Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (5): Muameleye Dikkat

726

İnsanî ilişkilerde, eğitim ve rehberlikte “muamele”, işin, başlangıç ve bitiş noktasıdır. Çünkü insanların, eğitimci konumundaki kimseleri (anne babayı, muallimi, rehberi, lideri ve peygamberi), kabullenmesi, sevmesi, sayması, inanması, güvenmesi, gönlünün ve zihninin kapılarını onlara açması, soru ve sorunlarını korkmadan ve samimiyetle dile getirmesi, onlardan gördükleri güzel, samimi ve insanî muamele ile doğru orantılıdır. İnsan; kendisine kaba, kötü ve haksız bir şekilde muamele ettiğini gördüğü/düşündüğü kimselerden hem fıtrî hem de iradî olarak uzak durur; iç dünyasını, ona ve anlattıklarına kapatır hatta nefret eder. 

Cenâb-ı Hak, “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer kaba, katı yürekli biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi…”1 buyurur. O’nun (aleyhissalâtu vesselâm), tebliğ, talim, terbiye ve idarede elde ettiği neticelerin, insanî ilişkilerinde ortaya koyduğu gönülleri cezbedici muameleden kaynaklandığını haber verir. “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”2 ayetiyle de bu hayırlı, hikmetli, güzel ve örnek muamelenin arkasında yatan duygulara ayrıca atıfta bulunur. 

Kötü muamele, bir hak ihlalidir ve muhatabın beyni, bedeni, ruhu, karakteri, şeref ve haysiyeti, duyguları, hayat anlayışı, hareket felsefesi ve varlığa bakış açısı (empati yoksunluğu, duyarsızlaşma ve şiddete başvurmayı normal görme gibi) üzerinde olumsuz ve ömür boyu etkisini sürdürecek derin izler bırakır. Üstelik Cenâb-ı Hak, varlığa adalet, sevgi, şefkat, merhamet, iyilik ve rıfk ile davranmayı emrettiği için kötü muamele (şiddet, istismar, ihmal, sömürü…) günahtır. Eğitimci, kötü muamele ile haddini aşar ve böylece kalpleri evirip çeviren Allah’ın desteğini de kaybeder; ortaya koyduğu kusurlu aksiyon ile neticeyi kısırlaştırır ve işin bereketini alır götürür.

Hz. Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm), “güzel muameleyi”; eğitim, hayat ve hareket felsefesinin temel esaslarından biri haline getirir. Fert ve cemiyetin ıslahı ve eğitimi sürecinde sahip olduğu yüksek ahlakî ve insanî donanımı; insanlarla iletişim kurma, gönüllere girme ve eğitimle hedeflenen hususları bir bir hayata taşıma noktasında muamelelerine yansıtır. Karşılaştığı baskı, şiddet, zulüm ve haksızlıklar karşısında bile hem kendi talebelerinin moral ve motivasyonu, direnci, öğrendiklerini hayata taşıma noktasında azim ve kararlılıkları hem de karşısına dikilenlerin ıslahı; yapıp ettiklerinin yanlış olduğunun farkına varmaları, O’na ve anlattığı değerlere kulak vermeleri için hep güzel ahlakın şubesi olan sabır, af, müsamaha, tevazu ve kötülüğü iyilikle savma gibi değerlerden ve muamele çizgisinden asla taviz vermez.

Tebliğ ve eğitimde en kötü durumlarda bile muhataplara insanî muamelenin en isabetli yol ve strateji olduğunu düşünür. Olumsuzlukları ve tıkanıklıkları aşmanın yolunun, en yapıcı ve gönül alıcı duruşu ve davranış biçimini ortaya koyma ve böylece “muhatabı” vicdanen hal ve hareketlerinin yanlış olduğu duygu ve düşüncesine ulaştırma olarak görür. Bunun için her zaman ilahî emirlerin, yüce karakterinin ve örnek ahlakının gereğini yapar. Bu çerçevede tebliğ ve eğitim sürecinde bütün insanî incelikleri, işine, ilişkilerine ve iletişimine taşır ki onlardan bazıları özetle şunlardır: 

Şefkat ve Merhametle Muamele

İnsan başta olmak üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen ve onları, inkarın, şirkin, cehaletin ve zulmün karanlıklardan imanın, tevhidin, ilmin ve adaletin aydınlığına çıkarmakla görevlendirilen Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), Cahiliye yıllarında hak, hakikat, hidayet, adalet ve şükür dairesinden çıkan ve hızla ebedî bir felakete doğru sürüklenen muhataplarına hep şefkat ve merhametle yaklaşır. Onların karşısına çıkardığı sayısız sıkıntıya ve engele rağmen sırat-ı müstakime girmelerine rehberlik eder. İnkâr ve isyanı hangi boyutta olursa olsun ellerinden tutmak için gönderildiği insanlara, asla kin ve nefretle bakmaz. Hatta Ebû Cehil gibi azgın kimselerin ilahi hak ve hakikatlere kulak asmaması karşısında kendisini helak edercesine üzüntü yaşar ve bir şekilde onları da ateşe düşmekten korumanın mücadelesini verir.3 

O’nu ve ashâbını yok etmek için Bedir’e gelen ve esir düşen müşriklere, rahmetinin bir yansıması olarak hayırla muamele edilmesini emreder. Bunun üzerine sahabe, yemez yedirir, giymez giydirir ve çoğrafi şartlara rağmen yol boyunca kendileri yürür onları develere bindirir. İnananların temel hak ve hürriyetlerini savunma adına çıkmak zorunda kaldığı Uhud’da kafasına darbeler alır ve yüzü kan revan içinde kalır. Bazıları, bu manzaraya dayanamaz ve “Yâ Resûlâllah! O kâfirler için bedduâ etseniz!” derler. O, bu teklifi aklının ucundan bile geçirmez ve “Allah, beni; insanları ayıplayan ve onlara lânet eden biri olarak göndermedi! O, beni; herkes için çokça duâ etmem ve insanlara rahmet olmam için gönderdi. Allâh’ım! Kavmimi bağışla zira onlar bilmiyorlar!”4 buyurur. 

 Girişte zikredilen ayetlerden de anlaşılacağı üzere talebeleri sayılan ashâbına muamelesi ve ümmetine bakışı da hep şefkat çerçevesinde olur. “Ben size bilmediklerinizi öğreten bir baba konumundayım!”5 buyurur; salih bir babanın evladına duyduğu şefkat ve re’fet üzerinden onlara yaklaşımını dile getirir. Hataları, yanlışları ve eksikleri karşısında hep merhametle hareket eder ve “Benimle ümmetimin misali geceleyin ateş yakan kimsenin haline benzer. Böcekler ve kelebekler o ateşe düşmeye başlar. İşte ben de sizler ateşe girerken kuşaklarınızdan tutup engellemeye çalışıyorum.”6 der.

Yaşadıkları ağır imtihanlar karşısında hep yanlarında olur. İhtiyaçlarıyla yakından ilgilenir; hiçbirisini sıkıntı içerisinde bırakmamaya çalışır. Maddi manevî yetiştirip geleceğe hazırlama adına engelleme girişimlerine rağmen alternatif yollar bulur ve bütün imkanlarını değerlendirir. Sevgisini, her vesile ile hissettirir; yalnızlık girdabına kapılmalarına izin vermez. Soru ve sorunlarına sürekli cevap ve çözüm üretir. Hak ve hürriyetlerini koruma adına yaşına ve şartlara bakmadan defalarca yollara düşer. Vefat edenlerin arkada bıraktığı kimselere sahip çıkar. Hatta cezayı gerektiren bir suç işlemişlerse bir taraftan hukukun gereğinin yapılmasını emreder diğer taraftan da onları şefkat ve merhametle kucaklar ve tamamen kayıp gitmelerine izin vermez.

Adaletle Muamele

Canlı cansız bütün varlıklara karşı yaşayan bir şefkat ve merhamet abidesi olmasına rağmen sözlü olarak da bu değerlere vurgu yapar. Muhataplarını da bu konuda zirvelere taşımaya çalışır ve “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”7, “… Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki Yüce Allah da size merhamet etsin.”8, “Merhamet, ancak şaki (bedbaht) kimsenin kalbinden kaldırılır.”9 gibi beyanlarıyla onlarda şuur oluşturur. Bir gün “Her ağacın bir meyvesi vardır. Kalbin meyvesi de çocuktur. Allah, çocuğuna merhamet etmeyene merhamet etmez. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, cennete ancak merhametliler girer.” buyurur. Çevresindekiler, “Ey Allah’ın Resûlü, hepimiz (çocuklarımıza) merhamet ederiz.” der. Bunun üzerine, “Sizden birinizin merhameti, yanındakilere merhamet etmesi değildir asıl merhamet, tüm insanlara merhamet etmesidir.”10 buyurur; tüm insanlığın şefkat ve merhametle kucaklanması gerektiğine dikkat çeker.

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), insanî ilişkilerinde asla zulüm ve haksızlık sayılacak bir duygu ve düşüncenin, tavır ve davranışın içerisine girmez. Çünkü O’nun gönderiliş gayelerinden biri de hayatın bütün sahalarında adaleti temin ve tesis etmektir. Kur’ân, “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet numunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”11, “… Şayet hükmedersen, aralarında adaletle hükmet! Çünkü Allah âdilleri sever.”12, “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder…”13, “Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.”14 buyurur ve değişik vesilelerle sürekli adaleti hatırlatır.

 Cahiliye döneminin sosyal hayata bakan en önemli problemi, zulümdür. O, peygamberliği öncesinde de adaleti ihya ve inşayı, dert ve dava edinir; bunun için kurulan Hilfu’l-Fudûl’ün en aktif üyelerinden biri olarak çalışır. Peygamberliği sonrası ise her hak sahibine hakkını vermeyi ve her türlü haksızlığın önüne geçmeyi temel ilke edinir; bunu gerçekleştirme adına öncelikle muhatap olduğu insanlara ve diğer varlıklara hep adaletle muamele eder. Hiç kimseyi kayırmaz, kimseye haksızlık yapmaz ve ortada bir zulüm varsa hak ve adalet yerini bulana kadar işin peşini bırakmaz.15 Farkına varmadan birinin hakkına girmiş olma endişesiyle iki büklüm olur ve zaman zaman ashâbından helallik ister.16 

O, her meselede olduğu gibi eğitim faaliyetleri hususunda da muhataplarına adaletle muamele eder. Vakit ayırma, ilgi, alaka, değerlendirme vs. adaleti gerektiren her hususta çok dikkatli davranır. Karar ve uygulamalarda adil olunmasını ve her hak sahibine hakkının verilmesini emreder. “Çocuklarınız arasında adaletli davranın, çocuklarınız arasında adaletli davranın!”17 buyurur. Muamelede zulme girmeme adına uyarı ve ikazlarda bulunur. Birisi oğlunu alır ve yanına gelir; malını oğluna bağışladığını söyler ve O’ndan şahit olmasına ister. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), diğer evlatlarına da aynı miktarda mal bağışlayıp bağışlamadığını sorar. “Hayır!” cevabını alınca “Beni zulme şahit göstermeyin!” der ve şahitliği reddeder.18 “Yönettikleri insanlara, ailelerine ve sorumlu oldukları kişilere karşı adaletli davrananlar, Rahmân’ın yanında nurdan minberler üzerinde ağırlanacaklardır.”19 buyurur ve adaletle muamelenin, Allah katındaki yerini hatırlatır. 

Eşitlik

Allah Resûlü, eğitim sırasında muhataplarına eşitliği ilke edinerek muamele eder. İçinde neşet ettiği toplumda ve kültürde ırkçılık, kayırma ve kast sistemi çok yaygın, baskın ve belirleyici de olsa O, tebliğ ve eğitim faaliyetleri sırasında şahıs, kitle, kesim ve kimlik ayırımı yapmaz ve herkese aynı anda ulaşmaya çalışır. Kimseyi küçümsemez, dışlamaz ve ötekileştirmez; hep evrensel düşünür ve ilk günden itibaren muhataplarının bütününe eşit bir şekilde muamele eder. Her yaştan insanla ilgilenir ve kimseyi ihmal etmez. Eğitime getirdiği eşitlikten dolayı talebeleri arasında yediden yetmişe hemen her kesimden insan vardır. Cinsiyet ayrımı da yapmaz; kadın erkek herkese ulaşmaya ve ulaştıklarını da yetiştirmeye çalışır. Zengin fakir, hür köle, eşraf avam… toplumun bütün sınıflarına aynı anda el uzatır; hak ve hakikatleri duyurmaya gayret eder.20

O’nun bu eşit muamelesi, insanlara tepeden bakan kesimleri rahatsız eder ve bunu, O’ndan; temsil ve tebliğ ettiği değerlerden uzak durma adına bir bahane olarak kullanırlar. Fakir ve köle Müslümanları kastederek “Şunları yanından kov… Böyle yaparsan seninle görüşürüz!” derler. Elbette ki insanlar arasında ayırımcılık öngören böyle talebin insanları bir tarağın dişleri gibi eşit gören, üstünlüğün ancak takva ile olduğunu beyan buyuran ve hemen her hususta buna göre hareket eden Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından kabul görmez.

Allah Resûlü, kabile ve boylara da eşit şekilde muamele eder ve dışlamadan hepsinin gönlüne girmeye çalışır. Dini ve kültürel kimlikler, devlet ve milletler konusunda da yaklaşımı aynıdır. Sık sık beyazın siyaha, Arabın Aceme bir üstünlüğünün bulunmadığını hatırlatır ve tebliğ, talim ve terbiye noktasında muhatapları arasında bulunan bütün farklı kimliklere eşit şekilde yaklaşır ve davranır.21 Ne ilgisinde ne ihsanında ne görevlendirmelerinde ne de başka bir hususta ırk ayrımı yapmaz. Bu eşit muamelenin bir neticesidir ki yetiştirdiği neslin tamamı, O’nu canlarından çok sever ve O’nun yolunda her türlü fedakarlığı seve seve sergilerler. Çünkü hepsi, her şeyden önce bir insan olarak O’nun dünyasında çok değerli olduğunu bilir ve O’nun tarafından sevildiğinin şuuruyla hareket eder.

Rıfkla Muamele

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), varlığa rıfk ile muamele eder ve mü’minlerden de bunu talep eder. Allah’ın refik olduğunu, rıfk ile muameleyi sevdiğini ve rıfka ihsan edeceği neticenin başka bir davranışla kıyas edilemeyecek kadar bol ve bereketli olacağını, rıfkın yapılan şeyi güzelleştireceğini, ilahî yardımı ve hayrı celbettiğini haber verir: “Allah refiktir, yumuşaklık, kolaylık ve müsamaha sahibidir. Bu sebeple rıfkı sever, rıfk ile hareket edenden razı olur. Rıfka mahsus bir yardımı vardır ki şiddet sahipleri bu yardımı göremez!”22 

O, tebliğ ve eğitim noktasında kendisine kaba davranan ve her fırsatta incitme adına birtakım eylem ve söylemler ortaya koyan muhatapları karşısında bile yumuşak huyluluktan asla taviz vermez. Sözlü ya da fiili şahit olduğu her türlü sertliğe anında müdahale eder; muhatabını rıfk ile muameleye davet eder. Hırçın bir deveyi çekiştiren eşine, “Yâ Âişe, sen yumuşak davran! Zira yumuşaklık bir şeyde bulunursa mutlaka onu süsler ve bir şeyden çekip alınırsa mutlaka onu çirkinleştirir”23 buyurur. 

Ensar’ın gençlerinden Hz. Muâviye İbn-i Hakem (radıyallahu anh), “Peygamber’in yolunda canım feda olsun. Hayatımda ondan daha sakin, daha iyi bir öğretici görmedim. Vallahi yaptığım hatadan dolayı beni ne azarladı ne kınadı ne de dövdü. Sadece sakin ve yumuşak bir şekilde (namazda dünya kelamı konuşulmayacağını) bana öğretti!”24 der ve O’nun muamele ahlakına dikkat çeker.

Rıfk ile muamele konusunda o kadar hassastır ki canlı cansız bütün varlığa öyle davranılmasını ister. Bir seferinde sopayla vurarak bir ağacın yapraklarını dökmeye çalışan bir bedevî görür ve yanındakilere, “O bedevîyi bana getirin, ancak yumuşak davranın, onu korkutmayın!” der. Öncelikle yanlış bir fiilin içinde bulunan bedevîye yumuşak davranılmasını ister. Bedevî yanına geldiğinde “Yumuşak bir şekilde ve tatlılıkla sallayarak yaprakları dök; vurup kırarak değil!” buyurur ve onu, ağaca rıfk ile muameleye çağırır.25

Sonuç

Eğitim faaliyetleri sırasında Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), muhataplarına başlığa çekilen ve kısaca değinilen esasların yanında hep sevgi, saygı, sabır, hilm, silm, teenni, af, müsamaha, müdârâ, vefa vb. bütün ahlakî değerler çerçevesinde muamele eder. Eğitim sürecinde ve karşılaştığı olumsuzluklar karşısında ortaya koyduğu muamele, öncelikle insanların gönüllerine girmesine ve onları, yetiştirip milletlere hakiki muallimlik yapacak bir seviyeye ulaştırmasına zemin hazırlar. Azgın müşriklerin ve derin münafıkların bile bu muamele zihnine nakşolur. Bedir’e kadar dilini, Bedir’den sonra hem dilini hem de bütün enerjisini O’nun aleyhine kullanan Süheyl İbn-i Amr, “Anam babam O’na feda olsun! O küçükken de büyükken de insanlara hep iyi davranan ve yumuşak huylu biriydi.”26 der ve âdeta bu duruma tercüman olur.

Fert, aile ve topluma ulaşma imkânı vermek istemeyen azgın muhatapları sürekli gerilimi tırmandırdığı, şiddetle baskı uyguladıkları ve çoğu da kalabalığa uyduğu için toprak altında normalden fazla kalmış gibi gözükse de Hudeybiye’den sonra O’nun güzel muamele ile ektiği tohumlar bir bir filizlenmeye başlar ve Mekke’nin fethi ile menfi hava dağıldığı için boy atıp gelişir hatta meyveye durur. Nitekim fetih günü yaptıkları “Senden hayırla muamele etmeni bekliyoruz. Zira sen kerim bir kardeşin oğlu kerim bir kardeşsin!”27 itirafı da yaptıkları kötülükler karşısında Allah Resûlü’nün sergilediği davranış biçiminin onlarda bıraktığı derin tesirin ilanı gibidir.

O (aleyhissalâtu vesselâm), “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin!”28 gibi beyanlarıyla eğitim ya da başka bir iş için görevlendirdiği sahabîlerden de muhataplarına muamele hususunda çok hassas olmalarını ister. Devs’e gönderdiği Tufeyl İbn-i Amr’a, halkının gönlüne girmekte sıkıntı yaşayınca “Onlara rıfk ile muamele et!” tavsiyesinde bulunur.29 Gıfar’a gönderdiği Ebu Zerr’e, “Nerede olursan ol, Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”30  buyurur; işinde ve insanî ilişkilerinde güzel ahlakın esaslarını muamelesine taşımasını ister. Baş muallim olarak Yemen’e gönderdiği Hz. Muaz İbn-i Cebel’e de bu çerçevede onlarca nasihati olur.31

Netice itibarıyla şunu söyleyebiliriz ki eğitimci konumunda bulunan kimseler, muamelenin insan ruhu, aklı, kalbi ve vicdanı üzerindeki etkisini her zaman göz önünde bulundurmalı, ilahî ve nebevî ahlakla ahlaklanmalı ve başta insan olmak üzere bütün muhataplarına hayırla muamele etmeyi, hayat ve hareket felsefelerinin değişmez bir esası haline getirmelidirler. Ve unutmamalıdırlar ki gönüller, hakîki insanlıkla kalıcı olarak kazanılır ve insanlık dışı tavır ve davranışlarla kalıcı olarak kaybedilir!

Dipnot:

  1. Âl-i İmrân Sûresi, 3/159
  2. Tevbe Sûresi, 9/128
  3. Bkz. Şuarâ Sûresi, 26/3; Kehf Sûresi, 18/6
  4. Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 2/164 (1447)
  5. Ebû Dâvud, Tahâret 1
  6. Buhârî, Rikâk 26; Müslim, Fedâil 6 (17/2284)
  7. Bûhârî, Tevhid, 2; Müslim, Fedâil 15 (66/2319)
  8. Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
  9. Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
  10. Heysemî, Mecmeu’z-zevâid, 8/187
  11. Mâide Sûresi, 5/8
  12. Mâide Sûresi, 5/42
  13. Nisa Sûresi, 4/58
  14. Nahl Sûresi, 16/90
  15. Bkz. Buhârî, Menâkıb 23; Edeb 80; Müslim, Fedâil 20 (77/2327)
  16. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/201, 202
  17. Ebû Dâvûd, Büyû’ 83
  18. Bkz. Müslim, Hîbât 3 (14/1623);Ebû Dâvud, Büyu’ 83
  19. Nesâî, Âdâbü’l-Kudât 1
  20. https://www.peygamberyolu.com/nebevi-bir-yol-genis-tabanli-hareket-2/
  21. Geniş bilgi için bkz. https://www.peygamberyolu.com/allah-resulunun-irkcilikla-mucadelesi/
  22. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 15/390 (9624); Ebû Dâvud, Edeb 4
  23. Ebû Dâvud, Edeb 11; Cihâd 1
  24. Müslim, Mesâcid 33; Ebû Dâvud, Salât 167
  25. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe,  6/351. Ağaçlara rıfk ile muamelenin toplumda ahlak ve alışkanlık haline gelmesi için “Allah Rasûlü’nün korusu içinde bulunan ağaçlara sopa ile vurulmaz ve onlar kesilmez. Fakat zarûret hâlinde hayvanların yemesi için hafif ve yumuşak bir şekilde rıfk ile sallanarak yaprakları silkelenebilir.” (Ebû Dâvud, Hac 95-96) buyurur.
  26. Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf 1/362
  27. İbn-i Hişâm, Sîre 549
  28. Buhârî, İlim 11
  29. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 177
  30. Tirmizî, Birr 55
  31. Geniş bilgi için bkz.https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-yetistirdigi-prototip-gencler-2-muaz-ibn-i-cebel-ra/
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.