Efendimiz’in (sas) hayatında hediyeleşme

940

Hediye, Arapça kökenli bir kelimedir; dilimizde umumiyetle karşılık beklemeksizin iyi niyet, ilgi ve sevginin ifadesi olarak insanların birbirlerine verdikleri maddî armağan ve yaptıkları bağışlara denir. Hediyeleşme cömertlik, diğerkâmlık, vefâ, ihsan, îsâr ve ikram gibi kardeşlik bağlarını güçlendiren, insanlar arasındaki kötü duygu ve düşünceleri berteraf eden birçok güzel hasleti içinde barındıran bir davranıştır.

Hediyeleşme, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en belirgin sünnetlerindendir.[1] O (sallallâhu aleyhi ve sellem) farklı maksatlarla insanlara hediyeler vermiş, kendisine verilen hediyeleri kabul etmiş ve hediyeye hediyeyle karşılık vermiştir.[2] Hediyeleşme konusunda, “Hediyeleşiniz, çünkü hediye gönülden kini söküp atar.”[3]; “Hediyeleşiniz ki birbirinize sevginiz artsın ve aranızdaki düşmanlık gitsin.”[4] “Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hâsıl eder.”[5] buyurarak hediyeleşmenin insanlar arasındaki düşmanlıklara set çektiğini, sevgi ve dostluğu geliştirdiğini, kin, nefret, hased, kıskançlık, bencillik ve cimrilik gibi kötü duyguları giderdiğini, rızkın genişlemesine vesile olduğunu belirtmiş ve böylece hediyeleşmeyi teşvik etmiştir.[6]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) kimlere niçin hediyeler vermiştir?

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanlarla bir gönül bağı kurmak için kendisine gelen hediyeleri kabul etmiş[7] ve muhataplarının kin ve nefretlerinin önüne geçmek, onları insaf çizgisinde tutmak, gönüllerini hoş etmek veya kazanmak ve bu vesileyle onların ellerinden tutup onları da Cennet’e ehil hale getirebilmek için elindeki imkânları hesapsız bir şekilde insanlara hediyeler olarak takdim etmiştir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hanımlarına, yakınlarına, bir işle vazifeli kıldığı kimselere, komşularına, çevresindeki insanlara, kendisini ziyarete gelenlere ve kendisine gelen heyetlere hediyeler vermiştir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hediye olarak verdikleri arasında giyecek, yiyecek, koku, at, deve, arazi, maden, hurmalık vs. bulunmaktadır.[8]

Allah Resûlü’nün bu yönünü anlatırken Enes İbn-i Mâlik diyor ki:

“Bazen adamın birisi Resûlullah’tan dünyalık almak için gelirdi de o günün akşamına varmadan kanaati değişirdi; onun için artık İslâm, her şeyden daha sevimli, dünya ve içindeki her şeyden daha aziz oluverirdi.”[9]

Yine, O’nun bu yönünü anlatırken Hazreti Enes, şahit olduğu şu hâdiseyi bize nakletmektedir:

“İslâm adına Resûlullah’tan bir şey istendi mi onu mutlaka verirdi. Bir gün adamın birisi gelip de kendisinden bir şeyler isteyince ona, iki dağ arasındaki sadaka koyunlarından çok miktarda koyun verdi. Daha sonra kavmine dönen adam onlara, ‘Ey kavmim!’ diyordu ‘Gelin, siz de Müslüman olun! Zira Muhammed, fakirlik korkusu olmaksızın veriyor!’ “[10]

Allah Resûlü, hediye konusunda bazen, muhataplarının gönlünü İslam’a ısındırmak için Müslüman olmayanları Müslüman olanlara tercih ettiği de olurdu.[11] Bunun en bâriz örneğini Huneyn’den sonra Ci’râne’de, Hevâzinlilerin geride bıraktığı ganimetleri taksiminde görmekteyiz.  O gün, Efendimiz hiç kimsenin beklemediği bir yolu tercih etmiş; kin ve nefret adına o güne kadar başı çeken Mekkelileri öne çıkarmış ve onlara, hayallerinden bile geçmeyecek bir muamele yapmıştı! Zira onların kalblerini İslâm adına kazanmak ve onların şahsında kabilelerin kalbini de yumuşatmak için ganimetlerinden onlara hatırı sayılır hediyeler vermişti.

Mesela, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Safvân İbn-i Ümeyye, Huneyn dönüşü Ci’râne’de toplanan ganimet mallarına; develer, davarlar ve çobanlarla dolu vadiye hayran hayran bakarken, Allah Resûlü de onun bu hâlini göz ucuyla takip ediyordu. Bir ara, “Safvân! Vadi pek mi hoşuna gitti?” diye sordu. “Evet” deyince, Resûl-i Ekrem onu yüreğinden vuracak olan sözü söyledi: “O vadi de içindekiler de senin olsun!” deyince Müslüman oldu.[12] Bundan sonrasını Hazreti Safvân anlatıyor:

“Resûlullah, insanlar içinde en sevmediğim kimse idi. Fakat Huneyn günü, bana o kadar mal verdi ki neticede bana insanların en sevimlisi hâline geliverdi.”[13]

