolayı Allah tarafından “Ensâr/Yardımcılar” olarak isimlendirilmişlerdi. “Planlı seferberlikle” krizin önüne geçildiği gibi bu durum toplumsal bütünleşmeyi de beraberinde getirmişti.3

Medine’nin temel geçim kaynağı ziraattı. Yaşanan kuraklık, halkı sık sık açlıkla karşı karşıya bırakıyordu. Yine öyle bir zamandı. Elde avuçta ne varsa tükenmiş ve fiyatlarda katlanmıştı. Allah Resûlü, krizi çözmek için tüm halkı mescide toplamış ve “Sabrediniz ve müjdeleyiniz: Ben sizin ölçü ve tartınız için bereket vesilesi kılındım. Birbirinize düşmeden birlikte yiyiniz. Zira bir kişinin yemeği iki kişiye, iki kişinin yemeği dört kişiye ve dört kişinin yemeği beş altı kişiye yeter! Bereket, birlik ve beraberliktedir. Kim Medine’nin bu sıkıntılarına sabrederse onun kıyamet gününde şahidi ve şefaatçisi olurum! Kim bilerek ayrılırsa Allah, ona ihsan edeceği hayrı değiştirir. Kim de kötülük yapmaya kalkarsa Allah, onu, tuzun suda eridiği gibi eritir, cezalandırır!”4 buyurarak “sabır ve seferberlik” ilan edip herkesi, sahip olduğu imkânı başkalarıyla paylaşmaya çağırmıştı. 

On bini aşkın Ahzâb ordusunun, Müslümanları yok etmek için Medine’ye doğru ilerlediği haber alınınca şehri ve sakinlerini müdafaa için hendek kazılmasına karar verilmişti. Düşman ordusu Müslümanların dört katı, alan uzun ve zaman da azdı. Halkın en temel hak ve hürriyetleri dahil her şeyleri büyük bir tehlike altındaydı. Üstelik mevsim kış; havalar çok soğuk ve öncesinde yaşanan kuraklıktan dolayı açlık hüküm sürüyordu. Hendeği zamanında bitirme adına Allah Resûlü, herkesi seferber etmişti. Çalışırken açlıktan Allah Resûlü karnına taş bağlamış, sahâbe üç gün aç çalışmış hatta yorgunluktan durduğu yerde uykuya dalanlar bile olmuştu. Buna rağmen 6 gün gibi kısa bir zamanda Ahzab ordusunun aşamayacağı genişlikte (9 m.), derinlikte (4,5 m.) ve uzunlukta (5,5 km.) hendek kazılmıştı.5 

Yine mali açıdan ciddi sıkıntıların yaşandığı bir dönemde devrin süper gücü Doğu Roma’nın Medine’ye saldırmak istediği haber alınmıştı. Tehlike, çok büyük; mesafe, çok uzaktı [20 gün gidiş 20 gün dönüş]. Kısa zamanda askerlerin teçhiz edilmesi, ordunun yolda ve cephede ihtiyaç duyacağı bineğin, erzakın ve levazımatın tedarik edilmesi gerekiyordu. Allah Resûlü, halkı toplamış ve seferberlik ilan etmişti. Hz. Ebû Bekir malının tamamını, Hz. Ömer ve Hz. Abdurrahaman İbn-i Avf yarısını, Hz. Abbas, Hz. Talha ve Hz. Sa’d İbn-i Ubâde gibi varlıklı sahabîler yükler dolusu malı, Hz. Osman ise 950 deveyi ve yüz atı, tam teçhiz getirip infak etmişti. 

Hiçbir şeyi olmayan, bu büyük gailenin atlatılması adına başındaki sarığı çıkarıp vermişti. Kadınlar da kendi aralarında seferber olmuş; taktıkları yüzükleri, bilezikleri, halhalları ve küpeleri… getirip bağışlamışlardı. Kadınından erkeğine, en zengininden en fakirine öylesine bir fedakârlık sergilenmişti ki şaşıran münafıklar oluşan havayı baltalamak için “Bunların yaptıkları, gösterişten başka bir şey değildir!” demeye başlamışlardı. Buna rağmen herkesin himmetini âli tutmasıyla kısa zamanda ihtiyaçlar giderilmiş ve 30 bin kişilik bir ordu, düşmanı durdurmak için harekete geçirilmişti.

O güne kadar aşılanan şuur, sevap ve rıza düşüncesi, güven kredisinin hep yerinde kullanılması, başta Allah Resûlü olmak üzere idarecilerin ve ileri gelenlerin en önde koşturması gibi sebeplerle “seferberlik” hamleleri hep meyvesini vermiş; kriz zamanları, maddi manevi birçok hayırlı neticeyi verecek şekilde yönetilmişti. Seferberlikle toplumun tamamında farkındalık oluşturulmuş, halkın gücü arkaya alınıp krizin çözümüne ortak edilmiş ve pratikte de Müslümanların birbirine kenetlenip tek vücut haline gelmesi sağlanmıştı.

Planlama

Cereyan eden hadiselerin nereye varacağını öngörüp çözüm adına gerekli planlamaları yapmak ve önceden tedbirler almak, irade ve idare adına çok önemli bir temel esastır. Doğru bir planlamayla yıllar sürecek büyük krizler, başarıyla idare edilebilir ve süreç, kayıpsız atlatılabilir. Bu çerçevede öngörü kabiliyetiyle donatılan Hz. Yusuf, bolluk yıllarında yaptığı planlama ve hazırlık ile Mısır halkının yedi yıl süren kıtlık senelerini kayıpsız atlatmasını sağlamıştı. Allah Resûlü de öngördüğü bazı krizleri engelleme ve yönetme adına planlamalar yapmıştı.

Mekkeliler ile Medineliler arasında ciddi manada kültür ve karakter farklılıkları bulunuyordu. Mekke hem Kâbe’den hem de panayırlardan dolayı yarımadanın en hareketli noktasıydı. Kureyş üst kimlik konumundaydı ve ticaretle meşguldü. Buna karşılık Yesrib ise sürekli iç savaşların yaşandığı ve Yahudiliğin üst kültür gibi algılandığı bir yerdi. Burada yaşayan Evs ve Hazrec, daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşıyordu. Fakat hicret, bu iki ayrı toplumu bir arada yaşamak zorunda bırakmıştı. 

Ensar, şimdilik her şeye koştursa da zamanla farklılıklar farklı krizleri beraberinde getirebilirdi. Muhacirler, kendi ayaklarının üzerinde duracağı ana kadar yanında kalacakları ailelerin/şahısların çok dikkatli seçilmesi gerekiyordu. Durumun farkında olan Allah Resûlü, daha Mekke’deyken bütün planlamaları yapmıştı. Zira hem Kuba’ya hem de Medine’ye varır varmaz ilk yaptığı şey, Ensar ve Muhacirlerin Müslüman kimliği altında kaynaşmasını temin edecek ortak bir mekân (mescid) inşa etmek olmuştu. Ayrıca Muhacirleri şahıs şahıs çok iyi tanıyordu. Ensarı da yakından tanıyınca yeni bir yerleşim planı yapmış; herkesi ve her aileyi, karakterine, potansiyeline, imkânına ve sayısına göre kardeşleştirmişti.6 Böylece aynı evi paylaşmanın ve aynı bağda çalışmanın beraberinde getirebileceği muhtemel krizlerin önüne geçmişti.

Bir kriz de Medine nüfusunun %40’ını teşkil eden Yahudi kabilelerle yaşanabilirdi. Allah Resûlü’nü dolayısıyla İslam’ı, Medine’ye davet eden şehirde yaşayan Araplardan sadece 75 kişiydi. Hicretle meydana gelecek değişim, kimlik ve alan kavgalarını beraberinde getirebilirdi. Fakat Allah Resûlü bunun da çözümü önceden planlamış ve çok geçmeden de hayata taşımıştı. Medine’deki bütün Yahudî kabilelerini toplamış, onlarında kabul edip altına imza attığı ve birlikte yaşamanın kırmızı çizgileri diyebileceğimiz Medine Anayasasını yürürlüğe sokmuştu.7  

Uhud’da Mekkelilerin süvari birliğinin İslam ordusuna arkadan saldırmasının savaş gibi hassas bir zeminde oluşturacağı krizi engelleme adına plan yapmış; elli okçuyu, onları engelleyebilecek kritik bir noktaya yerleştirmişti. Ve onlardan her ne olursa olsun emir gelmeden burayı terk etmemelerini istemişti. Nitekim plana sadık kalınınca Müslümanlar muzaffer olmuş fakat dışına çıkılınca savaş meydanında büyük bir krizle karşı karşıya kalınmıştı. Elde edilen zafer, muvakkat mağlubiyete dönüşmüş, 70 sahabî şehit düşmüş ve Allah Resûlü dahil hemen herkes ciddi şekilde yaralanmıştı…8

Herakliyus’a gönderdiği elçi Hâris İbn-i Umeyr El-Ezdî’nin Gassanlılar tarafından yolda şehit edilmesi üzerine Zeyd İbn-i Hârise komutasında üç bin kişilik bir ordu hazırlamış ve hesap sormak için göndermişti. Fakat Gassanlılar, Doğu Roma ile yakın temas halindeydi ve onlardan destek alabilirlerdi. Gönderilen ordu ise Allah Resûlü’nün elindeki tek orduydu. Muhtemel gelişmeleri hesaba katan Allah Resûlü, orduyu göndermeden önce askerlere hitap etmiş ve şayet ordu komutanı Zeyd İbn-i Harise şehit edilirse komutayı Ca’fer İbn-i Ebî Tâlib’in o şehit edilirse Abdullah İbn-i Revaha’nın almasını o da şehit edilirse aralarından ehil birini seçip komutan yapmalarını istemişti.9 

Uhud’da “Muhammed öldürüldü!” yalan haberi üzerine yaşanan gelişmeler, her ihtimale karşı çok tehlikeli zeminlerde böyle bir planlama yapılmasının ne kadar gerekli olduğunu göstermişti. Ordunun başsız kalması, cephede büyük bir kriz oluşturuyordu ve bu, karşı tarafın saldırısından daha fazla gidişatı etkiliyordu. Elindeki tek orduyu kaybetmeme adına Efendimiz, böyle bir planlama yapmıştı. Nitekim hadiseler O’nun öngördüğü şekilde gerçekleşmiş; üç komutan peş peşe şehit edilince komutayı Hz. Hâlid devralmış ve en az kayıpla orduyu Medine’ye geri getirmişti.10

Hızlı Hareket ve Hitabet

Bir lider olarak Allah Resûlü, gelişmelerden zamanında haberdar olmayı çok önemsiyordu. Böylece tehlikeler, büyümeden ve yayılmadan çözülüyor; insan, imkân ve zaman kaybının önüne geçiliyordu. Haber aldığı hadiselerin doğruluğunu tetkik ettirdikten sonra hemen olay yerine hareket ediyordu. Birilerinin Medine’ye saldırmak için yığınak yapmaya ve toplanmaya başladığını haber alır almaz ya kendisi askeri bir birlikle ya da ashâbından bir grubu ilgili yere gönderiyor ve karşı tarafı dağılıp kaçmaya zorluyordu. Gazvelerin yarısı ve seriyyelerin büyük çoğunluğu bu maksatla gerçekleşmişti. 

Aynı şekilde ashâbı arasında büyük krizlere sebebiyet verecek küçük büyük fitnelerin çıkartılmaya çalışıldığı bilgisi kendisine ulaşınca hemen olay yerine geliyor, tarafları sakinleştiriyor, onlara hitap edip hislerinden sıyırıyor; akıl, mantık ve muhakeme ile hareket etmelerini sağlıyordu. Bu konudaki örnekler için sitemizde yayınlanan “Sahabe Arasında Yaşanan Gerginlikler ve Nebevî Dokunuş” başlıklı makaleye bakılabilir!

İç Kamuoyunu Besleme

İnsanlar arasında yayılan asılsız haberlerin, söylentilerin ve iftiraların toplumsal hayata her zaman ciddi manada menfi tesiri olmuştur. Çoğu zaman yetkililer, zihinleri meşgul eden bu durumu önemsemediği ve kamuoyunu zamanında aydınlatmadığı için bunlar, kısa zamanda insanların eylem ve söylemlerine yön verecek boyutlara ulaşmıştır. Bundan dolayı iç ve dış kamuoyunu doğru beslemeye her zaman dikkat eden Allah Resûlü, hemen halkı topluyor; olayın taraflarının o güne kadar sergiledikleri ahlakî tavırlarını nazara verip böyle bir şeyin olma ihtimalinin düşüklüğünü ortaya koyuyor ve onlara olayın iç yüzünü anlatan bir konuşma yapıyordu. Bu da toplumda kargaşaya sebebiyet verecek, masum insanları zorda bırakacak bu türlü krizler karşısında toplumun daha dikkatli hareket etmesini temin ediyordu. İfk hadisesi sürecindeki hamleleri bu çerçevede değerlendirilebilir.11 

Safları Sıklaştırma ve Kararlılık

Umre niyetiyle yola çıkan Müslümanların yolu Mekkeliler tarafından kesilmişti. İhramlı halde Mekke’nin dibine kadar gelmişken ortaya çıkan bu krizi çözmek isteyen Allah Resûlü, Hudeybiye’ye gelip çadır kurmuş; maksadını izah ve ikna adına Mekkelilere elçiler göndermeye başlamıştı. En son Hz. Osman’ı göndermişti ki çok geçmeden onun müşrikler tarafından şehit edildiği haberi Hudeybiye’ye ulaşmıştı. Bu sırada Mekke adına birileri de O’nunla görüşmek için Hudeybiye’de bulunuyordu. 

Allah Resûlü, hemen ashâbını beyata çağırmıştı. 1400 sahabî, teker teker gelip beyat ediyor ve Hz. Osman’ın uğradığı gadrin hesabını sormak için gerekirse canlarını bile vereceklerine dair söz veriyorlardı. Bu birlik ve kararlılık manzarası, Mekke’nin Hudeybiye’deki elçilerinin gözünü öylesine korkutmuştu ki hemen dönmüş ve onları Müslümanlarla bir anlaşma yapmaya ikna etmişlerdi.12 Bu manada kriz anlarında safları sıklaştırmak ve çözüm adına kararlılığın ilanı da Allah Resûlü’nün kriz yönetiminde temel bir esastır. 

Yine Uhud dönüşü Müslümanları gelecek yıl Bedir’de tekrar buluşmaya davet eden Ebû Süfyan, buluşma zamanı yaklaşınca korkmuş ve Bedir’e gitmekten vazgeçmişti. Fakat bu durumun duyulması, yarımadada Mekkelilerin itibarlarını bitirebilirdi. Çözüm adına Medine’ye birisini göndermeye ve Müslümanları korkutmaya karar vermişti. Böylece cepheye Müslümanlar çıkmamış olacak hem karşılaşmaktan hem de söylentilerden kurtulmuş olacaktı. Nitekim Ebû Süfyan’ın 20 deve karşılığında ikna ettiği Nuaym İbn-i Mes’ud gelmiş ve hemen faaliyetlere başlamıştı. 

Müslümanlara, Mekkelilerin karşı konulamayacak bir güçle yola çıktığını ve şayet Bedir’e hareket ederlerse tamamen ortadan kalkabileceklerini söylüyordu. Uhud’u hatırlatıyor ve korku yayıyordu. Münafıklar ve Yahudiler de ona destek oluyordu. Bu durum Müslümanlar, arasında büyük bir krize sebep olmuştu. Askerlerin büyük bir kısmı cephe hazırlıklarını bırakmıştı ki durum Allah Resûlü’ne haber verilince halkı mescide toplamış ve “tek başına da olsa/kalsa” Bedir’e gideceğini beyan etmişti. O’nun bu duruşu ve kararlılığı, korku atmosferini dağıtmış ve sahabe cephenin yolunu tutmak için hazırlıklara başlamıştı.

Uyarı ve Görevden Alma 

İnsanların bazen bir sözleri bazen de bir uygulamaları, toplum ya da topluluk içinde krize sebep olabilmektedir. Böylesi durumlarda Allah Resûlü, ilgili şahsı, uyarır ya da görevden alır ve böylece muhatapları rahatlatır, gerginliği yatıştırırdı. Hz. Muâz’ı kendi kabilesine namaz kıldırması için görevlendirmişti. Fakat o, namazda kıraati uzatınca cemaat içerisinde kriz çıkmış ve durum, Allah Resûlü’ne kadar ulaşmıştı. Bunun üzerine Hz. Muâz’ı yanına çağıran Allah Resûlü, onu uyarmış, daha dikkatli olmasını söylemiş ve hatta hangi sûreleri okuması gerektiğini kendisine haber vermişti.

Yine Mekke’nin fethedildiği gün Hz. Abbas, Mekke lideri Ebû Süfyan’ı fetih ordusunu Mekke’ye girerken görebileceği bir noktaya getirmişti. Ordu içerisindeki kabileler kendi komutanları ve sancakları altında ilerliyordu. Ensar’ın sancağını taşıyan Hz. Sa’d İbn-i Ubâde geçerken Müslümanlara düne kadar çok büyük sıkıntılar yaşatan Ebû Süfyan’a dönmüş ve “Bugün, büyük harp günüdür! Bugün, Kâbe’de kan dökme helal kılınmıştır! Bugün Allah’ın Kureyşi zelil kılacağı gündür!” demişti. 

Tam şehre girileceği sırada yapılan bu bireysel çıkış, Ebû Süfyan’ı endişelendirmişti. Üstelik kan dökmeden şehri fethetmeyi arzulayan Allah Resûlü’nün planını bozacak ve büyük bir krize sebebiyet verebilecek bir sözdü. Durum kendisine iletilince “Hayır! Sa’d yanlış söylemiştir. Bilakis bugün merhamet günüdür! Bugün Allah’ın Kureyşi yücelteceği gündür. Bugün, Kâbe’nin tevhid elbisesine bürüneceği gündür!” buyurmuş; komutanlık görevini ve sancağı, Hz. Sa’d İbn-i Ubâde’den alıp oğlu Hz. Kays’a vermişti. Böylece hem tarafları sakinleştirmiş hem de çok fazla kan dökülmesine sebebiyet verecek krizi daha başlamadan bitirmişti.13

Yazar: Yücel Men 

Dipnot:

  1. Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
  2. Buhârî, Edeb 27
  3. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 234, 235
  4. İbn-i Mâce, Et’ıme 2; Bezzâr, el-Bahru’z-Zıhâr 1/240
  5. Bkz. Buhârî, Megâzî 30; Müslim, Cihâd ve Siyer 44
  6. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 234, 235
  7. Geniş bilgi için bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 232, 233
  8. Bkz. Buhârî, Megâzî 17; Müslim, Cihâd ve Siyer 37
  9. Bkz. Buhârî, Megâzî 45
  10. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 530-534
  11. Bkz. Buhârî, Megâzî 35
  12. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 502, 503
  13. Bkz. Buhârî, Megâzî 49
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla