Ebû Cehil’in Oğlu İkrime’nin Müslüman Oluşu ve Nebevî Şefkat

136

Ümmü Hakîm, Nebevî Huzurda

Ebû Süfyân’ın hanımı Hind ile birlikte Safâ Tepesi’ne gelip de bey’at eden kadınlardan birisi de Ebû Cehil’in oğlu İkrime’nin hanımı Ümmü Hakîm idi. O güne kadar hep küfre merkez olmuş Ebû Cehil evinin kin ve nefretini soluklamış, her adımı Müslümanlığın aleyhinde cereyan eden bir cepheleşmenin tarafı olmuştu. Ancak akışın mecraını bulduğu bugün, eltisi Cüveyriye ile birlikte o da gelmiş ve Resûlullah’ın huzurunda o da kelime-i tevhidi söyleyerek Müslüman olmuştu. Yalnız bir sıkıntısı vardı; o güne kadar çok adam öldürüp zulmeden kocası İkrime hakkında “ölüm” kararı vardı! Zaten İkrime de suyun akışına güç yetiremeyeceğini anlayınca pes etmiş, karşı koyma düşüncesinden vazgeçmiş ve canını kurtarmak için Yemen’e kaçmıştı.

Huzurun tarifi imkansız atmosferiyle ilk defa tanışan ve bunca zamandan sonra kendini kurtaran Ümmü Hakîm’i (radıyallahu anhâ) şimdi yeni bir telaş almıştı; acaba, kocası İkrime’yi de kurtarma imkanı yok muydu? Huzurda görüp duyduğu atmosfer de onu cesaretlendirmişti; Safâ Tepesi’nde kaldığı bu kısa zaman içinde, düne kadar duyduğu her şeyin kocaman bir “yalan” olduğunu fark etmiş ve aynı yalanların kurbanı olarak kaçan kocasını kurtarmanın telaşına düşmüştü! Zaten o gün, kendisini kurtaran, başkasını kurtarmaya adıyordu ve büyük bir vefa örneği sergileyerek o da öyle yaptı; bugüne kadar aynı yastığa baş koyduğu kocası İkrime’nin de elinden tutabilmek için bu fırsatı değerlendirdi ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Amca oğlum İkrime, Senden korkup terk-i diyâr etti ve kendini sahile doğru, Yemen tarafına attı; Senin onu öldürteceğini sanıyor; ona da emân verir misin, yâ Resûlallah?” 

Onu da Allah Resûlü’nün gemisine alıp ebedi hayata beraber yürümek istediği her hâlinden belliydi. Hâlbuki o gün, “Bu kadar adamı öldürmeseydi?”, “Kaçmasaydı!” veya “Kadın başıma onun için ben ne yapabilirim ki?” deseydi onu kimse ayıplamazdı. Zira yerden göğe kadar haklıydı! Çünkü o günün şartlarında, bir kadının evinden dışarı çıkması, tehlikeyle burun buruna gelmesi demekti. Hele, bir kadın için şehirler arası yolculuğu, o gün hiç kimse aklından geçiremezdi; erkekler bile tek başlarına yola çıkamaz, yola tuzak kuran eşkıyaya yem olurdu! Ancak bu kadın, her şeyi göze almış ve şimdi Resûlullah’tan, kaçan kocası İkrime için emân dileniyordu! 

İslâm adına ne öğrenmiş, hangi âyet veya hadîsi talim etmişti? Resûlullah ile kaç dakikalık muârefesi olmuştu? İlmi de yoktu! Hatta, henüz Kur’ân’ın kapağını bile kaldırmamıştı! Demek ki bilmek başka, yaşamak ise bambaşka bir şeydi ve o, henüz sâiklerini bilemediği bir heyecan yaşıyordu. Şahit olduğu da bundan başkası değildi; ortada Ebû Cehil’in gelini ve Hâris İbn-i Hişâm’ın kızı Ümmü Hakîm ile oğlu İkrime dahil herkese sinesini açan bir Hakikat Güneşi duruyordu! Kimseye, “Canı Cehennem’e!” dememiş, hatta herkesi Cennet’e davet ederken, “Cehennem’in canı Cehennem’e!” yaklaşımı sergiliyordu!

İşte, bu atmosferin sıcaklığını fark eden Ümmü Hakîm, bu sinede, ebedî kaybedişe doğru yelken açan kocasına da yer olduğunu görmüş ve Habîbullah’tan, İkrime için de emân istemişti. Zaten affetmek için vesile arayan Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bu samimi talep karşısında ona döndü ve “O da emindir!” deyiverdi!

Ümmü Hakim, İkrime’nin Peşinde

Tam, tahmin ettiği gibiydi ve bir anda dünyalar onun oluverdi! Şimdi onu, kocasını da bu Şefkat’le tanıştıracak olmanın heyecanı sarmıştı ve hiç vakit kaybetmeden yola koyuldu. Akla ziyan badirelerle dolu bu yolculuk esnasında, bir nebze olsun güven verir düşüncesiyle yanına Bizans asıllı uşağını da almıştı; kaçan kocasının peşinden Yemen’e, onu geri getirmek için gidiyordu! 

Çeşit çeşit bâdireler atlatsa, yürümekten ayakları şişip yorgunluktan bitkin düşse de azminden bir şey kaybetmemiş ve canını dişine takarak Tihâme sahillerine kadar gelmiş, kocasının izini arıyordu! Derken, gösterilen yerde uzaktan fark ettiği şahsın, kocası İkrime olduğunu anlaması uzun sürmedi. Kendisinden önce sesini ona ulaştırmış, “Ben geldim!” dercesine İkrime’ye el sallamaya başlamıştı; hanımı Ümmü Hakîm, İkrime’nin peşinden Yemen’e kadar gelmişti!

İkrime’nin karanlık dünyasında şimşek üstüne şimşek çakıyordu; bu kadının burada ne işi vardı? Üstelik kadın başına buraya nasıl ve kiminle gelmişti? Ayrıca niye gelmiş olabilirdi ki? Acaba, o da mı kaçmıştı? Korku-telaş içinde gidip gelen dünyasında tufanlar kopuyordu; aklına o kadar soru üşüşmüştü ki hiçbirisine cevap bulamıyor ve hanımının buralara kadar gelişine bir anlam veremiyordu. Önce ne diyeceğini bilemediğini ifade eden nazarlarla uzaktan süzdü onu. “Senin buralarda ne işin var?” dercesine bakıyordu. Kendisini şaşkınlıkla süzen kocasına şefkat dolu bir tonla, “Ey amca oğlu!” diye seslendi Ümmü Hakîm. Sonra da şunları söyledi:

“Ben, insanların en iyiliksever olanının, hilm ü silmi zirvede temsil eden ve insanlar arasında en fazla başkasına yardımcı olmaya çalışan birisinin yanından geliyorum; sakın kendini helâk etme!”

Hanımı Ümmü Hakîm olduğundan emin olduğu bu kadın, hiç alışık olmadığı şeyler söylüyordu! “Ne diyor bu kadın?” dercesine ona bakarken, şefkatle kocasına yönelen Ümmü Hakîm, “Senin için ben, Resûlullah’tan emân diledim; O da (sallallahu aleyhi ve sellem), güvence verdi ve seni de affettiğini söyledi!” 

Nutku tutulmuştu İkrime’nin; “Resûlullah” dediğine göre hanımı da Müslüman olmuştu. Hoş, zaten başka türlü buralara kadar aklı başında hiç bir kadın gelmezdi, gelemezdi! Bir de söyledikleri… Aman Allah’ım; ne büyüklük, ne ululuktu bu! İlk günden bu yana, babasının başını çektiği her türlü şirretliğe, daha sonra da kendisinin yürüttüğü akla hayale gelmez kötülüklere rağmen şimdi O (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün bunları yapanları affettiğini söylüyor, onları da sinesine almaya hazırlanıyordu! Böyle bir âlicenaplığı kim gösterebilirdi ki? 

Demek ki affetmişti! Bir aralık aklına kayıktaki muhasebe geldi; sahilden karşıya geçerken bindiği kayık fırtınaya kapılmış ve batma tehlikesi geçirmişti. Dağlarvârî dalgaları kayığı yutmak üzereydi. Ölüm endişesiyle başını kurtarmak için çıktığı yolda can derdine düştüğü bu demlerde çareyi Lât ve Uzzâ’ya sığınmada bulunca kayığın sahibi ona kızmış ve “Sakın ihlâstan ayrılmayın!” demişti. “Çünkü sizin zikrettiğiniz bu ilahların bugün, ne size ne de bir başkasına faydası olabilir!” 

Fırtına ve dalgalarla birlikte Mekke ile Yemen arasında gidip geldiği bu demlerde kayığın sahibine, “Peki, öyleyse ne diyeyim?” diye sorduğunda da “Lâ ilâhe illallah!” cevabını almış ve canı sıkılmış, “İyi de ben, zaten bundan kaçıp da buraya geldim!” diye tepki göstermişti. Bindiği kayık batmak üzereyken o gün, şefkatinden medet umduğu Muhammedü’l-Emîn, Ebû Cehil’in oğlu ve Benî Mahzûm’un yeni lideri İkrime’yi Yemen’de bulmuş, şefkat iklimine davet ediyordu! 

Kaçtığı günden bu yana âdeta her şey onu aynı noktaya davet ediyordu ve tabiî olarak her davet, dünyasında fırtınaların kopmasına sebebiyet vermiş ve iç âleminde bir değişim başlamıştı! Hanımı Ümmü Hakîm’in bu fedâkarlığı ise bamtelini titreten en tesirli dokunuştu! Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu! Canını kurtarmak için “fetih”ten kaçan İkrime, derûnunda bir fetih yaşıyordu!

Hiç kimsenin katlanmayacağı bu fedakarlığı yapan hanımına uzun uzadıya baktı; “İşte, saâdet bu!” dercesine süzüyordu Ümmü Hakîm’i. Kendisi için buralara kadar gelişine bir türlü akıl erdiremediği hanımına, “Bunu, gerçekten yaptın mı?” diye sordu. “Evet!” diyordu metânetle Ümmü Hakîm. “Evet, O’nunla ben konuştum ve senin için emân istedim!”

İşlerin yolunda gittiği dönemlerde herkes yakında durur, yardım etmeye çalışırdı; gerçek babayiğitler ise ancak böylesine kritik noktalarda kendini gösterir ve gereken adımı atmaktan çekinmez, hatta bunu yaparken de nice tehlikelere göğüs gererlerdi! Böylesine samimi bir yüreğe kayıtsız kalınır mıydı hiç?

Bu arada Ümmü Hakîm, Mekke’de olup bitenleri anlatıyordu ona; ışığa koşan kelebekler gibi insanların, Kâbe’ye yönelişlerinden, Mekke’de tecelli eden engin hoşgörü ve şefkat meltemlerinden, kendisi gibi kaçıp da yolunu kaybettirmek isteyenlerin bile geri geldiklerinde el üstünde tutulduklarından bahisler açtı; yalvaran bir ses tonuyla, kocası İkrime’nin de Mekke’ye dönmesini istiyordu! Herkese şefkatle muamele eden, kimseye eski yaptığı kötülüklerini hatırlatıp da mahcûbiyet yaşatmayan, canına kastedenleri bile affedip baş tacı yapan Muhammedü’l-Emîn’in sözü vardı; kılına bile zarar gelmeyecekti! 

Nebevî İkazlar

İkrime’nin Güneş’e yolculuğu başlamak üzereydi; yüzünü kıbleye çevirmiş, dün korkuyla kaçtığı Mekke’ye, büyük bir ümitle geliyordu!

Diğer yanda, ashâbıyla Kâbe’de oturup sohbet eden Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir aralık gözünü ufuklara dikmiş, “Ebû Cehil’in oğlu İkrime, şu anda sizin yanınıza mü’min ve muhâcir olarak geliyor!” müjdesini vermişti. Ancak bir de tembihi vardı; “Sakın ola ki!” diyordu. “Onun babası hakkında kötü bir söz söylemeyin; çünkü ölü hakkında uygunsuz ve kötü söz söylemenin, ölüye herhangi bir fayda veya zararı olmadığı gibi sadece onun arkada bıraktıklarını incitip tahrik eder!” 

Demek ki Ebû Cehil’in oğlu İkrime’yi, Resûlullah da bekliyordu! Üstelik bu beyanlarıyla Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), zemini onun gelişine hazırlıyor ve ashâbına da Kur’ânî bir metodu hatırlatıyordu; zira Allah (celle celâluhû), başkasının değerlerine küfretmeyi yasaklamış ve bunu, kendi değerlerine küfretmenin davetiyesi olarak ifade etmişti. “Anne-babanıza küfretmeyin!” şeklindeki ikazı da bu istikamette bir uyarıydı. O’na göre, muhatap Ebû Cehil bile olsa, mü’min onu Cehennem’e itmemeliydi! 

Nebevî Karşılama

Derken vakit gelmiş ve hanımıyla birlikte İkrime de Mekke’ye ulaşmıştı; doğruca Kâbe’ye geldi. Bu sırada ashâbıyla sohbet etmekte olan Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), onların gelişini görür görmez oturduğu yerden fırlayıp ayağa kalktı; rüyalarını meşgul eden bir adam daha gelmişti! Kollarını iki yana açmış, kendisine doğru ilerleyen İkrime’ye yürüyordu! Ashâb-ı kirâm da hayret içinde kalmıştı; sanki yıllardır birbirini göremeyen candan iki dostun, hiç beklenmedik bir anda ve sürpriz bir şekilde buluşmasını andıran bir manzaraya şahit oluyorlardı! O kadar ki bu gelişle sevinen Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem), üzerindeki ridanın düştüğünü bile hissedememişti! Ona, “Hoş geldin ey hicret süvârisi!” diyordu. Şefkat Güneşi’nin bu candan doğuşu karşısında bir buzdağı daha erimiş, rahmet deryasına karıştıktan sonra bulutların üstüne doğru tebahhura başlamıştı! 

Genel manzara da hanımını doğruluyordu; ancak yine de yüzündeki peçeyle bir köşede beklemeye duran hanımı Ümmü Hakîm’i göstererek, “Yâ Muhammed!” dedi. “Bu, Senin bana da emân verdiğini söylüyor; doğru mu?”

Az önce kollarını açıp da kendini candan kucaklayan merciden, kadife misal bir ses yükseliyordu:

“Tabii ki doğru söylemiş; sen de emniyettesin!”

Ötesi yoktu ki! Candan öte bu dostun uzattığı ele elini uzattı; ölümü defalarca hak ettiği halde hayatını bağışlayıp kendisine kucak açan Habîb-i Kibriyâ Hazretleri’ne karşı duyduğu mahcûbiyetle şunları söyledi:

“Bu hâl, teslimiyet hâlidir; şayet öldürmüş olsaydın, günahkâr ve hata ile âlûde bir insanı öldürmüş olacaktın! Affetmekle, bir yakınının elinden tutuyor ve onu da ihyâ ediyorsun!” 

“Davetine icabet edeceğim!” der gibiydi ve sordu:

“Peki, benden ne istiyorsun yâ Muhammed? Senin beni davet ettiğin şey nedir?” 

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Benim de O’nun Resûlü olduğuma şehadet etmeye, namazı dosdoğru kılmaya, zekâtı vermeye ve şunu, şunu yapmaya davet ediyorum!” buyurdu.

İkrime, Gönlünü Teslim Ediyor

Sımsıcak atmosferine aldığı İkrime’yi de İslâm’ın temel meselelerini yerine getirmeye davet ediyordu! Bunun üzerine İkrime, kıymeti takdir edâlı şu cümleleri sıralamaya başladı:

“Vallahi de Sen beni, sadece hayra, güzel ve en iyi olana davet ediyorsun; zaten daha önce de yâ Resûlallah, Sen bizi bunlara davet edip dururdun! Çünkü Sen, bizim en doğru sözlümüz ve insanlara karşı iyiliği en bol olanımızdın! Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed de O’nun Resûlü’dür!”

Mürde bir gönül daha İslâm’la tanışmıştı ya, dünyada Allah Resûlü’nden daha huzurlu bir başkası yoktu! Sevincini paylaştığı Hazreti İkrime’ye, “İnsanların istedikleri gibi sen de Benden bir şey iste ki onu sana vereyim!” buyurdu. Ancak İkrime’nin dünya malında gözü yoktu ve boynunu bükerek, “Ben, senden dünya malı istemiyorum!” dedi. “Aksine dünya malı yönüyle ben, Kureyş’in en zenginiyim! Benim Senden başka bir istediğim var; sana karşı yaptığım bütün düşmanlıklardan, kötülük adına attığım bütün adımlardan, yüzüne söylediğim bütün çirkin sözlerden ve gıyabında ettiğim her türlü kelamdan dolayı Allah’ın beni affetmesi için istiğfarda bulunup bana dua etmeni istiyorum!”

Gönlünün dilini konuşturmuştu İkrime; onun için Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), ellerini açtı ve Hazreti İkrime için şöyle dua etti:

“Allah’ım! Bana karşı yaptığı bütün düşmanlıklarından, Senin nûrunu söndürmek için attığı her türlü adımdan, Benim aleyhimde konuşup da hakkıma girdiği her türlü olumsuzluktan ve gerek yüzüme karşı gerekse aleyhimde sarf ettiği bütün çirkin sözlerden dolayı onu affeyle!” 

Kapıyı azıcık araladığı yerden dağlar cesametinde rahmete mazhar oluyordu ve Rahmân’ın kapısındaki en sevgili kuldan bu enginlikte bir duaya mazhar olmanın sevincini iliklerine kadar yaşayan Hazreti İkrime, “Ben bu kadarına razıyım yâ Resûlallah!” diyecek ve memnuniyetini ifade edecekti. 

İkrime Mesafeyi Kapatıyor

Füze hızıyla kendi serhaddine yükselen İkrime, bununla da kalmadı; öncekiler gibi o da eski günlerinin hacâleti içindeydi. Her ne kadar affedilmiş olsa da o, bir türlü kendisini affedemiyordu; Efendiler Efendisi’ne döndü ve “Yâ Resûlallah!” dedi. “Allah’a yemin olsun ki bugüne kadar Allah yolundan insanları alıkoymak için harcadığım malımın iki katını bundan böyle Allah yolunda harcayacağım ve Allah yolunun yolcularına karşı çıkıp da ortaya koyduğum gayretin iki mislini de yine Allah yolunda sarf edeceğim! Ömrüm olduğu sürece de kendimi Allah yoluna adayıp koşturacak ve böylelikle kendimi affettirmek için gayret sarf edeceğim!” 

Ölüden diriyi çıkaran Allah (celle celâluhû), ölüden daha beter ve kaskatı bir kalbin hâmili Ebû Cehil sulbünden ve ümmete firavunlukta alem olmuş bir evden İkrime gibi bir mücâhid çıkarıyordu! Yirmi bir yıldır sürekli problem çıkaran bir insan gitmiş, yerine problem çözmek için seve seve başını verecek kadar engin bir kimlik gelmişti!

Nebevî Şefkat Peşini Bırakmıyor

Buna rağmen Allah Resûlü’nün şefkati eksik olmayacak, İkrime’nin güzergâh emniyetini de takip edecek, babasından dolayı kendisini rencide edenleri ikaz edip yeni imtihanlar yaşamasının önüne geçecekti. Zira henüz meselenin künhüne tam vâkıf olamayan bazı insanlar, babası hakkında söz söyleyip Ebû Cehil’in oğlu olduğu için kendisine de “Ne olacak; Allah düşmanı Ebû Cehil’in oğlu!” demiş ve canını sıkmışlardı. Evet, söylenilenler doğruydu; gerçekten de babası tam bir Allah düşmanıydı. Ancak konuşulanların yanlış olmadığını biliyor olsa da bunlar karşısında duyduğu hüznü gizleyemiyor, geçmişini kurcalayıp ailesine karşı bu kadar kırıcı olmalarından rencide oluyordu. Ne de olsa, o babanın oğluydu; kendi iradesinin dışında bir takdirdi bu ve dayanamaz hâle gelince, büyük bir mahcûbiyet ve eziklik içinde gelip önce Ümmü Seleme validemize açtı konuyu; “Bu gidişle burada dayanamayacak, Mekke’ye geri döneceğim!” diyordu. 

Hazreti İkrime’nin hüznünü paylaşan Ümmü Seleme Vâlidemiz (radıyallahu anhâ), meseleden Allah Resûlü’nü haberdar edince Fahr-i Rusül Efendimiz çok üzüldü; namazını kıldırdıktan sonra insanlara döndü ve Hazreti İkrime’yi incitenleri, bir daha benzeri tavır ve davranışlara girmeme konusunda şöyle uyardı:

“İnsanlar madenler gibidir; Câhiliyye günlerinde hayırlı olanlar, anlayışlarını geliştirip kullandıkları sürece İslâm’da da hayırlıdır! Öyleyse, sakın ola ki bir Müslüman, herhangi bir kâfirden dolayı eziyete maruz kalmasın! Sakın ola, ölüp gitmiş birisinden dolayı da yaşayanlara eziyet vermeyin!” 

Bununla da yetinmedi ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), o günden sonra İkrime’ye, “Ebû Cehil’in oğlu İkrime” manasında “İkrime İbn-i Ebî Cehil” denilmesini yasakladı. İz bırakan ikazlardı bunlar ve o günden sonra ashâb-ı kiram hazretleri, ne Hazreti İkrime ne de başka birisi için benzeri ifadeleri kullanacak, mazisinde ne türlü kabahatler olursa olsun mü’min olarak Mescid’e gelen herkesi karşılıksız ve candan bir istekle sinesine basacaktı.

İkrime Amel Defterini Şehitlikle Kapatıyor

Ancak buna rağmen İkrime, eski günleri aklına geldikçe hicap duyuyor, utancından bakışlarını gizlemeye çalışıyordu. Hele, babasının öldüğü Bedir gününü hiç unutamamıştı; çoğu zaman sözlerine, “Bedir günü beni ölümden kurtaran Allah’a hamdolsun!” diye başlar ve bugünleri görüp de Müslüman olduğuna ayrıca hamd ederdi. Yeni İkrime, ibâdet ü taâtıyla göz dolduran ve insanların hayranlıkla baktıkları bir muhasebe insanı hâline gelmişti. Yıllarca karşı çıkıp da aleyhinde konuştuğu Allah kelamı Kur’ân’ı yüzüne yaklaştırıp yanağına koyuyor ve “Rabbimin kelamı!” diyerek gözyaşı döküyordu. Kısaca İkrime, bundan sonraki hayatını sözünün eri olarak yaşadı ve öyle de ruhunu teslim etti; Bizans ordularına karşı mübârezeye çıkan iki kişiden birisi olan İkrime, büyük kahramanlıkların ardından bu savaşta yaralanacak ve azîz bir şehîd olarak ruhunu teslim edecektir. Şehâdet öncesinde arkadaşlarına, “Bugün ölümüne and içmeye ne dersiniz!” diye sormuştu. Niyetini okuyan eski arkadaşı ve ordunun kumandanı Hazreti Hâlid yanına geldi; “Böyle yapma! Çünkü bugün burada senin şehîd edilip öldürülmen, biz Müslümanlara çok ağır gelir!” diyordu. Ancak o kararını çoktan vermişti; Gönlünün Gülü’ne kavuşmak için Yermük’ü fırsat biliyordu. Bir taraftan büyük bir kararlılıkla hazırlığını devam ettirirken diğer yandan da Hazreti Hâlid’e, “Çekil yolumdan ey Hâlid!” diyordu. “Tabii, senin Resûlullah ile geçirdiğin günler bana göre daha fazla; hâlbuki ben ve babam, daha düne kadar Allah Resûlü’ne karşı en çetin insanlardık! Şimdi ise bak, yeni bir fırsat var önümde; öyleyse bugün zaman, babam ve benden kaynaklanan o eski günahları temizleyip affettirme zamanı!”

 Sonra da gözlerden kayboldu. Güneş gurûb edip de meydanda olup bitenler ortaya dökülünce, Hazreti İkrime’yi de ağır yaralı buldular; vücudunda yetmiş küsur ok, mızrak ve kılıç yarası vardı! Onu bu hâlde gören bükülmez bilek Hazreti Hâlid, “Benim yerime siz ha!” diye iç geçiriyor, dünün amansız düşmanı Hazreti İkrime’yi, tertemiz huzuruna alan Allah’a hamd ediyordu.

Bu yolculukta yanında, biricik oğlu Amr da vardı. Yaralandığının haberini alan vefalı hanımı Ümmü Hakîm de yanına gelmişti. Onu üzgün ve gözyaşı dökerken görünce ikaz etti; “Sakın ağlama!” diyordu. “Zira ben, zaferi görmedikçe ölmeyeceğim!”

Hakk’a yürürken bile İslâm’ın izzetini düşünecek kadar bir keyfiyet insanı olduğunu gösteriyordu. Bulunduğu yere, amcası ve kayınpederi Hâris İbn-i Hişâm da getirilmişti; o da ağır yaralıydı. Duruşlarında bayram yerine gider gibi bir halleri vardı! Gözlerinin içi gülen Hâris İbn-i Hişâm, son demlerini yaşadığını gördüğü damadına döndü ve “Müjde!” dedi. “Allah (celle celâluhû), bize bir zafer daha nasip etti!”

Bekleyip durduğu bu müjdeyi alan İkrime’nin, ayağa kalkmak istediği görüldü; yanındakilerden yardım talep ediyordu. Huzurda durur gibi bir hâli vardı; gözünü diktiği noktaya bakarken, “Yâ Resûlallah!” diyordu. “Sana vermiş olduğum sözü yerine getirebildim mi? Râkib-i Muhâcir’in, Sana verdiği sözü yerine getirdi mi?”

Yemen’den geldiği gün Allah Resûlü’ne verdiği sözü hatırlatıyordu. Yüce Dergâh’a yürürken üzerinde, Hazreti Yûsuf misali bir duruş hakimdi; “Allah’ım!” diyordu. “Canımı Müslüman olarak al ve beni de sâlih kullarının arasına ilhak et!” 

Dünya ile ukbâ arasındaki ince perdenin öbür tarafına geçerken bir yudum su istemişti; aynı talepte bulunup da kendisine uzatılan matarayı içmek üzere olan kayınpederi ve amcası Hâris İbn-i Hişâm, dudaklarına götürdüğü matarayı “Bunu ona verin!” diyerek damadına uzattı. Tam içecekti ki ileriden bir başkasının sesi yükseldi; o da “Su!” deyip inliyordu. Gözünün ucuyla sesin sahibine baktığında, onun da diğer amcası Ayyâş İbn-i Ebî Rebîa olduğunu gördü. Susuzluktan çatlayan dudaklarını zor hareket ettiriyordu; eğilip ne dediğini anlamak istediklerinde, İkrime’nin de içmekten vazgeçtiği ve “Bunu ona götürün!” dediğini duydular. Ancak artık çok geçti; zira Hazreti Ayyâş son nefesini vermiş, bir yudum su içemeden pervaz etmişti. “Bari, öncekiler!” deyip sırasıyla Hazreti İkrime ve Hazreti Hâris’in yanına geldiklerinde de durum farklı olmadı; zira Yermûk’ün kahramanları, son demlerinde bile fedakârlık adına dünyaya kalıcı bir ders bırakmış ve çoktan kendi ufuklarına yürümüşlerdi!

Şefkat Güneşi’nin yirmi bir yıllık emeğinin semeresiydi bunlar; kömürü elmasa inkılâb ettirmiş, çamurun içinden de altın kametinde insanlar çıkarmıştı!

Yazar: Dr. Reşit Haylamaz

Bunları da beğenebilirsin