Hediyeler vererek insanların gönüllerini kazanmak, kötülüklerine engel olmak, onların kalplerindeki kini, nefreti ve hasedi silmek kalplerin tabibi olan Efendimiz’in, kullandığı en etkili yollardan biriydi.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) üzerinde hakkı bulunan insanlara ve onların yakınlarına da hediyeler vermiştir. Hazreti Âişe validemiz anlatıyor:

“Allah Resûlü’nün hiçbir eşini, Hatice’yi kıskandığım kadar kıskanmadım. Alllah Resûlü onu çok anar ve bir koyun kestiğinde bile Hatice’nin yakın arkadaşlarını araştırıp bulur, onlara etinden hediye ederdi.”[14]

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), etraftaki kabile ve devlet reislerine de hediyeler gönderir, Medîne’de kendisini ziyaret için yanına gelen elçileri, memleketlerine geri gönderirken de kucak dolusu hediyelerle uğurlardı. Mesela, Medîne’den uğurlarken Sa’lebe ve Hanîfe elçilerine beşer okka gümüş hediye etmiş,[15] Mürre elçisi ile yanındaki on kişiye 10[16] ve Abdullah İbn-i Avf el-Eşecc’e de hediye olarak 12 okka gümüş vermiştir.[17] Akîl İbn-i Ka’b ve Cu’de kabilelerine, içerisinde su kuyuları ve hurma bahçeleri bulunan bir vadi ve arazi hediye etmiş ve bunu, bir mektupla kendilerine ayrıca bildirmiştir.[18] Süleym’den gelenleri hediyelerle memleketine gönderdiği[19] gibi Kaşîr İbn-i Ka’b elçisine giysi hediye etmiş ve onları kavmine dağıtmasını istemiştir.[20] Muhârib elçisi Huzeyme İbn-i Sevâî’nin şefkatle yüzünü meshetmiş ve memleketine giderken onu da hediyelerle göndermiştir.[21]
Hicret’in dokuzuncu yılında Medine’ye gelip ashâbın huzurunda İslâm’ı kabul ederek “Kasîdetü’l-bürde” veya başlangıç ifadesine göre “Bânet Sü‘âd” adlı kasîdesini okuyan meşhur şair Kâ’b İbn-i Züheyr’e üzerindeki Yemen bürdesini çıkarıp hediye etmiştir.[22] Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nde muhafaza edilen bu şerefli hediye, asırlar sonra Osmanlı’ya, oradan da bizlere intikal etmiştir.

Ashâbını Habeşistan’a kabul eden ve Mekkelilerin bütün baskılarına rağmen onlara sahip çıkıp geri göndermeyen Necâşî’ye de Efendimiz’in, hediyeler gönderdiğine şahit olmaktayız. Bu hediyelerden sonuncusunun, ıtriyat cinsinden güzel kokular ihtiva etmektedir. Ancak bu hediye, henüz Necâşî’ye ulaşmadan önce Necâşî vefat etmiş ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), geri gelen bu hediyenin bir kısmını Ümmü Seleme Vâlidemiz’e, diğer kısmını da diğer annelerimize vermiştir.[23]

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında hediye olarak verilebilecek bir şey bulunmadığında üzülmüş ve bu üzüntüsüne ashâbı kirâmın da şahit olduğu olmuştur. Mesela Bizans kralı Hirakl’e gönderdiği elçi ve mektuptan sonra, söz konusu kral da Resûlullah’a bir elçi göndermiş ve ondan, üç konuda[24] kendisine bilgi getirmesini istemişti. Bu sırada Efendiler Efendisi Tebûk’te bulunuyordu. Tebûk kuyusunun başında Allah Resûlü’ne gelip mülaki olup da Hirakl’in gönderdiği mektubu[25] kendisine veren elçiye[26] o gün hediye vermek istemiş, ancak yanında ona verecek birşey bulamamıştı. Bunu, “Sen, bir kavmin elçisisin ve bizim üzerimizde hakkın var! Ancak şu anda biz yolcuyuz ve hareket hâlindeyiz!” diyerek dile getirip de bu sebeple elinde hediye edilebilecek bir emtianın olmadığını ifade edince Hazreti Osmân devreye girmiş ve Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) adına elçiye, bir çeşit kumaş hediye etmişti. Buna ilave olarak Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), ashâbına dönmüş ve söz konusu elçiye ziyafet çekip karnını doyuracak birisinin olup olmadığını sormuş ve bunun üzerine Ensâr’dan bir başkası da ona ziyafet vermiştir.[27]
Efendimiz’in amcaoğlu ve ilim dağarcığı olarak bilinen Abdullah İbn-i Abbâs (radıyallahu anhumâ) Resûlullah’ın, “Aynen benim yaptığım gibi gelecek hey’etlere sizler de icazet verip hediyeler ikram etmek suretiyle hürmette bulunun!” beyanını bize nakletmekte ve hediyeleşmenin nebevî bir vasiyyet olduğunu bize haber vermektedir.[28]

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hediye konusundaki sünnetleri:

1. Kendisine verilen hediyeyi reddetmeyip kabul edilmesi

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine takdim edilen hediyeyi küçümsemeden kabul etmiş[29] ve hediyenin maddî değerinden ziyade, hediyeleşmenin daha önemli olduğuna işaret etmiştir. Nitekim bir gün, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) elinde bir şey taşıyarak Hazreti Âişe’nin yanından çıkan bir kadınla karşılaşır ve ona; “Bu nedir?” diye sorar. Kadın, “Bunu Âişe’ye hediye ettim ama kabul etmedi.” der. Bunun üzerinde Hazreti Âişe’nin yanına giren Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona, “Ey Âişe, o kadının hediyesini kabul etseydin ya!” der. Hazreti Âişe validemiz, “Yâ Resûlallah, o muhtaç birisi ve getirdiği hediyeye benden daha çok ihtiyacı var.” diye cevap verir. Buna karşılık Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Peki hediyesini kabul edip ona daha iyi bir şey de veremez miydin?”[30] buyurarak özellikle maddî durumları düşük insanların gönülden verdikleri hediyelerin kabul edilip mağdur olmamaları için de karşılığının verilmesi tavsiye ediyordu.

Bir başka beyanlarında da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ey Müslüman kadınlar! Bir hanım, komşusunun kendisine hediye olarak verdiği bir koyun ayağı (paçası) bile olsa o hediyeyi küçük görmesin.”[31] buyurarak verilen hediyenin küçük görülerek geri çevrilmesinin doğru olmadığını ifade etmiş; hediyeleşme konusunda din farkı gözetmeyen Allah Resûlü, Yahudi bir kadının hediyesini dâhi kabul etmiştir.[32]

Efedimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine verilen hediyeyi helal-haram olması gibi şer’î bir zorunluluk nedeniyle kabul edemeyecek olursa hediye eden kimseyi incitmeden ve gerekçesini de bildirmek suretiyle hediyeyi geri çevirir veya farklı bir gerekçe sebebiyle kullanamayacaksa hediyeyi kullanabilecek insanlara hediye ederdi. Mesela, kendisine hediye edilen hamîsa adında işlemeli bir elbiseyi namazda huşûunu bozduğu gerekçesiyle iade etmiş,[33] yine kendisine hediye edilen ferrûc adındaki ipek bir kaftanı “Takva sahiplerine bu yakışmaz.” buyurarak üzerinden çıkarmış ve giymemiştir.[34] Yine Habeş kıralı Necâşî’nin kendisine hediye ettiği zinetler arasındaki altın bir yüzüğü benzer sebeple istememiş ve torunu Ümâme’ye vermiştir.[35]

Yine günlerden bir gün Hazreti Ömer, mescidin kapısında Utârid İbn-i Hâcib’in satmakta olduğu ipekli hülle görür ve Allah Resûlü’ne “Ey Allah’ın Resûlü bunu alsanız da Cuma günleri ve yanınıza elçiler veya heyetler geldiğinde giyseniz.” der. Buna karşılık Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Bunu ancak ahiretten nasibi olmayanlar giyer.” buyurur. Daha sonraki günlerde Efendimiz’e ipekli kumaştan yapılmış elbiseler hediye olarak gelir ve Allah Resûlü bu elbiselerden Hazreti Ömer’ hediye eder. Bunun üzerine Hazreti Ömer, “Bunu benim giymeme müsaade ediyor musun?” diye sorar, Resûlü Ekrem de “Bunu ben sana kendin giyesin diye vermedim.” buyurur. Hazreti Ömer de bu ipek elbiseyi alıp Mekke’deki müşrik kardeşine hediye eder.[36] Bu hadîsten giyilmesi mekruh, hattâ haram olan elbiseyi hediye etmenin caiz olduğu hükmü alınmıştır. Bu tür bir hediye alan kimse onu ya satar, ya başkasına hediye eder yâhud kadınlara helâl bir şeyse kadınlara hediye eder.[37]

Peygamber Efendimiz’in yolunu takip eden selef-i sâlihin ve onların takipçileri olan İslam âlimleri tedbir ve temkin gereği, mallarına haram karışan kimselerden, farklı gayelerle hediye verenlerden ve mallarına haram karışmış olması ve verdiği hediyelerle toplumun ileri gelenlerini kendine bağlayıp halkı daha kolay yönlendirebilmesi ihtimaline karşı üst düzey devlet görevlilerinden hediye almayı uygun görmemişlerdir.[38]

2. Hediyeyi hediye etme

Fahri Kâinat Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) yakın çevreden ve döneminin yönetici ve krallarından devletlerarası siyasî ilişkiler çerçevesinde pek çok hediye gelirdi.[39] Gelen bu hediyeler arasında her çeşidiyle yiyecek, giyecek (cübbe, takım bürde, mest), çadır, koku, cam bardak, sürme, ayna, tarak, kılıç, deve, at, katır, takı, dinar gibi o zamanın kullanımda mevcut pek çok vardı.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen değerli hediyeleri kabul eder ve bu hediyeleri Kendi kullandığı gibi, yakınlarına ve diğer ihtiyaç sahibi Müslümanlara hediye ederdi. Ashâbı yanındayken kendisine dağıtımı mümkün bir hediye gelince hemen oradakilere taksim ederdi.[40]

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine gelen hediyeleri ashabına hediye ederdi. Allah Resûlü’ne yemek, ekmek, hurma vb. bir şey getirildiğinde “Hediye mi, sadaka/zekât mı?” diye sorar.[41] Gelen sadaka ise hiçbir şeye elini sürmeden aileleri ve geçim kaynakları olmayan Ehl-i Suffe’ye gönderir; hediye ise hem kendisi yer hem de onu ashâb-ı suffeye ikram ederdi.[42]

Bir gün Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir tabak yaş hurma hediye edilmiş, o da iki dizi üzerine oturup bunları avuç avuç Enes’e vererek hanımlarına göndermişti.[43] Başka bir gün Efendimiz’e bir miktar bal hediye edilmiş, O da (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanındakilere birer lokma ikram etmiştir.[44] Yine bir keresinde Efendimiz’e, içinde inci bulunan küçük bir kese hediye olarak getirilmiş, o da bu incileri hür kadınlarla cariyeler arasında paylaştırmıştı.[45]

3. Hediyeye hediyeyle karşılık verme

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), en basit iyiliği bile karşılıksız bırakmamış ve mutlaka bir karşılıkta bulunmuştur. Bu Allah Resûlü’nün en belirgin sünnetlerindendir. Hediye konusunda da kendisine verilen hediyenin daima daha hayırlısı ile mukabelede bulunmuş[46] ve Müslümanlara hediye aldıklarında riayet etmeleri nezaketli tavrı, şu sözlerle ifade etmiştir: “Size hediye veren kimseye siz de benzer bir hediyeyle karşılık veriniz. Karşılığında verecek bir şey bulamazsanız, kendisine dua ediniz.”[47] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendisine yemek getiren Zeyd İbn-i Sâbit’e (radıyallâhu anh), “Bârekâllahu fîk” (Allah seni bereketli kılsın) diyerek dua etmiştir.

4. Hediyeyi karşılık beklemeden verme

Hediyeleşmenin karşılık beklenmeden, Allah rızası için, gönülden gelerek sevgiyle yapılması çok önemlidir. Ancak hediyeyi asıl gayesi dışında, bir beklenti veya daha büyük bir hediye almak için veren kişinin yani hediyesinden karşılık bekleyen kimselerin hediyesinin kabul edilmemesi gerektiğini de Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyan buyurmuşlardır.

Nitekim bedevilerden biri Efendimiz’e genç bir deve hediye etmiş, Allah Resûlü de buna karşılık olarak ona altı deve hediye etmişti. Fakat bedevi aldığı hediyeleri yeterli görmeyerek öfkelenip kızmıştı. Durum, Resûlullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ulaşınca bu gibi durumlarda her zaman yaptığı gibi minbere çıkmış, Allah’a hamd u senâda bulunmuş ve arkasından şunları söylemişti:

“Falan kişi bana bir deve hediye etti. Ben de ona altı deveyle karşılık verdim; fakat o bundan memnun olmadı. Bundan dolayı içimden, Kureyş, Ensar, Sakîf ve Devsliler dışındaki kimselerden hediye kabul etmemeyi düşündüm.”[48]

Allah Resûlü’nün saydığı bu insanlar izzet ve ikramı bilen, âdâb ve usulle hareket eden insanları resmediyordu. Bu ifadeler sadece bunlardan hediye alacağı ve sadece onlara hediye vereceği anlamını taşımıyordu. Efendimiz’in burada dikkat çekmek istediği asıl husus, hediyeyi farklı amaçlar için kullanmanın yanlışlığıydı.

5. Hediyeyi geri almama

Hediye ile ilgili olarak Efendimiz’in koyduğu düsturlardan biri de hediyeden geri dönmemektir. Hediyeden döneni, kustuğunu geri yiyen köpeğe benzetmiştir.[49]

6. Devlet Memurlarının işleri sebebiyle hediye almalarını yasaklanması

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hediyeleşmeyi teşvik ederken hediyeleşme konusunda hiç hoşlanmadığı ve ağır bir şekilde kınadığı şey haksız kazanç yollarından biri olan rüşvet ve iltimas maksadıyla hediye verilmesidir. Çünkü kişiye, bulunduğu makam, mevki ve görev dolayısıyla verilen hediyeler, insanlar arasındaki sevgi ve uhuvvet bağlarını güçlendirmek yerine görev istismarına götüren, toplumu içten içe kemiren, sosyal adalet ve güvenliği sarsan bir rüşvet şekline dönüşebilir.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hususta “Hediye rüşvete dönüşünce onu sakın kabul etmeyin!”[50] buyurmuş; İdareci ve memurlara verilen hediyeleri “Zekât memurlarına verilen hediyeler devlet malına hıyanettir.”[51] buyurarak “hıyânet (ğulûl) ve haram kazanç (suht)” saymış[52] ve bu hususta müslümanları çok ciddi bir şekilde tekrar ve tekrar uyarmıştır. Bu hâdiselerden birisi şöyledir:

“Birgün zekât memurlarından Abdullah İbnü’l-Lütbiyye, topladığı zekâtlar ile birlikte Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelir ve “Ey Allah’ın Resûlü! Şu sizin zekât mallarınız, bunlar da bana verilen hediyelerdir.” der. Efendimiz bu duruma çok üzülür, canı sıkılır ve aldığı hediyelerin zekât memuru olduğu için verildiğini ima ederek, “Tuhaf şey! Sen doğru sözlü bir adamsan söyle bakalım, anne babanın evinde otursaydın da bir baksaydın bakalım; sana hediye veriliyor muydu verilmiyor muydu!” diyerek onu ikaz eder. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu şahsen ikaz etmekle yetinmez, minbere çıkar, Allah’a hamd ü senâdan sonra şöyle buyurur: “Size ne oluyor ki! İçinizden birilerini Allah’ın bana verdiği yetki ile âmil (zekat memuru) olarak bir yere gönderiyorum, (ona orada devletin memuru olduğundan dolayı bazı şeyler veriyorlar.) Dönünce kalkıp bana; “Bunlar sizindir, şunlar da bana hediye verilmiştir” diyor. Bu adam eğer doğru sözlüyse, babasının veya anasının evinde otursaydı da hediyesi ayağına gelseydi ya! (Ana-babasının evinde otursaydı bunlar ona verilir miydi?) Allah’a yemin ederim ki, sizden kim haksız yere bir şey alırsa kıyamet günü haksız olarak aldığı şeyi yüklenerek gelecektir. Kıyamet günü Allah’ın huzurunda birinizin bağıran bir deveyi, böğüren bir ineği veya meleyen bir koyunu yüklenerek geldiğini sakın görmeyeyim. ” sonra koltuk altlarının beyazlığı görülecek kadar ellerini kaldırdı ve şöyle buyurdu: “Allah’ım tebliğ ettim mi? Allah’ım tebliğ ettim mi? Allah’ım tebliğ ettim mi?”[53]

Devlet başkanlarını da bir memur gibi düşündüğümüzde aynı durum onlar için de geçerlidir. Bazı islam âlimleri de bir devlet başkanı olarak Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hediye kabul etmesinin ona mahsus bir ruhsat olduğunu ve bu konuda ölçü alınamayacağını ifade etmişlerdir.[54] Bu yönüyle devlet başkanının farklı gayelerle aldığı veya kendi çıkarları doğrultusunda devlet malından verdiği hediyeler de Efendimiz’in ifade ettiği gibi haram, haksız ve kirli bir kazançtır, aynı zamanda devlet malına hıyanettir.[55] Nitekim Hazreti Ömer (radıyllâhu anh) halifeliği zamanında kamu görevlilerinden hediye kabul etmemiş, kabul ettiklerini de devlet hazinesine devretmiştir. Aynı yolu takip eden Ömer İbn-i Abdülazîz (rahmetullâhu aleyh) âmillerinden görev esnasında verilen hediyeleri hazineye devretmelerini istemiştir.[56]

Borç-hediye ve faiz ilişkisi

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) borç almış, borcunu en güzel şekilde geri ödemiş, borçlunun da borcunu en güzel şekilde ödemesini tavsiye buyurmuştur.[57] Allah Resûlü, borç veren kimsenin de borçludan-aralarında borç işlemi öncesine dayanan bir hediyeleşme âdetinin bulunması durumu hariç- hediye talebinde bulunması veya hediye kabul etmesi yasaklamıştır.[58] Sahabe efendilerimiz de borçludan alınan hediyeyi ribâ (faiz) olarak görmüş ve reddetmişlerdir.[59] Bu uygulama İslam hukukunda da “Menfaat sağlayan her ödünç faizdir”[60] ifadesiyle kurala bağlanmıştır. Bu sebeple faiz ve faiz şüphesi içeren kazanç ve hukukî işlemlerden kaçınma hususunda son derece hassasiyet gösterilmiş ve borç/ödünç (karz) akdinde borçlunun alacaklısına hediye vermesi ihtiyatla karşılanmış ve bir bakıma ödünç işleminde şart koşulan fazlalık işlevini yüklendiği veya böyle bir ihtimali taşıdığı, yani dolaylı ve örtülü faiz sayılabildiği durumlarda bu hediyeleşme câiz görülmemiştir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bir kimse, bir kardeşi için hak etmediği bir aracılık yapar da kardeşi de sırf aracılığı karşılığında hediye verir o da kabul ederse, ribâ kapılarından büyük bir kapının önüne gelmiş demektir.”[61] buyurarak rüşvet olarak verilen hediyeyi ribâ (faiz) ile eşdeğer tutmuştur. Bunu alışveriş hukukuna da taşıyarak, bir menfaat elde etmek için borç veren, borcu faize dönüştürmek isteyenlere yönelik olarak şunlara söyler: “Bir kimseye borç verdiğinizde, borçlu size bir hediye verir veya sizi bineğine bindirmek isterse sakın o bineğe binmeyin ve o hediyeyi kabul etmeyin.”[62]

Netice olarak hediyeleşmenin gönülden, Allah rızası için yapılması, verilen hediyeden bir karşılık beklenmemesi esas olmakla birlikte, hediye alan tarafın elinden geldiği nispette mukabelede bulunması, teşekkür ve dua etmesi Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyh ve sellem) bir sünnetidir. Bu sünnetin ihyasının, günümüzde giderek zayıflayan aile ve toplum bağlarının güçlenmesinde, insanlar arasında sıcak münasebetlerin kurulmasında, sosyal yardımlaşma, sevgi ve dostluk ortamının oluşmasında; cimrilik ve bencilliğin tedavisinde büyük bir katkısı olacaktır.[63]


Dipnotlar
[1] Buhârî, Hibe 11; Ebû Dâvûd, Büyû’ (İcâre) 80, Diyât 6; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/ 360
[2] Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kendisine verilen hediyenin daima daha hayırlısı ile mukabele etmiştir. İbn Ebî Şeybe, Musannef, Büyû’ ve akdiyye 253
[3] Tirmizî, Velâ ve hibe 6
[4] Muvatta’, Hüsnü’l-hulk 4
[5] Kenzu’l-ummâl, 6/110 (15058)
[6] Muvatta, Hüsnü’l-huluk 16; Ahmed İbn-i Hanbel Müsned, 2/405; Tirmizî, Velâ ve hibe 6
[7] Bedir’de, Sa’d İbn-i Ubâde’nin kendisine hediye olarak verdiği zırhı ve “adb” (keskin) adlı kılıcı kuşandı. İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk 4/213, 215; Huneyn’nde, Ferve İbn-i Nüfâse el-Cüzâmî’nin hediye ettiği katıra bindi. Müslim, Cihâd ve siyer 76 (4612)
[8] Bkz.: İbrahim Canan, Kutub-i Sitte 16/243
[9] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/106 (12050)
[10] Bkz. Müslim, Fedâil 14 (2312); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 19/107 (12051)
[11] Buhârî, Zekât 53; Müslim, Zekât 131 (2433)
[12] Vâkıdî, Megâzî 2/854-855
[13] Tirmizî, Zekât 30 (666)
[14] Buhârî, Edeb 23 (6004); Müslim, Fedâilü’s-sahâbe 74 (6277)
[15] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/227, 240; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/56, 94. Hanîfe elçilerinin 19 kişi olduğu ifade edilmektedir. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/240
[16] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/227; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/93
[17] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/238, 239
[18] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/230; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/95
[19] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/234
[20] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/231; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/95
[21] İbn-i Sa’d, Tabakât 1/228; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/94
[22] İbn-i Esîr, Üsdü’l-gâbe 4/450-51
[23] Necâşî’nin vefat edeceğini tahmin etmiş ve Annemiz’e, “Ben, Necâşî’ye güzel kokular göndermiştim; ancak onlar kendisine ulaşmadan önce onun vefat edeceğini tahmin ediyorum. Şayet durum böyle olur da hediyeler geri gelirse onları sana vereceğim!” dediği ifade edilmektedir. Bkz. Beyhakî, Ma’rifetu’s-Sünen 8/200 (11640)
[24] Bunlar, kendisine yazdığı mektup hakkında daha detay bilgi, mektubunu okuduğunda geceden bahsedip bahsetmeyeceği ve omuz kürekleri arasında dikkatini çeken bir hususun olup olmadığıdır. Efendimiz’in huzurunda bu üç hususu da o gün görüp şahit olduğunu beyan eden elçi, Hirakl için, bunları bir kenara yazdığını ifade etmektedir. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 24/418, 419 (15655)
[25] Mektubunda Hirakl, “Bana gönderdiğin mektupta sen beni, genişliği dünya ve semalar kadar geniş bir Cennet’e davet ediyorsun; peki Cehennem nerede?” diye soruyordu. Bunu duyunca Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Sübhanallah!” buyurdu. “Gündüz geldiğinde geceden hiç eser kalır mı ki!”
[26] Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) o gün, “Atan İbrâhîm’in de dini olan hanefiyye-i İslâm’ı sen de kabul etsen!” diyerek söz konusu elçiyi de İslâm’a davet etmiş, ancak onun, “Ben bir kavmin elçisiyim ve onların dini üzerineyim; onlara döneceğim âna kadar da bundan dönmem!” demesi üzerine, “Şüphesiz sen, sevdiğine hidayet ettiremezsin; hidayeti dilediğine lütfeden ancak Allah’tır!” mealindeki âyeti okumuştur. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 24/418, 419 (15655)
[27] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 24/418, 419 (15655); İbn-i Asâkir, Târîhu Dımaşk 2/40, 41; İbn-i Kesîr, Bidâye 5/31
[28] Buhârî, Cihâd 176 (3053); Megâzî, 84 (4431); Müslim, Vasiyye, 20 (4232)
[29] Buhârî, Nikâh 74
[30] Abdürrezzâk, Musannef 10/449
[31] Buhârî, Hibe 1; Müslim, Zekât 90
[32] Ebû Dâvûd, Diyât 6; Dârimî, Mukaddime 11
[33] Buhârî, Salât 14; Müslim, Mesâcid ve mevziu’s-salât 61
[34] Buhârî, Salât 16 (375); Müslim, Libâs ve zînet 23 (5427)
[35] Ebû Dâvûd, Hâtem 8 (4235); İbn Mâce, Libâs 40 (3644)
[36] Buhâri, Hibe 25; Müslim, Libâs 2
[37] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte 16/161; Kullanılması haram veya mekruh olan bir şeyi hediye etmenin caiz olduğuna delâlet rivayetler için bkz.: Buhâri, Hibe 25; Müslim, Libâs 1
[38] Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 2/189-193; Meselâ Abdullah İbn-i Ömer hediyeyi fitnenin öncüsü şeklinde nitelendirmiş (İbn-i Kuteybe, Uyûnü’l-ahbâr 3/34), Ömer İbn-i Abdülazîz de Allah Resûlü’ne ve Hulefâ-yi Râşidîn’e verilen hediyeleri kastederek onların gerçekten hediye olduğunu, kendi döneminde verilen hediyelerin ise rüşvete dönüştüğünü ifade etmiştir. (Buhârî, Hibe 17).
[39]Efendimiz’e hediye gönderen devlet adamlarından bazıları: Mısır Mukavkısı, İran Kisrâ’sı, Bizans İmparatoru, Tirmizî, Siyer, 23(1576); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/145(1235) Yemen hükümdarı, Dârimî, Siyer 53(2522) ; Ebû Dâvûd, Libâs 5(4034) Roma’nın Meân (Amman) valisi, İbn-i Sa’d, Tabakât 1/281; Müslim, Cihâd ve siyer 76 (4612) Eyle (Akabe) Hükümdarı Buhârî, Zekât 54 (1481); Müslim, Fedâil 11 (5948) ve Dûmetü’l-Cendel kalesinin kralı Buhârî, Hibe 28 (2616); Müslim, Libâs ve zînet 18(5422) Hediye gönderen krallardan Habeş Kralı Necaşi (bir uft sade siyah mest, cam bardak, üç adet harbe, habeşi başlı altın bir yüzük), Kayser (dinar, zencebil dolu küp, ipek cübbe…); Mısır lideri Mukavkıs, (ipek hulle, Mariye, Mariye’nin kızkardeşi Sîrîn, Me’bur adında hadımlaştırılmış bir köle, bir katır, cam bardak, sürmedanlık, ayna, tarak); Melik-i Eyle (beyaz bir katır); Yemen Kralı Zu Yezen (otuz üç deve ödeyerek satın aldığı bir ipekli takım) ve İran Kralı Kisra’nın adı geçer. İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte 16/242
[40] Kadı Iyâz, Şifâ 1/12
[41] Buhârî, Hibe 7 (2576); T656 Tirmizî, Zekât 25 (656)
[42] Buhârî, Rikâk 17 (6452); Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme 36 (2477)
[43] İbn-i Sa’d, Tabakât, 1/393
[44] İbn-i Mâce, Tıb 7 (3451)
[45] Ebû Dâvûd, Harâc, fey’ ve imâre 13-14 (2952 ) Ayrıca bkz.: İbn-i Mâce, Et’ıme 61 (3368)
[46] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, Büyû’ ve akdiyye 253
[47] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 2/96 (5703); Ebû Dâvûd, Edeb 107-108 (5109); Nesâî, Zekât 72 (2568)
[48] Tirmizî, Menâkıb 73 (3945); Ebû Dâvûd, Büyû’ (İcâre) 80 (3537)
[49] Buhârî, Hibe 30, Zekât 59, Cihâd 137, Hiyel 14; Müslim, Hibât 2, 5, 8. Ayrıca bk. Tirmizî, Büyû’ 62; Nesâî, Zekât 100; İbn-i Mâce, Hibât 5
[50] Taberânî, Mu’cemü’s-sağîr 2/42; Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr, 20/90 (17361), 22/356 (19414)
[51] Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 5/424; Şevkânî, Neylü’l-evtâr 7/338
[52] Taberânî, Mu’cemü’l-kebîr 21/160 (11486)
[53] Buhârî, Hiyel 15, Cum’a 29, Zekât 67, Hibe 17, Eymân 3, Ahkâm 24, 41; Müslim, İmaret 26, (1832); Ebu Davud, İmaret 11, (2946); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 5/423
[54] Mâverdî, devlet başkanının yabancı ülke yönetici ve halkı tarafından gönderilen hediyeleri kabul edebileceği, ancak bu hediyelerin -özel bir bağ sebebiyle olmadıkça- devlet hazinesine aktarılacağı görüşünü benimser. Kendi halkının verdiği hediyelere gelince bunun birçok türünün bulunduğunu, halifenin bu hediyeleri kabul etmesinin kural olarak câiz olmadığını, fakat kadîm bir bağ ve dostluğun devamı mahiyetindeki mûtat hediyeleri herhangi bir karşılık beklenmeden verilmesi halinde kabul edebileceğini, bunun dışındaki hediyelerin farklı sebep ve görüntülerle de olsa bir nevi rüşvet ve haksız kazanç olacağını, veren için ise ancak zaruret halinde câiz sayılacağını belirtir. İbn-i Âbidîn, zekât memurlarıyla ilgili hadisteki halktan hediye kabul etme yasağının, onların başı olması sebebiyle devlet başkanı için de geçerli olduğunu, fetva kitaplarında kaydedilen, “Müftü ve imamın hediye alması kural olarak câizdir” ifadesiyle (Fetâva’l-Hindiyye, 3/330) namaz imamlığının kastedildiğini belirtir (İbn-i Âbidîn, Reddü’l-muhtar 5/373). Öyle anlaşılıyor ki bazı fakihlerin bu konudaki olumsuz tavrı, adı hediye de olsa bu yolla devlet başkanıyla yakınlık kurulması, hak edilmeyen makam ve gelirlerin sağlanması, neticede hediyenin bir nevi rüşvet işlevi görmesi, devlet başkanının da devlet hazinesinden hediye adı altında ölçüsüzce bağışlar ve kayırmalar yapabilmesi şeklindeki bazı kaygılara dayanmakta, bu kaygılarda da Hulefâ-yi Râşidîn’den sonraki dönemlerde gözlenen olumsuz gelişmelerin etkisi görülmektedir. Kamu görevlilerinin hediye alması konusunda hâkimin halktan hediye almasının kural olarak câiz olmadığı, fakat yakınlarından ve kadılık görevi öncesine dayanan bir bağ sebebiyle öteden beri hediyeleşmekte olduğu dostlarından hediye kabul edebileceği belirtilir. Diğer bir ifadeyle hediye verilmesinin o kimsenin kadı oluşuyla hiçbir bağlantısının bulunmaması aranır. (Serahsî, Mebsût 16/82) Verilen hediye bir hakkın ihlâline, mûtat olmayan bir fetvanın verilmesine veya hak edilmeyen bir gayeyi elde etmeye vasıta kılınmadığı, böyle bir ihtimal bulunmadığı sürece müftü, vâiz, müderris, Kur’an öğretmeni gibi din hizmetlerini ifa eden kişilerin halktan hediye alıp vermeleri kural olarak meşrû görülmüştür. (İbn-i Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 5/373). Ayrıca Bkz.: İbn-i Ferhûn, Tebsîratü’l-hükkâm, 1/23; Mâverdî, Hâvi’l-kebîr 16/282-284. Ayrıca Bkz.: Ali Bardakoğlu, İslam Ansiklopedisi, Hediyye mad. 17/151-155; Fakihlerden önemli bir kısmı, Kur’an okuma ve hatim için ücret almanın câiz olmadığı ancak ücretin önceden şart koşulmasını veya konuşulmasını doğru bulmayıp sonradan hediye adı altında verilmesinin câiz olabileceğini, yani ücretin değil hediyenin câiz olduğunu ifade etmişlerdir. İbn-i Âbidîn, Mecmûatü’r-resâil 1/175.
[55] Bu ifadeler, sahih hadis kaynaklarında yer almasa da en azından bu konuda muhtemel suistimallere karşı duyulan kaygıyı dile getirmesi bakımından önem taşır. Bu konudaki hadisler için bkz.: Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl 6/111-112; Şevkânî, Neylü’l-evtâr 8/302
[56] Sadrüşşehîd, Şerhu Edebi’l-ķâdî li’l-Hassâf 2/39-48
[57] “Sizin en hayırlınız borcunu en iyi şekilde ödeyeninizdir.” Buhârî, İstikrâz 4; Müslim, Müsâkât 120. Ayrıca Bkz.: Ebû Dâvûd, Büyû 11; Tirmizî, Büyû 75
[58] İbn-i Mâce, Sadaķât 19
[59] Şevkânî, Neylü’l-evtâr 5/261-262
[60] İbn-i Hacer, Metâlibü’l-âliye 1/411; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/125
[61] Ebû Dâvûd, Büyû’ (İcâre) 82
[62] İbn-i Mâce, Sadakât 19 (2432) Ancak borcunu ödedikten sonra kişinin daha önceden verilmiş bir şarta bağlı olmaksızın hediye vermesinde bir sakınca yoktu. Nitekim Peygamber Efendimiz daha önce kendisinden yarım vesk (1 vesk 200 kg.) yiyecek aldığı bir adam borcunu istemeye geldiğinde ona bir vesk olarak geri ödeme yapmış, “Bu yarım vesk senin alacağın, bu yarısı da bizden sana (hediye)” buyurmuştu. Yine bir vesk borçlandığı bir başka adama da iki vesk ödemiş, ona da aynı sözü söylemişti. Heysemî, Mecmau’z-zevâid 4/251 (6691); Bezzâr, Müsned 2/474 (8922)
[63] İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi Kütüb-i Sitte 16/161

Yazar: Yeni Ümit dergisinden alınmıştır.

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla