Efendimiz’in (sas) Eğitim Felsefesi (2): İç Dünyaya Dikkat

596

Cenâb-ı Hak, Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberlik görevine hazırlarken daha yolun başında iki hususa dikkat çeker ki bunlardan birisi, elbise/dış/maddi [وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْۙ] diğeri ise iç/manevi temizliktir [وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ]. Dış temizliği ile alakalı anlayış ve uygulamaları; bunun hayatına ve tebliğine yansımaları, konuyla alakalı ilk makalede incelenmişti.1 Kur’ân, “(وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْۙ)/Her türlü pislikten uzak dur.”2 ayeti ile O’ndan; inanç, düşünce, ahlak ve davranışlarla ilgili her türlü iç pislikten/manevi kirlerden uzak durmasını talep ediyordu. Kendisine bulaşacak maddi manevi en küçük bir leke, ilahî mesajı, bütün netliğiyle muhataplarına duyurmasına mâni olabilirdi.

O, ilahî hak ve hakikatlere ayna olacaktı ve ayna, görüntüyü temizliği ve parlaklığı oranında yansıtırdı. Bir de bu kir, hem muhataplarının O’na takılmasına sebep olur hem de düşmanlık duygularıyla oturup kalkanlar tarafından insanları, O’ndan soğutmak için kullanılabilirdi. Kendisine peygamberlik görevi verildiği ana kadar da çok temiz ve nezih bir hayat yaşayan Allah Resûlü, bu emri, ömrü boyunca bütün eğitim faaliyetlerine yön verecek bir felsefeye dönüştürmüş; dış dünyası gibi iç dünyasını da yani iradesini, niyetini, zihnini, aklını, nefsini, kalbini, hislerini ve vicdanını kısacası ruhunu her türlü kir, kötülük ve çirkinlikten uzak tutup korumuştu.

Eğitimde Nazar Duruluğu

Allah Resûlü, fert ve toplumları, uyarmak, ıslah etmek, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde yetiştirmek için gönderilmişti. Vahyin şekillendirdiği zihniyet ve nazarını, bu görevini en doğru, etkili ve bereketli şekilde yerine getirmesine mâni olacak her türlü kir ve eğrilikten; önyargı, genelleme, suizan/kuşku, meselelere tek ve dar bir açıdan bakma ve karamsarlık gibi bozukluklardan uzak; arı ve duru tutuyordu. Zira zihniyet ve nazar/bakış açısı, duygu ve düşüncelere, hal ve hareketlere, konum ve duruşa, moral ve motivasyona, tercihlere, tepkilere, ciddiyet ve disipline doğrudan etki ediyor; şekil ve yön veriyordu. 

Allah Resûlü, “eğitimi”, varlık gayesi olarak görüyor; maddi manevi, dünyevî uhrevî, ferdî içtimaî her türlü iyileşmenin, gelişmenin ve ilerlemenin ilim ve eğitimle mümkün ve kalıcı olacağını düşünüyordu: “Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Beşincisi olma, helâk olursun!”3 Bu da O’nun, karşılaştığı bütün sıkıntılara ve engelleme girişimlerine rağmen bir rehber ve muallim olarak sürekli vazifesine odaklanmasını, motive olmasını ve yoluna devam etmesini sağlıyordu. Hale, yere ve şartlara takılmadan muhataplarına ulaşma ve yetiştirme adına her fırsatı değerlendiriyor ve alternatif yollar buluyor; vadileri, mağaraları, binek sırtlarını ve evleri eğitimin aksamaması adına birer mektep olarak kullanıyordu.4

Kuba’ya varır varmaz ilk hamlesi, mabet (Kuba Mescidi) ve mektep (Beytü’l-Uzzâb) açmak olmuş; medeniyetinin ve Medine’sinin merkezi Mescid-i Nebevî’yi ise her ikisini birlikte götüreceği şekilde dizayn etmişti. O, eğitim adına kendisine gelen bütün talepleri risklere rağmen kabul ediyordu. Hz. Mus’ab’ı, on iki Müslümanın talebi üzerine on bin kişinin (altı bin müşrik, dört bin Yahudi) yaşadığı Medine’ye göndermiş ve kaç kişi elinde mızrak Hz. Mus’ab’ın karşısına dikilmişti. Ama Hz. Mus’ab, eğitimle Medine’de İslam Medeniyeti’nin temellerini atmıştı. Aynı şekilde farklı kabilelerin talepleri üzerine “eğitim” için gönderdiği on kişi Reci’de yetmiş kişi de Maune’de pusuya düşürülmüş birkaçı hariç tamamı şehit edilmişti.

Eğitim noktasında “muhatapları”, çok farklı kimliklere, karakterlere, kültürel ve dini kodlara, niyet ve hedeflere, sosyal sınıflara ve tecrübelere sahipti. Fakat Allah Resûlü, öncelikle onları, varlığın hizmetine âmâde kılındığı, tabiat üzerinde adil ve hayırlı bir şekilde tasarrufta bulunma yetisine ve yetkisine sahip, mükerrem ve mükemmel surette yaratılmış birer “insan” olarak görüyor ve her birine ayrı bir değer veriyordu. Kimseye önyargıyla bakmıyor; yaşından, inancından, konumundan, ırkından veya başka bir sebepten ötürü kimseyi dışlamıyor, küçümsemiyor, azarlamıyor ve ayrımcılık yapmıyordu. Ulaşmak istediği kimselerin kendisine yaptığı saygısızlıkları, saldırıları ve kötülükleri, “Onlar, hak ve hakikati -henüz- bilmiyorlar!” buyurarak temelde cehalete ve şuursuzluğa bağlıyor5 ve ısrarla gönüllerine girmenin yollarını arıyordu.

Eğitim faaliyetleriyle alakalı elde ettiği “neticeye” nazarı da arı duru idi. Öncelikle her ne kadar O, vazifesini hakkıyla yapsa da ilahi takdiri, imtihan gerçeğini, muhatabının yaratılış keyfiyetini ve karakterini, zihin kodlarını, muhatap olduğu ana kadar ki yaşantısını, akıl seviyesini, kültürel durumunu, çevresini ve alışkanlıklarını da dikkate alıyor; her seferinde ya da tek derste, sohbette ve sunumda mutlaka istediğim neticeyi elde edeceğim şeklinde meseleye yaklaşmıyordu. Bazen neticeye kendisini helak edecek seviyede üzülse de sürekli yeni vesileler ve yollar bularak ilgisini sürdürüyor; yeniden anlatıyor ve muhatabının ruh dünyasını tedrici bir şekilde inşa etmeye çalışıyordu.6 Olumsuz neticeler karşısında asla kabalaşmıyor, üzülse bile ümitsizliğe kapılmıyor, neticeyi yaratanın Allah olduğu şuuruyla hareket ediyor ve hep kendisine ve makamına yakışanı yapıyor; kaldığı yerden yola devam ediyordu.7

Eğitimde Duygu ve Düşünce Temizliği

Allah Resûlü, duygu ve düşüncelerini de her türlü kirden ve inhiraftan uzak ve temiz tutuyordu. Bir muallim olarak kalbinde muhataplarına karşı asla kin, kibir, nefret, öfke, haset, hile, kötülük, düşmanlık ve intikam duyguları beslemiyordu. Bir gün geleceğin büyük muallimi Hz. Enes’e: “Yavrucuğum! Hiç kimseye karşı kalbinde herhangi bir kötülük düşüncesi olmadan sabahlamayı ve akşamlamayı başarabilirsen bunu yap!” buyurmuş ve ardından da şunları ilave etmişti: “Yavrucuğum! Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi hayata geçirirse gerçekten beni seviyor demektir. Beni seven kimse de benimle birlikte cennette olur.”8

Herkese sevgi, saygı, şefkat, samimiyet, merhamet, müsamaha, af, rıfk gibi olumlu his ve düşüncelerle yaklaşıyor; muhataplarıyla alakalı iç dünyasını bulandıracak malumatlara kapıyı hep kapalı tutuyordu: “Ashabımdan hiç kimse diğeri hakkında bana söz taşımasın; zira ben sizin huzurunuza selim bir kalp ile çıkmak istiyorum.”9 Onları, niyetleri, yapıp ettikleri, plan ve projeleri, karakter ve ahlakı hatta yakın çevresi itibarı ile çok iyi tanısa da bunların, duygu ve düşüncelerini kontrol altına almasına asla izin vermiyordu. O, işin hep kendine bakan taraflarıyla ilgileniyor; bundan dolayı muhatapları hususunda çok duyarlı ve düşünceli hareket ediyordu.

Mesela “Kibir; hakkı inkâr etmek ve insanları hor görmektir!”10 buyuruyor; duygu ve düşünceleri kirleten ve basireti körelten kibre, kalbinde zerre kadar yer vermiyordu. Zira kendini üstün gören ve muhataplarını küçümseyen bir rehberin, çevresindekilerle samimi ilgilenmesi, onlara zaman ayırması ve onlardan kaynaklanan sıkıntılara göğüs germesi mümkün değildir. Üstelik böylesi kimseler, muhataplarını; muhatapları da onları sevmez. Bir rehber/muallim/mürebbi olarak Allah Resûlü, toplum içerisinde insanlardan bir insan olarak sadelik ve tevazu içerisinde yaşıyordu. Jest ve mimiklerinden oturup kalkmasına, giyim kuşamından yiyip içtiklerine; kullandığı eşyalardan kaldığı yere kadar her hususta çok mütevazi yaşıyordu. Buna rağmen muhatapları, heybeti karşısında titremeye başlarsa “Sakin ol! Ben hükümdar değilim. Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum.” buyuruyor ve onları rahatlatıyordu.11

Yine mesela duygu ve düşünce noktasında insanın iç dünyasını kirleten ayrımcılığa da asla içinde yer vermiyordu. Halbuki O, ırkçılığın, kabileciliğin, kast sisteminin ve köleliğin hâkim olduğu bir toplumun içerisinde doğup büyümüş ve peygamber olarak gönderilmişti. Buna rağmen asla ayrımcılığa geçit vermiyor; herkesi, Allah’ın kulları olarak eşit görüyor, Adem’in çocukları ve müminler olarak kardeş kabul ediyor; cemiyetin her kesimiyle ilgilenmeye ve ulaştığı herkesi insanlığa faydalı kimseler olarak yetiştirmeye çalışıyordu. İlkler dahil çevresinde, ders halkasında, görevlendirdiği kimseler arasında hemen her kimliğe mensup insanlar vardı. Hatta bu durum, Mekke’deki aristokrat kesimi ciddi manada rahatsız ediyordu.12

Eğitimde Niyet Safiyeti

Allah Resûlü, “Ameller, niyetledir; karşılığı niyetlere göre verilecektir!”13 ve “… Allah, kalplerinize bakar!” buyurarak niyette, safiyetin ve samimiyetin önemine vurgu yapıyor ve eğitim noktasında kendi niyetini de her türlü kirden ve kötülükten uzak tutuyordu. Bunun için nefsi adına herhangi bir çıkar ya da menfaat elde etmeyi aklına bile getirmiyor; bilgiçlik taslamıyor ve muhataplarından maddi veya manevi bir beklentisi olmadan en samimi hislerle hareket ediyordu. Niyetindeki enginlik ve ulvilik, O’nun iradesi, sabrı, azmi, aşkı, şevki, kararlılığı ve ümidi üzerinde de etkili oluyordu. Muhatap olduğu neslin eğitimi adına olağanüstü gayret, fedakârlık ve mücadele ortaya koyuyor; muhataplarından aldığı olumsuz geri dönüşlere, önüne çıkartılan engellere ve maruz kaldığı alaya, şiddete, zulüm ve haksızlıklara rağmen eğitim faaliyetlerini ısrarla ve istikrarla sürdürüyordu. 

Bütün peygamberler gibi O da “Ben sizden yaptığım bu işe karşılık herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ücretimi âlemlerin Rabbi Allah verecektir.”14 niyetiyle hareket ediyor; kimseden bir beklentiye girmiyor hatta tebliğ, talim ve terbiye işini bırakması için kendisine teklif edilen krallık, zenginlik… gibi şeyleri hiç düşünmeden elinin tersiyle itiyordu. Herkesi davet ettiği hak ve hakikatlerin ve ahlak ilkelerinin, evrensel olduğuna ve bütün insanlığın, Allah ile irtibat, fert ve cemiyetin ıslahı, insanî bir medeniyetin inşası, adalet ve saadet temini adına bu değerlere muhtaç olduğuna inanıyordu. 

Bu da hem Cenab-ı Hakk’ın O’nun çabalarına ihsan edeceği neticeye hem de muhataplarının O’na bakışına, kalp ve kafalarını, hislerini O’na açık tutmalarına doğrudan etki ediyordu: “Allah (cc), ancak samimiyetle ve kendi rızasını kazanmak için yapılan amelleri kabul eder.”15 Eğitimci olarak yetiştirdiği kişilerin de niyet konusunda aynı temizliğe dikkat etmesini istiyor; onların bu kıvamı yakalaması ya da koruması adına uyarı ve ikazlarda bulunuyordu. Görevlendirdiği muallimlerden Hz. Ubade İbn-i Sâmit’e, öğrencisi tarafından güzel bir yay hediye edildiğini haber almış ve bunun üzerine “Bu ateşten bir yaydır!” buyurmuştu.16 O, bu beyanıyla “eğitimin” dünyevî hiçbir beklentiye girilmeden sırf Allah rızası ve nesillerin ıslahı için yapılması gerektiğine ışık tutuyordu.

Zihin Kirliliğine ve İç Dağınıklığa Düşmeme

Bir rehberin/eğitimcinin, insanlara anlatacağı hususlarda iç temizliği; şek ve şüphelerden uzak durması, değerlerinden emin olması ve anlatacağı hususları özümsemesi, takip edeceği metodolojiye ve hayata taşıyacağı sisteme kendisinin inanması ve güvenmesi çok önemli hatta hayati bir husustur. Bu gerçeği, hayatından çıkarttığımız Allah Resûlü, insanlara sunduğu hak ve hakikatler, hayat, ahlak ve medeniyet anlayışı ile alakalı içinde herhangi bir şek ve şüphe taşımıyordu. En azgın ve muannit muhatapları dahil insanlar karşısında değerlerinden emin ve rahat hareket ediyor; inandığı ve içselleştirdiği bu hakikatleri, aşk ve şevk içinde muhataplarına sunuyordu. Heyecan ve telaştan uzak, tenkit ve itiraz korkusuna kapılmadan gayet sakin bir şekilde muhataplarını dinliyor ve ardından meramını anlatıyordu.

Bir gün Kureyş’in en azgınlarından Utbe İbn-i Rebia gelmiş ve “Ey kardeşimin oğlu! Sen de biliyorsun ki Kureyş içinde soy, şeref ve itibar noktasında bizden üstün ve hayırlısın. Fakat sen, kavminin başına büyük bir felaket getirdin! Bununla onların birliklerini bozdun. Akıllarını, sefih saydın. Tanrılarını ve dinlerini yerdin…” diyerek ağır ve uzun bir konuşma yapmıştı. Utbe arada durunca Allah Resûlü, ‘Söyle ey Velid’in babası! Seni dinliyorum.’ buyuruyordu. En son ‘Ey Velid’in babası! Rahatladın, diyeceklerini söyleyip bitirdin mi?’ diye sormuş; o, “Evet.” deyince gayet sakin bir şekilde ‘Şimdi sen de beni dinle.” buyurarak cevap mahiyetinde bir konuşma yapmıştı.

Bir muallim ve rehber olarak Allah Resûlü’nün dikkat çeken bir hususiyeti de asla iç dünyasında dağınıklığa düşmemesi; zihin, nazar, duygu, düşünce, hedef ve niyetinin tenakuzdan uzak uyum içerisinde olması ve her anlamda bir bütün olarak hareket etmesidir. O, genç bir sahabîsinin ruh duruluğuna işaret eden güzel hali kendisine haber verilince “Ben, onun bütün olarak ölmesini ümit ediyorum!” buyurmuştu. “Ya Resûlallah! Zaten insan bir bütün olarak ölmez mi?” diye sorulunca da şu karşılığı vermişti: “İnsanın arzu ve istekleri dünyanın vadilerine dağılır. Belki eceli de onu bu vadilerin birisinde yakalar. Neticede bu vadilerlen hangisinde öldüğünün ve ölümünün, Allah katında bir kıymeti olmaz.”17 Bu beyanıyla O, müminin, bütün donanımıyla asıl hedefi olan Allah’ın hoşnutluğuna odaklanması ve iç dünyasını dağınıklıktan koruması gerektiğini ifade ediyordu.

Netice

Deryadan damla misali makalede verilen birkaç husus ve örnekten de anlaşılacağı üzere bir muallim, rehber ve lider olarak Allah Resûlü, iç dünyasına çok dikkat ediyor; şirk başta olmak üzere her türlü zulümden, kötülükten, maddi manevi kirlerden, aklını, kalbini ve vicdanını uzak tutuyordu. Hatta O, iç kirlenmeye sebebiyet verecek şeylerin iç dünyasına sızmaması adına dua dua yalvarıp yakarıyor ve hepsinden Allah’a sığınıyordu. O, müminin hayat ve hareket felsefesini özetlerken “Allah’a iman ettim, de! Sonra da dosdoğru ol!”18 buyurur ki bu sadece Allah ile irtibatta, hal ve hareketlerde, muamele ve münasebetlerde değil aynı zamanda insanın “iç dünyasında” da rehber edinmesi gereken nebevî bir disiplini ortaya koyuyordu.

Bu yönüyle müminler için her açıdan en güzel örnek konumunda olan Allah Resûlü’nün bu iç duruluğu, bütün eğitimciler için de misal olmalı; onlar da dış dünyaları gibi içlerini de her türlü eğrilikten korumalı; samimi niyet, isabetli nazar, güzel duygu ve düşüncelerle insanlarla muhatap olmalı ve onlara, hak ve hakikat çizgisinde hakiki insanlığa giden yolu göstermeye çalışmalıdır.

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Geniş bilgi için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-egitim-felsefesi-1-dis-gorunuse-dikkat/
  2. Bkz. Müddessir Sûresi, 74/5
  3. Dârimî, Mukaddime 26; Beyhakî, Şuabu’l-Îmân 2/737; Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat 1/10; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/127; 5/230; Bezzâr, Bahru’z-Zihâr 9/94
  4. Geniş bilgi ve örnekler için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-gencleri-yetistirdigi-egitim-yuvalari/
  5. Bkz. Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Cihada 37
  6. Bkz. Şuarâ Sûresi, 26/3
  7. Bkz. Âl-i İmrân Sûresi, 3/159
  8. Tirmizî, İlim 16. Peygamberlerle birliktelik için bkz. Nisa Sûresi, 4/69
  9. Tirmizî, Menâkıb 33; Ebû Dâvûd, Edeb 28; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 1/395
  10. Müslim, Îmân 39
  11. İbn-i Mâce, Etıme 30
  12. Geniş bilgi için tıklayınız: https://www.peygamberyolu.com/nebevi-bir-yol-genis-tabanli-hareket-2/
  13. Buhârî, Bedu’l-Vahy 1; Müslim, İmare 155; Ebû Dâvud, Talak 11
  14. Şuara Sûresi, 26/145,164
  15. Nesai, Cihad 24
  16. Bkz. Ebû Dâvud, İcâre 1
  17. Kaynaklar ve detaylı bilgi için bkz. https://www.peygamberyolu.com/efendimizin-sas-bir-dilegi-butun-olarak-olmek/
  18. Müslim, Îmân 13
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla