Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (7): Önyargıya Dikkat

408

En güzel biçimde, en saygın ve temiz bir şekilde yaratılan insana, imtihan gereği aşağıların aşağısı ile yücelerin en yücesi aralığında iradi bir hareket alanı tayin edilir. Onun bir ömür süren bu aralıktaki yolculuğu, yatay değil dikey; aşağı ve yukarı şekilde gerçekleşir. Niyet ve nazarı, duygu ve düşünceleri, tavır ve davranışları, söz ve fiilleri ile kısmen ya da tamamen yaratıldığı noktanın altına da düşebilir üstüne de çıkabilir. Eğitimde muhatap insandır ve insanın bu aralıktaki hali/yeri, bazen eğitimciyi, muhatabın değişimi, gelişimi ve yarınları adına farklı farklı önyargılara götürebilir. Mesaisini, ilgisini ve faaliyetlerini, bu önyargılara göre şekillendirebilir hatta ayrımcılığa, dışlamaya ve dengesizliğe sürüklenebilir. Tam bu noktada Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), eğitimde muhataplarıyla alakalı kanaat, karar ve hükümlerini, asla önyargı ve zanlara göre belirlemez. Bir eğitimci olarak herkese heva ve hevesten uzak; adil bir şekilde yaklaşır ve herkesle yakından ilgilenir.

İlahî Ahlakı Örnek Alma ve Önyargıya Saplanmama

O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) bu duruşu öncelikle ilahi ahlakın bir yansımasıdır. Zira Allah, neredeyse bütün peygamberleri; ahlak, insanlık, inanç esasları, hak, hukuk, adalet ve muamele gibi hususlarda dibi görmüş problemli toplumlara gönderir. Hatta bunların bir kısmı, peygamberleri öldürmeye kalkar. Bir kısmı öldürür ama buna rağmen onların eğitimi için yeniden peygamber görevlendirilir. Bir kısmı da uzun yıllar süren tebliğ ve eğitim faaliyetlerine olumlu karşılık vermediği gibi zulüm, haksızlık ve ahlaksızlıkları dayanılmaz boyutlara taşır ve kendilerine verilen mühlet bitince helak edilir. Cenâb-ı Hakk’ın, çok değer verdiği, seçtiği ve sevdiği peygamberleri, böylesi toplumların irşadı, ıslahı ve eğitimi için göndermesi üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir noktadır.

Bu durum göstermektedir ki böylesi toplumlar ıslah olmaz zannına kapılmak ilahi ahlaka terstir; en kötü durumdakileri bile eğitim ile bir noktaya ulaşabilir. Bir de herkesle aynı şekilde ilgilenilmediği sürece potansiyellerin keşfi yüzde yüz mümkün olmaz. Yine peygamberler tarihi şahittir ki insanlar hem müspet hem de menfi anlamda zamanla değişebilmekte; hakkında yola gelmez diye zanlara girilebilecekler yola gelebilmekte, onlar bu yolun sadık bir yolcusu şeklinde düşünülebilecekler de yoldan çıkabilmektedir. İnsanlardaki potansiyel, üzerlerindeki örtüler, sevgi, ilgi, merhamet ile kaldırılınca veya gelişimine uygun çevre şartları oluşunca ortaya çıkabilir. Tarihin bir döneminde köle, fakir ve bedevî olan ya da çok bilinmeyen toplumların bir müddet sonra sahne alması; aleme nizam vermesi ve gelişmelere öncülük etmesi bunu gösterir.

Tevhit ve nübüvvet tarihinde bu durum genel olarak toplumlar için böyle olduğu gibi fertler için de böyledir. Meselâ bu çerçevede Cenâb-ı Hak, Firavun’dan adam olmaz demez; biri ulu’l-azm iki peygamberi ayağına gönderir. Hatta bu konuda, “İkiniz beraber Firavun’a gidin, çünkü o sınırı çok aştı. Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslûpla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer.”1 buyurur ve muhatap umutsuz vakıa olarak görülebilecek bir portre çizse bile nasıl hareket etmeleri gerektiği noktasında onlara yol ve yöntem tavsiyesinde bulunur. İlahi ahlakı, muradı ve nazarı doğru anlayan peygamberler de muhatapları ne durumda olurlarsa olsun onlarla alakalı olumsuz zanlara kapılmaz; herkes karşısında tebliğ ve eğitim vazifesini bihakkın yerine getirirler.

Gerçeklerden Önyargıya Değil Yol Haritasına Ulaşma

Allah Resûlü, muhatabı olan insanı; fıtratı, mahiyeti ve donanımları itibarıyla çok iyi tanır. Ortaya koyduğu ve eğitimciyi onunla alakalı önyargılara sevk edecek tavır, his ve fikirlerin, hal ve hareketlerin arkasında yatan sebepleri; aile ve yakın çevreden aldığı ahlakı, onlardan edindiği karakteri, o güne kadar gördüğü muameleleri, yaşadığı şehir ya da badiyeyi/köyü, toplumuna ait inanış, kabul ya da telakkileri, kültürü, aile içi durumları, sahip olduğu mali imkanları, yaşadığı sağlık sorunlarını, travmaları, yaşını, yetimliğini, toplumsal statüsünü, o güne kadar karşılaştığı imtihanları ve korkuları dikkate alır. Zira bunların insan üzerinde bıraktığı olumsuz izler bilinmeden ve silinmeden; ruh, kalp, vicdan, zihin ve hafıza tımar/tamir edilmeden yani eğitimciyi suizanna götürecek şeyler ayıklanmadan muhatabın potansiyeli; eğitime vereceği tepki ya da eğitimle alacağı mesafe tam olarak bilinemez. 

Mesela bu çerçevede Allah Resûlü, Adiyy İbn-i Hatem’e “Senin İslam’a ait hak ve hakikatleri kabul etmene mâni olan şey; İslam’ın düşmanlarını çok, müntesiplerini ise onlar karşısında sayıca az, zayıf ve güçsüz bulman, gücü ve saltanatı başkalarında görmendir!” buyurur. Onun anlatılanlara tepki vermemesinin altında yatan korkulara dikkat çeker. Ardından ona, çok geçmeden güçlü gördüğü o krallıkların Müslümanlara mağlup düşeceklerini, mü’minlerin yaşadığı coğrafyanın emniyet yurduna dönüşeceğini, mal ve servetin Müslümanlarda bollaşacağını hatta zekat verecek muhtaç kimseler bulamayacaklarını haber verir. Başkalarının hidayetinden ümidini keseceği Adiyy, gördüğü muamele ve aradaki korku duvarlarının kaldırılması ile hak ve hakikate kalp ve kafasının kapılarını açar. İçeriye dolan iman, hikmet ve heyecanla apayrı bir insana dönüşür.2

Vazifeyi Herkese Karşı Hakkıyla Yapma

Her meslek gibi eğitimin de bir hakkı vardır. O da öncelikle herkese eşit ve adil bir şekilde yaklaşma, muamele etme ve kimseyi, zanlara dayanan önyargılarla dışlamamadır. Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtu vesselâm) evrensel risalet görevi verilir; ilahi hak ve hakikatleri, en yakınlarından başlayarak bütün bir insanlığa tebliğ etmesi ve onları yetiştirmesi istenir. O (aleyhissalâtu vesselâm), bu ilk muhatapları arasında kırk yıl ömür sürmesine ve onların Cahiliyeyi meydana getiren yanlış inanışlara, örf ve âdetlere, tutum ve davranışlara ne kadar bağlı olduklarını bilmesine rağmen ne Kureyş’in tamamıyla alakalı ne de onlardan herhangi bir fertle alakalı asla önyargıyla hareket etmez. 

Despotluk destanı yazan Ebû Cehil, Ukbe İbn-i Rebîa, Şeybe İbn-i Rebîa, Ebû Leheb ve Ukbe İbn-i Muayt başta olmak üzere hepsinin gönlüne girebileceği, hak ve hakikatleri ruhlarına duyurabileceği ve onlardaki insanlık potansiyelini iman ile harekete geçirebileceği ümidiyle faaliyet gösterir. On beş yıl onlara ulaşmak için yol inşa eder, fırsatları değerlendirir ve farklı farklı metotlar dener. Onlar, bu ümide ve gayrete her seferinde en ağır bir şekilde darbe de vursa O yine onların bir gün yola gelebileceği, takıldıkları şeyleri aşabilecekleri düşüncesiyle asla köprüleri atmaz ve asla olumsuz zanlara kapılmaz. Uhud’da O’na ve ashâbına eriştirdikleri musibetlere ve yaralara rağmen “Allah’ım! Kavmimi bağışla zira onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar!”3 buyurur. Onlarla alakalı kem sözleri, “Aslında Kureyş, emânete ehil insanlardan müteşekkil…” diyerek susturur.4 

Hicretten sonra muhatapları arasına münafıklar da dahil olur. Onların çıkardığı büyük fitnelere ve yaptıkları yıkıcı faaliyetlere rağmen onlarla alakalı zanlarına da çok dikkat eder. İçine düştükleri nifak çukurundan onları çıkarmayı gaye edinir. O zamana kadar onları affeder; cezalandırılmaları taleplerini geri çevirir ve yaptıklarını sineye çeker. En samimi şekilde onlara ulaşma ve kalplerindeki nifakı, temsil ve eğitimle eritip onları hakiki ve samimi birer mü’mine dönüştürme gayretlerini kesintisiz sürdürür. Başmünafık Abdullah İbn-i Übey dahil kimseye ‘artık bundan adam olmaz’ şeklinde yaklaşmaz. Öyle ki hasta yatağında son anlarını geçiren başmünafığı ziyaret eder ve hidayeti adına son nefisini verinceye kadar çabalar.5

Başkalarının, tavır ve davranışlarından dolayı hakkında hükümlerini verdiği ve ümidi kestiği kimselerle alakalı da asla önyargılarla hareket etmez. Meselâ bunların başında Ömer İbn-i Hattab gelir. Ömer, İslam’a girmeden önce çevresindeki mü’minlere en büyük eziyetleri yapanlardan birisidir. Habeşistan’a hicretin gerçekleştiği günlerde Hz. Âmir İbn-i Rebîa’nın (radıyallahu anh) yanına uğrar. Hz. Âmir, hicret hazırlığı için pazara gittiğinden Hz. Âmir’in hanımı Hz. Leylâ Bint-i Hasme ile karşılaşır. Ömer, Hz. Leylâ’ya “Demek gidiyorsunuz.” der. Bunun üzerine Hz. Leylâ, ‘“Evet, Allah’a yemin olsun ki Allah’ın arzından çıkıp gideceğiz. Sizler bize çok işkence ettiniz, bizi ezdiniz, dirlik ve huzur bırakmadınız. Olur ki Allah bize bir kurtuluş yolu gösterir.” karşılığını verir. 

Hz. Leyla’nın bu cevabı, Ömer’i vicdanından yakalar ve duyduğu üzüntü yüzüne yansır. Hüzünlü bir halde “Allah yardımcınız olsun.” der ve ayrılır. Ömer’i ilk defa bu halde gören Hz. Leylâ, kocası Âmir eve dönünce Ömer’in gelişini ve mü’minlerin hicretinden dolayı onda sezdiği, hüznü, şefkati ve merhameti anlatır ve Ömer’in Müslüman olabileceğini söyler. Bunun üzerine Hz. Âmir, “Şunu iyi bil ki Hattab’ın eşeği Müslüman olur ama oğlu Ömer Müslüman olmaz.” der.6 Her ne kadar mü’minlere yapıp ettiklerinden dolayı sahâbe, Ömer’e önyargı ile yaklaşsa da Allah Resûlü, kimseden ümidini kesmediği ve kimse ile alakalı önyargılı hareket etmediği gibi Ömer ile alakalı da aynı çizgidedir. Hatta onlar bu kanaatte iken O, “Allah’ım! Bu dini Ömer ile teyid buyur!” diye dua dua yakarmaktadır.7

Başkalarının Önyargılarına Takılmama

Allah Resûlü, eğitimde başkalarının önyargılarına da geçit vermez. Hicretin ikinci yılında, Nahle seferinde Hakem İbn-i Keysan esir alınır ve Medine’ye getirilir. Mescid-i Nebevî’nin bir direğine bağlanan müşrik Hakem İbn-i Keysan ile Allah Resûlü, bizzat ilgilenir. Kendi elleriyle yedirir içirir. Fırsat buldukça ona ilahî hak ve hakikatleri anlatır ve onu, İslam’a davet eder. Fakat her seferinde olumsuz karşılık alır. Buna rağmen O, ilk günkü heyecanıyla ilgilenmeye ve anlatmaya devam eder. Bu durum sahâbeden bazılarında rahatsızlık meydana getirir ve “Ya Resûlallah! İzin ver işini biterelim belli ki asla iman etmeyecek!” derler.

Yaşananlar, onlarda Hakem İbn-i Keysan ile alakalı önyargı oluşturur. Fakat Allah Resûlü, insanların zamanla değişebileceğine; içini düştüğü yanlışı anlayabileceğine ve tedaviye cevap vereceğine inanır ve son nefese kadar kimseyle alakalı olumsuz zanlara girmez. Onlara “Hayır!” buyurur ve Hakem ile ilgilenmeye devam eder. Çok geçmeden Hakem, bu nebevî çabaya müsbet karşılık verir; ilgi, şefkat ve merhamet potasında erir ve Müslüman olur. Sevince gark olan Allah Resûlü, önyargılarını ifade edip onu kendisinden isteyenleri çağırır ve kendilerine “Eğer size izin verseydim o şimdi ateşteydi!” buyurur.  8

Sonuç

Önyargı, duygu ve düşüncelere şekil ve yön veren; insanın gayretini koordine eden zihnî bir hastalıktır. Eğitim ve ilişkilerde en fazla dikkat edilmesi gereken hususlardan birisidir. Ferdin, ailenin ve cemiyetin gidişatına etki edebilecek bir potansiyele sahiptir. Allah Resûlü’nün içinde neşet ettiği zamana, kültüre ve topluma, insanı önyargılara sevk edecek kast sistemi, kabilecilik, kölelik vb. şeyler hakimdir. Hatta çokları, bunlar vb. sorunlardan kaynaklı O’nunla (aleyhissalâtu vesselâm) alakalı önyargılara kapılır; O’na ve anlattıklarına kirli bir pencereden bakar ve uzak durur.

Bütün bunlara rağmen Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), tebliğ ve eğitim faaliyetleri sırasında asla önyargıyla hareket etmez; kimseyi sosyal statüsü, akli ve ahlaki durumu, karakter, kimlik ve kabiliyeti, kanaat ve kabulleri ve görünüşü yüzünden dışlamaz ve ötekileştirmez. Huneyn’de çocuklara dokunulmasını yasaklar. Birisi, “Onlar müşriklerin çocukları değil mi?” deyince celallenir ve “Sizin en hayırlılarınız da müşriklerin çocukları değil miydi?” buyurur. Ardından her insanın dünyaya tertemiz bir fıtrat ile geldiğini haber verir. Böylece bir taraftan savaşta sivillere zarar verilmemesi adına ön alır diğer taraftan savaş ortamında bile önyargıyla hareket edilmemesi gerektiği mesajını verir.9

Allah Resûlü, herkesle yakından ilgilenir, hak ve hakikatleri ruhlarına duyurmak için büyük çabalar gösterir. Önyargısız şekilde işine odaklanması meyvesini verir; ordularla yok etmek için üzerine gelenler dahil muhatapları, zamanı gelince sürekli karşılaştıkları adalet, muhabbet, şefkat ve merhametle kucaklanma karşısında erir. O’nun ders halkasındaki yerini alır ve aldığı terbiye ile çiçek açar ve meyveye durur. O’na inanan ve hayatı için O’nu örnek alan mü’minler de aynı şekilde davranmalı ve eğitim faaliyetlerinde önyargıya geçit vermemelidir. İnsanla alakalı bütün gerçekleri dikkate almalı, bir yol haritası oluşturmalı, bir sistem ve plan çerçevesinde, azim ve kararlılık içerisinde hareket etmeli ve muhatabına; hayra, hidayete, ahlaka, adalete, inkişafa, sanata, ilime, üretime ve medeniyete giden yolları talim etmelidir.

Dipnot:

  1. Tâhâ Sûresi, 20/43, 44
  2. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğabe 837; İbn-i Hacer, İsâbe 1015
  3. Bkz. Buhârî, Meğâzî 57
  4. Buhârî, Edebu’l-Müfred 75; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 14745; Hâkim, Müşterek 7147; Bezzâr, Baru’z-Zıhâr 9/176
  5. Bkz. Vâkıdî, Meğâzî 2/428; Zehebî, Târîhu’l-İslâm 2/659
  6. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/220; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 6/26
  7. Bkz. İbn-i Mâce, 105; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe 900; İbn-i Hacer, İsâbe 1076
  8. Vâkıdî, Meğâzî 1/29; İbn Sa’d, Tabakât 4/108
  9. Vâkıdî, Meğâzi 603, 604
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.