Efendimiz’in (sas) Kriz Yönetimi: Temel Esaslar 2 (Medine Dönemi)

458

Mekke’deki krizler karşısında takip ettiği “dışa açılım” ilkesi meyvesini vermiş; ikisi kadın yetmiş beş Medineli, Akabe’de Efendimiz’i (aleyhissalâtu vesselâm) ve ashabını memleketlerine davet etmişti. O’na ve Müslümanlara sahip çıkacak, ne pahasına olursa olsun davasına destek olacaklardı.1 Bunun üzerine Efendimiz, önce peyderpey ashabını Medine’ye göndermiş ardından da kendisi Mekkelilerin kurduğu suikast planını aşıp hicret yolculuğuna çıkmıştı. Tarihler risaletin on dördüncü yılı Rebiülevvel ayının sekizini gösterirken O, Kuba’ya ulaşmış ve on yıl sürecek Medine dönemi başlamıştı. 

Bu dönemde O’nun ve Müslümanların karşılaştığı krizler Mekke döneminden daha fazla ve daha kompleksti. Müşriklere ilave burada muhatapları arasında Münafıklar ve Yahudiler de vardı. Çok geçmeden yarımadanın diğer kabileleri de düşmanca davranmaya başlamış; İslam’ı ve Müslümanları bitirmeyi gündemlerine almışlardı. Üstelik Medine ziraatın hâkim olduğu bir yerdi ve sık sık kuraklıkla karşı karşıya kalındığı için mali sorunlar da yaşanıyordu. Bütün bunların sebep olduğu krizler karşısında Efendimiz, Mekke’de olduğu gibi temel birtakım esaslar üzerinden krizi yönetiyor hatta bu dönemleri gelecek adına kazanca çevirmeyi hedefliyordu:

Kaynaştırma, Çatı Kimlik Oluşturma ve Kardeşlik 

Efendimiz’in Medine’de karşılaştığı ilk problemler, hicretin beraberinde getirdiği krizlerdi. Muhacirler, memleketlerini, akrabalarını, malını mülkünü arkada bırakıp göç etmişlerdi. Onlar, bütün Arapların saygı gösterdiği Kureyş’e mensup izzet sahibi insanlardı. “Sığıntı” bir pozisyon onlar için çok incitici olurdu. Üstelik tüccar kimselerdi. Halbuki Ensar, büyük çoğunluğu itibarıyla ziraatla meşguldü. İlk aylar, onlar için çok kırılgan ve duygusal zaman dilimleriydi. Yeni krizlere sebep olmadan hicret yurduna uyum sağlamaları ve yerli halkla kaynaşmaları gerekiyordu.

Mekkelilerle Medineliler arasında büyük kültür ve karakter farklılıkları da vardı. Bu durum Ensar açısından da değişik krizlere sebep olabilirdi. Sık sık kuraklığın yaşandığı beldelerinde omuzlarındaki yük bir kat daha artmış, bütün imkanları ikiye bölünmüştü. Ticaret ve pazar, Yahudilerin elinde olduğu için hatırı sayılır bir zenginlikleri de yoktu. Bir de üç yıl önce gerçekleşen Buas savaşında aldıkları yaraları sarmaya çalışıyor ve 120 yıldır devam eden iç savaşların beraberinde getirdiği kan davalarıyla uğraşıyorlardı. Üstelik altı bin müşrikin yaşadığı Medine’de Efendimiz’i davet edenlerin sayısı sadece yetmiş beş kişiydi.2

Göçün sebep olduğu veya olacağı krizleri aşma adına Efendimiz’in ilk yaptığı hamle Muhacir ile Ensar’ı günde beş defa aynı çatı altında toplayıp kaynaştırmak oldu. İlk konuşmasında, “Ey insanlar! Selâmı yayınız, yemek yediriniz, akrabalarınızla alâkanızı ve onlara yardımınızı devam ettiriniz…”3 buyurarak kaynaşmayı hızlandıracak hususlara dikkat çekmişti. Hem Kuba’ya gelir gelmez hem de Medine’ye varır varmaz ilk yaptığı iş, mescit inşa etmekti.4 İlk Cuma namazını da hicretinin beşinci gününde kıldırmıştı.5

Günde beş defa iki farklı karaktere ve kültüre sahip toplumu, mescitte bir araya getiriyor ve onların kendilerine ait bu farklılıkları yok etmeden çerçevesini İslam’ın çizdiği yeni bir insan, toplum, kültür ve medeniyet inşa ediyordu. Değişik yerlerden Medine’ye göçenleri, “Muhacir”; 120 yıldır kavgalı Evs ile Hazreci, Ensar; Ensar ile Muhaciri ise Müslüman kimliği ve çatısı altında bir araya getirip kaynaştırmıştı. 

Muhacirler, Efendimiz’den önce göç etmiş ve Ensar’dan birilerinin evine yerleşmişlerdi. Aslında zahiren problem yok gibi gözüküyordu. Fakat bu durum zamanla birtakım komplikasyonlara sebebiyet verebilirdi. Bundan dolayı Efendimiz, Ensar ile Muhaciri toplamış ve yeniden onları karakterlerine ve imkanlarına göre “muahat/kardeşleştirme” adı altında yerleştirmişti. Artık aynı evi paylaşanlar birbirlerine “misafir” değil “kardeş” nazarıyla bakıyordu. Bu hamle o kadar isabetli olmuştu ki Bedir’e kadar birbiriyle kardeş kılınanlar arasında miras hukuku da cereyan etmişti. Muhacirler, kardeşlerine bağ bahçe işlerinde ortak ve yardımcı olmuşlar; böylece Ensar’ın da yükü yarı yarıya azalmıştı.6  Hicretten önce Hz. Mus’ab’ı göndererek yetiştirdiği Ensarın, Muhacirlerle arasındaki İslamî bilgi ve birikim farkını da bu vesileyle kısa sürede kapatmış ve iki topluluğu donanım olarak birbirine eşitlemişti.

Ferdi ve Fevri Karar Almama, İstişare ve Danışmanlık Hizmeti 

İstişare, Efendimiz’in risaletin ilk gününden itibaren idare ve işlerinde ahlak edindiği temel prensiplerdendi. O, ortaya çıkan ani gelişmeleri ve problemleri çözme adına atacağı adımları… ashabıyla istişare ediyordu. İlk vahiy sonrası yaşadıklarını Hz. Hadîce ile istişâre ettiği gibi Mekke döneminde yaşanan krizleri çözme adına gece sabahlara kadar Hz. Ebû Bekir ile istişarelerde bulunuyordu.

Hicretin ikinci yılı Ramazan ayında Müslümanların gasp edilen mallarını da taşıyan Mekke kervanını kontrol altına almak için yola çıkmıştı. Fakat bu çıkışı haber alan kervanın başındaki Ebû Süfyan, Mekke’den yardım istemişti. Bunun üzerine Müslümanları yok etmek için fırsat kollayan Ebû Cehil, bin kişilik bir orduyla hemen yola çıkmıştı. Müslümanların hedefinde savaş olmadığı için hem sayı hem de silah olarak yeterli değillerdi. Üstelik Müslümanların üçte ikisini, Ensar oluşturuyordu ki onlar Medine’ye bir saldırı olursa O’nu korumaya söz vermişlerdi. Efendimiz bir anda büyük bir krizle karşı karşıya kalmıştı. Hemen kervan için yola çıkan ashabına konaklama emri verdi ve onlarla bu yeni gelişmeyi istişare etti. Ortak kanaat, Ebû Cehil’in önünü kesmekti ki Efendimiz de bunu benimsedi. Böylece hem Ensar, Akabe’de verdiği sözü kapsamayan bir şeye zorla sevk edilmemiş hem Müslümanlar ikiye bölünmemiş hem de cepheye gitme kararı herkesin onayıyla alınmıştı.7 

Bedir’de büyük bir yara alan Mekkeliler, aradan bir yıl geçince intikam için silahlanmış ve üç bin kişilik bir orduyla Medine’nin yolunu tutmuştu. Bu tehlikeli gelişmeyi ya da güvenlik krizini amcası Hz. Abbas’ın gönderdiği mektupla erken haber alan Efendimiz, yine ashabını toplamış ve atılacak adımları onlarla istişare etmişti. Kendisinin kanaati içerde kalıp şehri içerden müdafaa etmek olsa da ashabın çoğunluğunun fikri dışarı çıkıp düşmanla meydan savaşı yapmak şeklinde olmuştu. Bunun üzerine gerekli hazırlıklar yapılmış ve Uhud’a hareket edilmişti.

Şûradan çıkan cepheye gitme kararıyla toplumun içerisindeki nifak kitlesi ortaya çıkmıştı. Efendimiz’e itaat etmenin ne kadar hayati olduğu yaşanarak anlaşılmıştı. Bir de -kader planında- Mekkelilerin, Medine’yi içerisinde ki insanlarla beraber yıkıp yağmalayıp sonra da yakmalarının önüne geçilmişti. Zira gelirken hınçlarından Efendimiz’in annesinin kabrini açıp kemiklerini almayı düşünen Mekkeliler, savaşta şehit ettikleri sahabenin de bedenlerini paramparça etmişlerdi. İçerde kalınsa bu kinle şehri yakmaları kuvvetle muhtemeldi ki onlar Uhud’dan ayrılırlarken Efendimiz, Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas’ı takip için göndermişti. Zira onların şehre girip yakıp yıkmalarından endişelenmişti.8

İsyanlarından dolayı şehirden çıkarılan Nadiroğulları, Hayber’e yerleşmiş ve intikam için bütün yarımadayı arkalarına alıp Müslümanlara saldırmaya karar vermişlerdi. Bunun için kabile kabile dolaşmış kiminin kinini kiminin de servet zaafını kullanarak “Ahzab Ordusunu” oluşturmuşlardı.9 Düne kadar Müslümanların karşılaştığı en büyük ordu, Uhud’daki üç bin kişilik Mekke ordusuydu. Halbuki şimdi on bini aşkın bir ordu, onları yok etmek için tam teçhizatlı bir şekilde yola çıkmış Medine’ye geliyordu. Müslümanlar, büyük bir güvenlik kriziyle karşı karşıyaydı. Gelişmeyi haber alan Efendimiz, yaklaşan tehlike karşısında ferdi ve fevri bir karar almaktansa ashabını toplamış ve yapılması gerekenleri onlarla istişare etmişti. İstişare de Hz. Selman, memleketinde edindiği bir tecrübeyi aktarıp şehrin etrafına hendek kazmayı teklif etmiş ve bu, makul ve isabetli bulunup kabul edilmişti.10 Nitekim faydalı da olmuş ve Ahzab ordusu, hendeği aşamayıp yirmi yedi gün sonra dağılıp geri dönmüştü.

Efendimiz, güvenlikle ilgili krizlerde olduğu gibi ashabıyla arasında yaşanan bazı sıkıntılı dönemlerde de istişare mekanizmasını işletmişti. Örneğin Hudeybiye’de anlaşma imzalandıktan sonra ashabına kurbanlarını kesip ihramdan çıkmalarını emretmiş fakat anlaşmanın şartlarını çok ağır bulan sahabe, belki vahiy gelir ve bir değişiklik olur düşencesiyle emri uygulamak için harekete geçmemişti. Bu büyük bir krizdi ve böylesi bir durum ile ilk defa karşılaşıyordu. Bunun üzerine onların bu tavrını hanımı Ümmü Seleme ile istişare etmiş; o “Yâ Resûlallah! Siz kurbanınızı kesiniz. Böylece onlar karardan geri dönüşün mümkün olmadığını anlar ve verilen emri tatbik ederler.” deyince Efendimiz, kurbanını kesip ihramdan çıkmış, bunun üzerine ashab da geri dönüşün olmadığını anlayıp O’na tabi olmuşlardı. 

Efendimiz, ferdi olarak karar alacağı zaman da ilerde bir kriz çıkmaması adına ilgili konularda uzman sayılan kimselerin bilgi ve birikimlerinden de istifade etmeye çalışmıştı. Mesela miraç mucizesini anlatıp anlatmama hususunda Cibrîl’den, değişik yolculuklarında Hz. Ebû Bekir’den, devlet başkanlarına mektup göndereceği zaman mühür meselesi ile alakalı bazı sahabîlerden,11 Bedir, Hayber ve Taif’te ordunun konuşlanacağı yer hususunda Hz. Hübâb İbn-i Münzir’den danışmanlık hizmeti almıştı.

Panik Oluşturmama

Mekkelilerin, Bedir’in intikamını almak için harekete geçtiklerini haber veren mektup Efendimiz’e Kuba’da bulunduğu bir sırada ulaşmıştı. Yanına vahiy kâtibi Hz. Übey İbn-i Ka’b’ı çağıran Efendimiz, mektubu ona okutmuş ve mektuptaki mesajı gizli tutması adına kendisine sıkı sıkı tembihte bulunmuştu. Ardından Ensar’ın önde gelenlerinden Hz. Sa’d İbn-i Rebî’nin evine gitmiş ve yaklaşan büyük tehlikeyi haber veren mektubu onunla paylaşmış, kanaatini almış ve ondan da bu bilgileri kimseyle paylaşmamasını istemişti.12

Efendimiz’in buradaki temel maksadı, halkın tehlikeyi bir anda haber alıp paniğe kapılmasının dolayısıyla böylesi kritik bir zamanda ikinci bir krizin ortaya çıkmasının önünü almaktı. Gerekli bütün görüşmeleri yapacak, atılacak adımları ve alınacak önlemleri tespit edecek ve sonra halka duyuracaktı. Bir de haberleşme ağının deşifre olup Mekke’deki ilgili Müslümanların durumunu tehlikeye atmamak ve onları da paniğe sevk etmemekti.

Müslümanları yok etmek için Medine’nin kapısına dayanan Ahzab ordusu, kazılan hendekleri görünce şok olmuştu. Hendeği aşabilmeleri için belli aralıklarla karşıda nöbet tutan Müslüman askerlerin, görev yerlerini terk etmeleri gerekiyordu. Bunun için Kurayzaoğullarının, Efendimiz ile yaptıkları anlaşmaya ihanet etmelerini, İslam ordusuna ya da askerlerin geride bıraktığı ailelerine saldırmalarını sağlamaya karar verdiler. Böylece İslam ordusunu iki ateş arasında bırakacak; paniğe kapılan askerlerin bir kısmı yakınlarını korumak için cepheyi terk edeceklerdi. Nitekim bunun için daha kuşatmanın ilk gününde Huyay İbn-i Ahtab devreye girmiş ve Kureyzalıları bir şekilde ikna etmişti.

Bu gelişme Efendimiz’e ulaşınca haberi tetkik etmek için dört kişilik bir ekip görevlendirmiş ve onlardan, şayet haber doğruysa bunu kendisine kimsenin anlamayacağı bir şekilde bildirmelerini istemişti. Hemen işe koyulan ekip ihanet olayının doğru olduğunu öğrenmiş ve Efendimiz’e gelip “Adel ve Kare” demişlerdi. Bu şifreli söz, Reci ve Maune olaylarında söz verip ihanet eden ve ilim ehli sahabîleri tuzağa çekip öldüren Adel ve Kare kabilelerinin yaptığı gibi Kurayzalıların da anlaşmaya ihanet ettiklerini bildiriyordu.13

Efendimiz’in onlardan şifreli bir dil kullanmalarını istemesinin sebebi, kuşatma kriziyle yaka paça olan askerlerini ve korku içerisinde evlerde bekleyen halkı, paniğe sevk etmemekti. Hatta hemen bir birlik oluşturmuş ve onlara, kuşatma boyunca şehirde devriye görevi vererek Medine sokaklarını kontrol altına almış ve Ahzab ordusunun planını bozmuştu. 

Diplomasiyi ve Barışı Önceleme

İnsan hayatına büyük değer veren Efendimiz, özellikle güvenlikle alakalı krizleri can kaybını engelleyecek şekilde çözmeyi hedefliyordu. Mekke’de şiddet, daha çok bireyseldi ve bu süreci, temkin, sabır, af ve hicret ile atlatmışlardı. Fakat artık düşmanlığa kilitlenenler, hem orduyla hem de yok etmek için geliyorlardı. Kendilerini müdafaa etmemek, intihar olurdu. Bundan dolayı Efendimiz, Müslümanların temel hak ve hürriyetlerini muhafaza adına sık sık gazvelere çıkmak zorunda kalıyordu. Fakat cephelerde de krizi diplomasiyle çözmeyi önceliyor ve karşı taraftan dönüp gitmelerini, barış anlaşması yapmayı ya da teslim olmalarını istiyordu. 

Bedir’e gelince Hz. Ömer’i elçi olarak Ebû Cehil’e göndermiş ve ondan geri dönmesini istemişti.14 Ebû Cehil’i ikna edip geri çevirmeye çalışan Utbe İbn-i Rebia’yı takdir etmişti.15 Anlaşmaya ihanet eden ve isyan çıkartan Kaynuka,16 Nadir ve Kurayza’yı teslim olmaya ya da şehri terk etmeye davet etmiş, onlar karşı çıkınca kalelerini kuşatmıştı.17 Umre için yola çıktığında Mekkeliler yolunu kesmiş O ise defalarca elçi gönderip maksadının savaş olmadığını, umre ibadetini yerine getirip dönmek istediğini haber vermişti. Onların elçilerini kabul etmiş ve onlara da aynı mesajı vermişti. Ardından problemin çözümü adına Hudeybiye anlaşmasına razı olmuştu. Yine Mekkeliler Hudeybiye anlaşmasına ihanet edip masum yirmi üç Huzaalıyı öldürdüklerinde de hemen üzerlerine yürümemiş, krizin sulh yoluyla çözümü adına bazı şeyler talep etmişti…

Not: Medine döneminde kriz yönetiminde esas alınan ilkeler, birkaç makale halinde sunulacaktır!

Yazar: Sadık Men

Dipnot:

  1. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 203, 208
  2. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 208
  3. Tirmizî, Kıyamet 42
  4. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 228, 229
  5. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 228
  6. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 234, 235
  7. Bkz. İbn-i Hibbân, Sahîh 4721; İbn-i Hişâm, Sîre 293, 294; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/9
  8. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/255, 256
  9. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 453
  10. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/50
  11. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/363
  12. Vâkıdî, Megâzî 1/189
  13. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 456
  14. Bkz.Vâkıdî, Megâzî 78; Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 4/33
  15. Bkz. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 4/31
  16. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 369
  17. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/43
Bunları da beğenebilirsin