Kadın ve aileye bakışta Câhiliyye dönemi

389

Câhiliyye döneminde kadın ve aileye bakış nasıldı?

Saâdet Asrı öncesi Câhiliyye dönemi, kadın ve aile açısından problemlerle dolu bir zaman dilimidir. Üstelik problemler, sadece kadın ve aileyle sınırlı değildir; hayatın neredeyse her karesi, insanı bir problemle yüz yüze getirir mahiyettedir.[1] İşte İslâm, bidayet itibariyle böylesine problemli bir dönemde, problemlerle âlûde bir toplumu muhatap almış ve 23 yıl gibi kısa denilebilecek bir sürede ele aldığı her konuyu kökten çözmek suretiyle söz konusu toplumu, birer fazilet âbidesi konumuna yükseltmiştir.[2]

Câhiliyye’de Kadın ve Aile

Câhiliyyede bütün kuralları erkeğin bilek gücü koymakta ve sonuçlar da, erkeğin baktığı yere göre şekillenmektedir. Kadının statüsünü bu belirlediği gibi evlenme ve boşanmayla ilgili detayları da yine bu güç tespit etmektedir.

a) Kadının Statüsü

Herşeyden önce o günlerde kadın, herhangi bir eşya veya mal gibi alınıp satılır, miras hakkı olmadığı gibi kendisi miras olarak kalır ve himayesindeki insanın keyfine göre üzerinde tasarrufta bulunulurdu. Zira kadın, dışlanıp arka plana atılan, muhataplarından hakaret gören, temel hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılan bir varlıktı.[3] Kadın, “insan” olması yönüyle değil de sırf erkeğe menfaat sağlayabildiği, erkeğin ihtiyaçlarını giderdiği ölçüde bir değer ifade eder ve itibar sahibi olabilirdi.[4]

Genel manada insan haklarının da ayaklar altına alındığı Câhiliyye günlerinde kadınlar, “hür” ve “câriye” şeklinde iki farklı statüye sahipti ve bu iki kadın arasında bazı temel farklılıklar mevcuttu. Ancak aradaki fark ne olursa olsun statü itibariyle kadın, “yok sayılan” bir varlıktı. Bilhassa câriye konumundaki kadınların hali, perişandı ve o günkü Arap telakkisine göre şahsın câriyesi ile dişi devesi arasında hiçbir fark yoktu; onu da devesi gibi alıp satar, her yönüyle istifade ettiği gibi bu satıştan elde ettiği bedeli de cebine koyardı. Hatta bazıları itibariyle câriyelerini başkalarına pazarlar, ticari gelir kapılarının sermayesi olarak kullanırlardı.[5] Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy b. Selûl’ün, “Müseyke” ve “Ümeyme” adında iki câriyesinin olduğu ve onlara fuhuş yaptırmak suretiyle paralarını aldığı bilinmektedir.[6] Hür kadının zina etmesinin yadırgandığı -ki onlar bu işi metres formatında yaparlardı[7]- Câhiliyye çağında, bazen onların da bu işe malzeme oldukları anlaşılmaktadır.

Câhiliyye toplumunda, kabileler arasında farklı bir kast sistemi vardı; bazı kabileler, kendilerini diğerlerinden üstün tutar ve onların kadınlarıyla mehir vermeksizin evlenir, savaştıklarında ise öldürülen kölelerine bedel karşı tarafın hürlerini, kendi kadınlarına bedel de onların erkeklerini kısas ederler, kendi erkeklerine karşılık ise onlardan iki erkeği öldürürlerdi.[8]

O günün şartlarında kadına, çocuk doğurması gereken bir araç olarak bakılırdı ve doğurmadığı sürece kadın, aile fertlerinden birisi olarak kabul görmezdi; bu sırada ölürse, kocasına başsağlığı dilenmez, diyet ödemek durumunda kalırsa, bu bedeli kendi baba veya kardeşleri ödemek zorunda kalırdı.[9] Kısır kadın uğursuz sayılır, sevilmez ve başlı başına bir boşanma sebebi sayılırdı. O günkü toplumda doğuran çirkin kadın, kısır güzel kadından daha değerli ve hayırlı kabul edilirdi.[10] Zira doğurmayan kadınla birlikte erkeğin neslinin kesileceğine inanılırdı.[11] Doğurmadığı halde kocasıyla evli kalabilen kadın sayısı sınırlıydı; zira kocası istese bile toplumun baskısı netice verir ve bu evlilik boşanmayla sonuçlanırdı ve çoğu defa bu durumdaki bir kadın, baba ocağında kalmaya ve orada ölmeye mahkûm edilirdi.[12] Buna mukabil kısır bir erkeğe aynı muamele yapılmaz ve durumu ne olursa olsun genel kabul gören “erkek” statüsünden birşey kaybetmezdi.[13]

Kadına, hüküm vermede, akıl ve zapt konusunda erkekten aşağı bir konum biçilirdi. Herhangi bir konuda kadınların görüşüne başvurmak, ahmaklık sayılırdı. Herhangi bir konuda kadın görüş ileri sürme ya da görüşüne başvurulma gibi bir yetki ve salâhiyete asla sahip olamazdı.[14]

Özel günlerinde kadınla aynı ortamlar paylaşılmaz, birlikte yenilip içilmez; çadır, ev, oba ve oymaktan çıkarılırdı.[15]

b) Evliliklerdeki Hedef

Evliliklerin en önemli hedefi, kabileye erkek evlat kazandırmaktı. Bunun için evlilik törenlerinde gelin adayına yapılan nasihatler arasında, olabildiğince erkek çocuk dünyaya getirerek kabilenin sayı ve şerefini artırması hatırlatılır, böylelikle düşmanlar karşısında üstünlük temennileri dile getirilirdi.[16]

Erkek bir çocuk dünyaya geldiği zaman, aile büyük sevinç duyar, kurban olarak bir koç keser, kanını da çocuğun alnına sürer[17] ve ziyafet verirdi. Erkek çocuğun çokluğu toplumda bir övünç kaynağı sayılırdı. En az üç erkek çocuk dünyaya getiren kadınlara “ümmü’l-benîn” denilirdi. Kız çocuğu doğduğu zaman ise utanır, sıkılır, kızarır ve bu durum, aile için bir uğursuzluk ve felâket habercisi olarak algılanılırdı.[18]

c) Kız Çocuklarının Dramı

Câhiliyye insanı için kız çocuğu, yarın adına nasıl bir sıkıntı getireceği belli olmayan potansiyel bir tehlike demekti. Genel görüntü ortadaydı; böyle bir toplumda iffetine ilişilmeden hayatını devam ettirmek, oldukça zordu ve bu zorlukla başedemeyeceğini düşünen bazı aileler,[19] kız çocuklarını diri diri mezarlara gömecek kadar ileri gitmişlerdi[20] ve bunun o günkü toplumdaki oranı, % 10 nispetindeydi.[21]

Kız çocuklarını öldürmenin en temel sebepleri, maişet darlığı ve fakirlik korkusu, putlara kurban adama ve gerek savaşlar sonrasında esir alınan kadınların başına gelen sıkıntılar gerekse toplumun genelinde yaygın olan kadın problemlerinden dolayı bilhassa kız çocuklarının yaşaması muhtemel sıkıntılardı. Onlar arasında, yarın başlarına gelecek bu türlü muhtemel olumsuzluklardan onları koruyabilmek için ve onlara şefkatten dolayı kız çocuklarını öldürdüğünü düşünenler bile vardı.[22] Hatta bazılarının, doğan kızını çirkin bulduğu veya hoşuna gitmeyen bir görüntüye şahit olduğu için öldürdüğü de olurdu.[23]

Zamanla yaygınlaşan bu anlayış, hamile kadınlar üzerinde öylesine bir baskı oluşturmuştu ki kız çocuk doğuracağı korkusu kadını sıkıntıya sokar ve riske girmektense yüksek bir yerden karnı üzerine atlamak suretiyle çocuğunu düşürmeyi tercih ederdi.[24] Zira aksi halde yuvalarının yıkılması söz konusuydu.[25] İbn Abbâs’ın anlattığına göre o gün bazı kadınlar, söz konusu baskının tesiriyle cinnet ölçüsünde tercihlerde bulunabiliyorlardı. Mesela doğumları yaklaştığında bir çukur kazar ve çocuklarını burada dünyaya getirmeyi tercih edenler olurdu; şayet kız doğurmuşlarsa onu bu çukura atar, erkek dünyaya getirmişlerse onu alıp evlerine getirirlerdi.[26]

Hanımına, kız çocuk doğurmama işini baştan şart koşanlar bile vardı. Bir kızı dünyaya gelen ve buna bozulan adam, “ikinci bir kız daha dünyaya getirdiği takdirde onu öldürmesi” şartını koşar, hatta bu işi deruhte etme vazifesini de, anneye bırakırdı![27]

İnsanlık onurunu yerle bir eden bu uygulamalardan rahatsız olanlar ve kızını öldürmek için niyetlenenleri vazgeçirmek için gayret gösterenler de yok değildi; mesela meşhur şair Ferezdak’ın dedesi Sa’saa b. Nâciye’nin, kız çocuğu doğduktan sonra, “Sesini bile duymak istemiyorum!” diye feryat eden Temîm kabilesinin büyüğünü, bindiği dahil üç deve vererek bu işten vazgeçirdiği anlatılmaktadır. Aynı şahsın benzeri bedeller ödeyerek ölümden kurtardığı kız çocuğu sayısının 96[28] olduğu rivayet edilmektedir.[29] Gelecek Son Nebî’nin müjdelerini seslendiren muvahhidlerden Zeyd b. Amr da, bu işe şiddetle karşı çıkanlardandır; kızını öldürmeyi kafasına koyan adamın yanına gelir ve ona, “Onu öldürme! Bana teslim et; nafakasını ben karşılayayım!” derdi.[30]

d) Nikah Uygulamaları

Câhiliyye toplumunda, belli kabileler[31] dışında günümüz telakkilerine göre yapılan nikâhın oranı oldukça düşüktü. Bunun yanında sıradan haline gelmiş ve bir kadın ile bir erkeğin dışında başka kadın veya erkeklerin de devreye girdiği farklı nikâh türleri vardı ki bunlara “istibdâ”[32], “müşterek”[33] ve “biğâ”[34] gibi isimler verilirdi. Bu durumda doğacak çocukların babasını tayin, çocuğu doğuran kadın veya o toplumda yer alan ve kendilerine “kâif”[35] denilen şahıslara aitti.[36] Bunun yanında iki erkeğin birbirlerinin hanımlarını değiştirmelerine dayalı “bedel”, hür kadınların gizli dost tutarak ilişkide bulunmaları şeklinde cereyan eden “hıdn”[37], mehir vermemek için kadınları karşılıklı değiştirmeye istinad eden “şiğâr”, belli bir süre birlikte kalabilmek için ücret karşılığında anlaşılarak gerçekleşen “mut’a”ve babası ölen adamın üvey annesiyle evlenmesi şeklinde karşımıza çıkan “makt”adında farklı nihâh türleri vardı.

Babası vefat eden çocuğun her türlü hukuku da, doğrudan amcasına geçer ve annesine herhangi bir hak tahakkuk etmezdi.[38] O günleri anlatırken İbn Abbâs, “Bir adamın babası veya babası konumundaki hukuki muhatabı vefat ettiğinde o, ölen şahsın hanımıyla evlenme hakkında öncelik sahibi olurdu; dilerse onunla evlenir, dilerse onun mehirini almak için başkasıyla evlendirir ve yine dilerse vefat edeceği âna kadar yanında tutmak suretiyle mirasına sahip olurdu.”[39] demek suretiyle aslında genel tabloyu bütün netliğiyle ortaya koymaktadır. Zira kocası ölen bir kadın şayet kendi ailesine ulaşmadan önce üzerine bir örtü atılmışsa bir nevi esir olur ve örtüyü atan kimsenin insafına kalırdı. Ölen şahsın başka hanımlarından olan çocukları küçükse, onlar büyüyünceye kadar kadın bu şekilde bekletilir ve büyüdüğünde onunla evlenip evlenmeme kararı o çocuğa bırakılırdı.[40]

Evlenilen kızların bâkire olması Câhiliyye kültürünün de önemsediği bir husustu. Hatta bu konuda o kadar ileri gitmişlerdi ki evlendiği kızın bâkire çıkmaması büyük bir musîbet olarak görülür ve çare olarak aile meclisi tarafından bu kızın hayatına son verilirdi.[41]

Kızların evlendirilme kararı ebeveyne aitti ve istisna konumdaki bazı aristokrat ailelerinin kızları dışında kimsenin bu karara itiraz etme hakkı söz konusu değildi.[42] Burada öncelik, amcaoğluna aitti; evlenilecek çağa gelen kız çocuğu için öncelikle amcaoğluna sorulur, evlenmek istemediğini beyan ettiğinde başka birisiyle evlilik gündeme gelebilirdi.[43]

e) İstisna Kadınlar

Sayıları az da olsa o günün toplumunda, genel uygulamadan istisna tutulan ve toplumda öne çıkıp kendini ifade edebilen kadınlar da yok değildi. Genelde bunlar, toplumun önünde yer alan eşrafın kızlarıydı; babalarının konumlarını iyi değerlendirmiş ve farklı bir statü kazanmışlardır. Aynı zamanda bazılarının şiir ve hitabet veya kendisini güçlü kılacak servet gibi hususiyetleri de vardır. Mesela Selmâ Bint-i Amr, Hadîce Bint-i Huveylid, Hind Bint-i Utbe, Alkame el-Hârisiye, Ümmü Ümâre Nesîbe Bint-i Ka’b, Ummu Hakîm Bint-i Hâris ve Hansâ gibi kadınlar, bu yüksek mevkie sahip olarak toplumun kabul ettiği istisnalardır.[44] İstisna konumundaki bu kadınlar, kendilerini ezdirmemiş, kendilerine yöneltilen şiddete karşı da mukavemet gösterebilmişlerdir. Hatta bu kadınlardan bazılarının, eş seçiminde bile aktif oldukları gözlemlenmektedir.[45]

f) Çok Eşlilik

Çok kadınla evlilik olabildiğince yaygındı; serveti ve kudreti nispetinde bir erkek, sayısız kadınla evlenebiliyordu. Evlendiği kadın sayısı, bir adamın güç ve kuvvetinin ayrı bir göstergesi olarak kabul edilirdi; erkekliğinin güçlü olduğunu ifade ettiği için bununla iftihar eder,[46] daha çok kabileyle akraba olmanın avantajlarından istifadeyi hedeflerdi.[47] Mesela Gaylân es-Sekâfî’nin on,[48] Kays b. Hâris Esedî’nin de sekiz eşi vardı. [49] Nevfel b. Muâviye, Urve b. Mes’ûd ve Kays b. Hâris de çok evli olanlardandı ve onları bu konuda sınırlandıran da yine İslâm oldu.[50]

Bunun yanında, açıktan fuhşiyat yapanların dışında çok erkekle evli kadınlar da yok değildi. Hatta bazı kaynaklar, Câhiliyye günlerinde Mâriye Bint-i Cuayd adında bir kadının, on tane erkekle evli olduğunu kaydetmektedir.[51]

g) Boşanma

Câhiliyye toplumunda boşanma, -istisnalar dışında- tamamen erkeğe ait bir haktı; bir erkek hanımını dilediği zaman ve dilediği şekilde boşayabilirdi. Kadının buna itiraz etme hakkı olamazdı. Boşanma şekilleri olarak, hanımını annesinin sırtına benzeterek boşanma şekli olan “zıhâr”[52] ve hanımına uzun süreli yaklaşmama şeklinde kendini gösteren “îlâ” yaygın olarak yaşanmaktaydı. Genelde îlâ, kocanın, hanımıyla bir veya iki yıl, yahut daha fazla, hatta ebedî olarak cinsel ilişkide bulunmayacağına dair yemin etmesi şeklinde gerçekleşiyordu. Süre dolarken koca, yeniden süreyi uzatabiliyordu. Böylece kendisi, kocalık görevini yapmadığı gibi, kadının başkasıyla evlenmesinin önüne de geçmiş oluyordu.[53]

İslâm geldikten sonra hem zıhâr[54] hem de îlâ[55] olarak gerçekleşen bu iki uygulamayı yasaklamış ve bunu yapan insanlar için belli başlı müeyyideler getirmiştir.

Evlenme ve boşanmada herhangi bir sınırlama olmadığı için Câhiliyye kadını sürekli mağduriyet yaşıyordu. Meselâ, koca, karısını boşadıktan sonra iddet süresi dolmasına az kala tekrar ona dönüyor, ardından tekrar boşayabiliyor ve bu hal, çözümsüz bir bilmece gibi uzayıp gidebiliyordu.[56] Erkeğin kadın üzerindeki baskısı boşandıktan sonra da devam eder, canı istediğinde ona şiddet uygular ve başkasıyla evlenmesine engel çıkarırdı.[57]

h) Şiddet

Kadına uygulanan şiddet, âdiyattan bir hâdiseydi. Bazen keyfî bazen de en küçük bir hatası sebebiyle şiddete muhatap olur ve hakkını arayabilecek bir merci de bulamazdı.

Özetle ifade etmek gerekirse, belli başlı istisnalar dışında Câhiliyye döneminde kadın, toplumda silik bir konumdaydı ve erkekle aralarında, kabil-i kıyas olmayacak bir statü farklılığı söz konusuydu.


 

Dipnotlar:
[1] Geniş bilgi için bk. Cevâd Alî, el-Mufassal fî Târîhi’l-Arabi Kable’l-İslâm,Câmiatü Bağdâd, İkinci Baskı, Bağdâd 1993,4/616 vd; Çağıl, Necdet, İslam Öncesi Mekke Toplumunda Kadın, Kur’ân’ın Anlaşılmasına Katkısı Bakımından Kur’ân Öncesi Mekke Toplumu, İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü, İstanbul 2011, s. 199 vd; Altıntaş, Ramazan, Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Sebat Ofset Matbaacılık, Konya 1990; Alan, Hüseyin, Hz. Peyfamber Öncesi Mekke ve Arabistan, Beyan Yayınları, İstanbul 2012; Öztürk, Mustafa, İslam Öncesi Arap Toplumunda Ahvâl-i Şahsiyye Hukuku, İBB Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı Kültür Müdürlüğü, İstanbul 2011, s. 229 vd.
[2] Bk. Savaş, Rıza, Hz. Muhammed (sav) Devrinde Kadın, Ravza Yayınları, İstanbul 1991; Asr-ı Saâdet’te Kadın ve Aile Hayatı, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet’te İslâm, Beyan Yayınları, İstanbul 2006, s. 87 vd.
[3] Cevâd Alî, Mufassal, 4/608; Wach, Joachim, Din Sosyolojisi, çev.: Enver Günay, Kayseri 1990, s. 71, 72.
[4] Çağıl, İslam Öncesi Mekke Toplumunda Kadın, s. 201.
[5] Geniş bilgi için bk. Çağıl, İslam Öncesi Mekke Toplumunda Kadın, s. 214 vd.
[6] Müslim, Ebu’l-Husayn Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî en-Nîsâbûrî, Sahîhu Müslim, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 2011, Tefsîr 26, 27. Ayrıca bk. Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmaîl b. İbrâhîm el-Cu’fî, Sahîhu’l-Buhârî, Müessesetü’r-Risâleti Nâşirûn, Beyrut 2012, Nikâh 36; Ebû Dâvûd, Süleyman b. el-Eş’as es-Sicistânî, Sünenü Ebî Dâvud, Dâru’s-Selâm, Riyad 2009, Nikâh 33.
[7] Ansay, Sabri Şakir, Hukuk Tarihinde İslam Hukuku, AÜİF Yayınları, Ankara 1958, s. 194. Kur’ân, Nisâ 4/25 ve Mâide 5/5 âyetleriyle bu uygulamayı da temelden reddetmiştir.
[8] Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur’ân, Mısır 1968, 3/358, 359; İbn Kesîr, Ebu’l-Fidâ İsmâîl el-Kuraşî, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, Beyrût 1969, 1/209; Sa’lebî, Ebû İshâk Ahmed b. Muhammed, en-Nuketu ve’l-uyûn, Beyrût 1992, 1/228
[9] Günaltay, Şemseddin, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, Sad.: M. Mahfûz Söylemez – M. Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları, Ankara ts. s. 106
[10] Bk. Cevâd Alî, Mufassal, 4/634
[11] Cevâd Alî, Mufassal, 4/645
[12] Bk. Zebîdî, Ebü’l-Feyz Murtaza Muhammed b. Muhammed, Tâcu’l-arûs min cevâhiri’l-kâmûs, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1414, 3/56; Cevâd Alî, Mufassal 4/ 635
[13] Cevâd Alî, Mufassa, l 4/635.
[14] Bk. Zebîdî, Tâcu’l-arûs 2/454.
[15] Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 118.
[16] Alûsî, Bulûğu’l-ereb, Kahire 1342, 1/365; Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 122; Bağdâdî, Mahmûd Şükrî el-Âlûsî el-Bağdadî, Bülûgu’l-ereb fî ma’rifeti ahvâli’l-Arab, el-Mektebetü’l-Mısriyye, Beyrût 2009, 2/5.
[17] Çocuk doğduktan yedi gün sonra kesilen bu kurbana “akîka” denilirdi. İslâm geldiği zaman bu kurbanı ortadan kaldırmamış, onu sadece erkek çocuklara has bir uygulama olmaktan çıkarmış ve kız çocuklar için de tavsiye etmiştir. Ebû Dâvud, Edâhi 25; Tirmizî, Ebû İsâ Muhammed b. İsâ b. Sevra, Sünenü’t-Tirmizî, tahk.: eş-Şeyh Halîl Me’mûn Şiyhâ, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut 2002, Edâhî 17; Nesâî, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb b. Ali el-Hurâsânî, Sünenü’n-Nesâî, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiye, Beyrût 2013, Akîka 3.
[18] Bk. Nahl 16/58, 59; Cevâd Alî, Mufassal 4/653.
[19] Bu uygulama, bütün Arap kabilelerinde cârî değildi; mesela Rebîa, Mudar, Kinde, Huzâa ve Temîm kabilelerinden bazıları kız çocuklarını öldürürken Kinâne ve Kureyş bunu yapmazdı. Bk. Taberî, Câmiu’l-beyân, 8/51; Sa’lebî, en-Nuketu ve’l-uyûn, 2/582.
[20] Cevâd Alî, Mufassal, 4/650–52. O günlerde çocukların öldürülme sebepleri hakkında geniş bilgi için bk. Çağıl, İslam Öncesi Mekke Toplumunda Kadın, s. 205 vd.
[21] Bağdâdî, Bülûgu’l-Ereb, 3/36. Konunun Kur’an’da işlenişi açısından bk. En’âm 6/151; Nahl, 16/58; İsrâ 17/31; Tekvir, 81/8–9.
[22] Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 2/9.
[23] Bk. Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 3/37, 38.
[24] İbn Kesîr, Tefsîr, 4/354.
[25] Bk. Câhız, Ebû Osmân Amr b. Bahr, el-Beyân ve’t-tebyîn, Mısır 1975 1/186; Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 3/43.
[26] Bk. Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 1/37.
[27] Taberî, Câmiu’l-beyân, 8/51; Derveze Muhammed İzzet, Kur’ân’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı, Müt.: Mehmet Yolcu, Ekin Yayınları, İstanbul 1989, s. 135.
[28] Bu sayının 400’e kadar çıktığı da ifade edilmektedir. Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 3/39, 40.
[29] İsfehânî, Ebu’l-Ferec Alî b. Huseyn b. Muhammed, el-Egânî, Beyrût 1970, 9/3, 4; Ebû Ubeyde, Ma’mer b. Müsennâ, Mecâzü’l-Kur’ân, Beyrût 1981, 2/287; Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 3/37, 38.
[30] Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 3/38.
[31] Evlilik konusunda Kureyş’in Benî Hâşim’e kadar uzanan kolu, diğerlerinden farklıydı. Efendimiz’in soyu, hep temiz ve nikah üzere evliliklerle devam etmiştir. Bk. Bağdâdî, Bülûgu’l-Ereb, 2/5; İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekir Abdullah b. Muhammed b. İbrâhîm b. Usmân, el-Kitâbu’l-musannef fi’l-ehâdîs ve’l-âsâr, tahk.: Kemâl Yûsuf el-Hût, Mektebetü’r-Rüşd, Riyâd 1409, 1/432; İbn Sa’d, Muhammed b. Menî’, et-Tabakâtü’l-kübrâ, tahk.: Muhammed Abdulkâdir Atâ, Dâru’l-Kütübü’l-İlmiyye, Beyrut 1997, 1/50.
[32] Cömertlik, mertlik, yiğitlik gibi yönleriyle kabilenin başındaki adama benzemesi için adamın, kendi hanımını ona göndermesi ve birlikte olmasını talep şeklinde gerçekleşiyordu. Kadının o adamdan hamile kalacağı âna kadar bu uygulama devam eder ve bu süre içinde adam, hanımına yaklaşmazdı.
[33] On kadar erkek, aynı kadının yanına girer çıkardı. Bu süre içinde kadın hamile kalıp da çocuğunu dünyaya getirirse o erkeklerden bir tanesine “baba” olduğunu söyler ve o şahsın da buna itiraz etme hakkı olmazdı.
[34] Kapılarına bayraklar asarak açıktan fuhuş yapan kadınların yaptığına deniliyordu. Bu kadınlardan birisi çocuk doğurduğunda, “Kâfe” denilen insanlara müracaat edilir, çocuğun babası olarak kimi gösteriyorsa o adam o çocuğun babası olurdu. Bu kadınlar kız çocuk dünyaya getirdiklerinde ise sonuç, genelde o çocukları öldürmek şeklinde tecelli ediyordu. Bk. Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 2/6.
[35] Konumuzu ilgilendiren yönüyle o günün kültüründe “kâif”, doğan çocuğun fizikî durumuna bakarak ona baba tayin eden ve çocuğu göğsüne bastırdıktan sonra babasının kim olduğunu söyleyen kimsedir.
[36] Müslim, Nikâh 7; Ebû Dâvûd, Talak 33; Mücâhid b. Cebr, Tefsîru Mücâhid, Beyrût ts. 1/225; Taberî, Câmiu’l-Beyân, 8/46-49; İbn Kesîr, Tefsîr, 2/180; Sa’lebî, en-Nuketu ve’l-Uyûn 2/581.
[37] Câhiliyye günlerinde hür bir kadın, açıktan zina yapmadığı sürece ayıplanmaz, zina yaptığı ortaya çıkan hür kadınlar kınanırdı ki genelde bu, “dost edinme” şeklinde gizliden gizliye cereyan ediyordu. Bk. Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 2/7.
[38] Cevâd Alî, Mufassal, 4/645.
[39] Ebû Dâvûd, Nikâh 23; Saîd Havvâ, el-Esâs fi’t-tefsîr, Dâru’s-Selâm, Kâhire 1989, 2/1026.
[40] Bu şekilde üvey anneleriyle evlenenlere “dayzen”ve bu evlilikten doğan çocuğa da “maktî”ve “makit” denilirdi. Geniş bilgi için bk. Buhârî, Tefsîr 4; İkrâh 5; Ebû Dâvûd, Nikâh 23; Taberî, Câmiu’l-beyân, 4/305-307; Sa’lebî, en-Nuketu ve’l-uyûn 2/254; Cevâd Alî, Mufassal 4/629; Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 119; Altıntaş, Bütün Yönleriyle Câhiliyye, s. 207–208. Kadınların haysiyetini rencide edici bu uygulamalar, Nisâ, 4/19, 22 âyetleriyle ortadan kaldırılmıştır. Bk. Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 2/45; İbn Habîb, Ebû Ca’fer Muhammed, Kitâbu’l-Muhabber, Dâru’l-Âfâkı’l-Cedîde, Beyrut ts. s. 326, 327.
[41] Cevâd Alî, Mufassal 4/635.
[42] Şevkî Dayf, Târîhu’l-edebi’l-Arabî, Kahire 1963, 1/74–75; Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr, Târîhu’l-umem ve’l-mülûk, Beyrut 1967, 2/467.
[43] Cevâd Alî, Mufassal 4/638–39.
[44] Bk. İbn Sa’d, Tabakât 1/131; Zeydân, Corcî, Târîhu âdâbi’l-lügati’l-Arabiyye, Dâru Mektebeti’l-Hayâ, Beyrut 1992, 1/34; Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 119.
[45] Geniş bilgi için bakınız. Cevâd Alî, Mufassal 4/616.
[46] Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 2/8.
[47] Bağdâdî, Bülûgu’l-ereb, 2/7.
[48] Tirmizî, Nikâh 33; Cevâd Alî, Mufassal, 4/634, 635.
[49] Cevâd Alî, Mufassal, 4/634, 635; Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri, s. 124.
[50] Bk. Tirmizî, Nikâh 33.
[51] Cevâd Alî, Mufassal, 4/637.
[52] Râzî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer b. el-Hasan b. el-Hüseyn et-Teymî, Mefâtîhu’l-gayb, Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabi, Beyrut 1420, 29/ 250.
[53] Râzî, Mefâtîhu’l-gayb, 6/ 85.
[54] Zıhar hakkında bk. Mücâdele, 58/2-4.
[55] İslâm’ın îlâ konusundaki hükmü için bk. Bakara, 2/226–227.
[56] Şelebî, M. Mustafa, Ta’lîlü’l-ahkâm, Dâru’n-Nehdati’l-Arabiyye, Beyrut 1981, s. 57.
[57] Günaltay, İslâm Öncesi Araplar ve Dinleri , s. 118.
Yazar: Dr. Reşit HAYLAMAZ

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla