Din, nasihat/hayırhahlık ve samimiyettir!

652

“Din nasihattir.” hadis-i şerifiyle kastedilen hususlar nedir?

“ed-Dînü en-nasîhatü” yani “Din nasihattir” veya “Din samimiyettir” iki mânâ vermemizin sebebi, Arap dilinde ne-sa-ha kelimesinin hem birine hayırhahlıkta bulunmak, hem de birine karşı samimi/içten olmak anlamına gelmesidir.1 Ancak âlimlerimiz bakış açıları ve önceliklerine göre, bu iki mânâdan birini diğerinden önce veya sonra zikredebilmişlerdir. Hadîsin tamamı Ahmed ibn Hanbel’in Müsned’indeki kayda göre mealen şöyledir: Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) üç kere art arda “Din nasihattir” deyince huzurda bulunan sahabe-i kiram “Kime karşı nasihattır?” diye sordular. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de şu cevabı verdi: Din, Allah (celle celâluhu) için, Kitab’ı için, Resûl’ü için, Müslümanların yöneticileri ve bütün Müslümanlar için nasihattir.2

Bazı hadîs şerhlerine baktığımızda mezkur hadîste kullanılan kelimeler üzerinde kayda değer tahliller yapıldığını görmekteyiz. Umdetü’l-Kârî’de şöyle denir: اَلدِّينُ اَلنَّصِيحَةُ demek, tıpkı اَلْحَجُ عَرَفَةُ yani “Hac Arafat’tır.” demek gibidir. Maksat, dinin kıvamı ve dini ayakta tutan rukün nasihattir; haccın en muazzam ruknü Arafat olduğu gibi. Nasihat kelimesinin aslı ise sökülen veya yırtılan elbisenin iğneyle dikilmesi/tamir edilmesi mânâsına gelen نَصَحَ الرَّجُلُ ثَوْبَهُ deyişinden alınmadır. Nasıl ki söküğü iğne ile tamir ediyorsak, din kardeşimizin düştüğü dağınıklığı da nasihatle toparlamış oluruz. Yine günahlar dinî hayatı paramparça ettiğinden tevbeye “nasûh” sıfatı verilmiştir.

Mâzirî demiştir ki, nasihat, “balı peteğinden süzmek” mânâsına gelen نَصَحْتُ الْعَسَلَ deyişinden nakledilmiştir. Buna göre nasihat, balın mum ve petekten süzülüp hâlis şekle getirilmesi gibi konuştuğumuz sözleri her türlü aldatmadan arındırmak demek olur. Nasihatin bir diğer yan mânâsı ise istişarede ve insanlara sevgiyle yaklaşmada olabildiğince cehd u gayret ortaya koymaktır.3 Fethu’l-Bârî müellifi İbn Hacer el-Askalânî ise Aynî’nin dediklerini takdim tehir farkıyla kaydetmiştir. Buna ilâve olarak el-Askalânî, bu hadîsin dinin dörtte biri olduğuna dâir bir şerh de düşmüştür.4 Aliyyü’l-Kârî de nasihat için, kendisine nasihat edilen kişi/kişiler hakkında sevgiyi, hayrı ve salahı aramada elden gelen bütün gayreti sarfetmek anlamını öne çıkarır.5

Burada hadîsin ifade şeklindeki bir inceliğe de dikkat çekmeden edemeyeceğiz: Arapça kuralları gereğince ُاَلدِّينُ اَلنَّصِيحَة cümlesindeki اَلنَّصِيحَةُ nekira yani نَصِيحَةٌ şeklinde lâm-ı tarifsiz gelmesi gerekirken cümlede haber olan اَلنَّصِيحَةُ kelimesinin marife olarak gelmesi şu mânâyı çağrıştırır: Nasihat noktasında, Din-i Mübin-i İslâm’ın öngördüğü nasihat ve samimiyet esas olmalıdır. Kur’ân, Sünnet ve selef-i salihîn çizgisinde nasıl bir nasihat ve samimiyet sergilenmiş ise onu esas almalıdır. Hulefâ-i Râşidîn nasıl bir uygulama ortaya koymuşlarsa onu örnek almalıdır. Bunun dışında kalan ne varsa bizim için nümune-i imtisal olamaz.

Nasihat kelimesi üzerine serdettiğimiz kısa bir semantik analizden ve izahtan sonra, hadîsteki Allah, Resûlüllah, Kitabullah, Müslümanların önderleri ve bütün Müslümanlar için olan “nasihati” başlıklar halinde teker teker ele almak ve hadîs çerçevesindeki yorumlarımızı ifade etmek istiyoruz:

Allah Hakkında Nasihat/Samimiyet

Biz samimiyet kelimesini daha ziyade insanların sosyal ve ikili münasebetleri hakkında kullanır ve “Falan kişi, filanla veya filan kişilerle çok samimidir, aralarından su sızmaz, birbirlerine karşı gizli saklısı olmaz.” gibi mânâları kastederiz. Ancak samimiyeti kul ile Allah (celle celâluhu) hakkında ifade edecek olursak buna ihlâs, içtenlik, O’nun hoşnutluğu dışında başka hiçbir şeye iltifat etmeme ve O’nun sevgisini gölgeleyen mâsivâya asla değer vermemekten dem vurmuş oluruz. Aynı zamanda hiçbir şeyi Allah’a (celle celâluhu) ortak koşmamayı da anlarız.

Allah’a karşı samimi ve ihlâslı olmak hiçbir fânîyi tanrılaştırır derecede yüceltmemek demektir. Çünkü bu şirk olur ki, Allah’ın (celle celâluhu) asla bağışlamadığı bir günahtır. Farklı bir açıdan bakarsak, Allah’a karşı ihlâslı olmak, kendisini Zât-ı Ulûhiyet’e layık vasıflarla övenlere karşı bir tepki ortaya koyabilmek erdemidir. Allah’a (celle celâluhu) karşı samimi olmak, muvaffakiyetleri Allah’tan (celle celâluhu) bilmek, nefsini öne çıkarmamaktır. Kendisine yönelik eleştirilere karşı “ben ben” şeklinde nefsine avukatlık yapmak değil, yeri geldiğinde Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) gibi yaşlı bir kadın karşısında “Herkes İslâmiyet’i Ömer’den daha iyi biliyor.”6 diyerek meselelere hakperestlik, tevazu ve mahviyetle yaklaşabilmektir. Çünkü Allah, sürekli nefsinin avukatlığını yapanlara; “Nefsinizi sürekli tezkiye etmeye kalkışmayınız; zîrâ O kimin daha müttaki olduğunu en iyi bilendir.”7 uyarısını yapar.

Kitabullah Hakkında Nasihat/Samimiyet

O’nun kitabına karşı samimi ve vefalı olmak onu okuyup, anlayıp, ferdî, ailevî ve içtimâî hayatımızda rehber edinmektir. Gücümüz ölçüsünde onun gereklerini yapmak; helâlini helâl, haramını haram bilip gereğiyle amel etmektir.

Kur’ân’a duyulan samimiyet, sadakat ve vefa, kimden olursa olsun, ona karşı gösterilen en ufak bir saygısızlığa mutedil ve mantıklı tepki verebilmektir. Ona kem gözle bakan, onunla istihza edenlere karşı ferdin içinde fırtınalar kopuyorsa o zaman yüce kitaba karşı vefalı olduğu söylenebilir. Aksi hâlde bazı hadîs rivayetlerinde geçtiği üzere; “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki Kur’ân bir vadide onlar diğer vadide olacaklar”8 arasına girmek ihtimali vardır.

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hakkında Nasihat/Samimiyet

En dar mânâda, Resulullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı samimi olmak, “Ey Resûlüm, muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin.”9 diyerek medh u sena ettiği Nebiler Nebisi’ni, adı anıldığı veya adını bir yere yazdığında salat u selâm ile anmaktır. En geniş mânâda da, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı samimi olmak, O’nun bize bıraktığı bütün mânevî mirasa sahip çıkıp gereğini yapmaya çalışmaktır.

Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı samimiyet insanlara suizanla yaklaşıp onları ırk, renk, felsefî görüş ve mezhep farklılıklarına göre etiketlemek değil, onları değerlendirirken ve tavzif ederken öncelikle liyakati esas almaktır. Zîrâ Efendiler Efendisi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Mekke’yi fethettiğinde, Kâbe’nin anahtarını liyakatinden dolayı o gün itibariyle henüz müşrik olan birine vermek suretiyle bize eşsiz bir davranış örneği sunmuştur.

Hazreti Resulullah’a (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı samimi olmak, insanlar kendilerini nasıl ortaya koyuyorlarsa, onları öyle kabul etmek ve onları yalancılık ve takiyye gibi ithamlarla suçlamamaktır. Eğer bazı falsolarını gördüğümüz kişiler varsa, bunlar hakkında da “hüsnü zan etmek ama yüzde yüz güvenmemek” düsturuyla hareket etmektir. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sünnet’ine bağlı ve samimi olmak, insanlara saygı duymak, hukukun temellerinden olan “Beraat-i zimmet asıldır.” kaidesince cürüm/suç sabit olmadıkça fert ve toplulukları suçlu ilân etmemektir.

Hazreti Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı samimiyet, yapılan ve yapılacak kamu işlerini yağdanlık ve mütebasbıslarla değil, ehl-i meşveret olanlarla müşavere etmek, neticeye ne olursa olsun katlanmak, sabretmek ve başarısızlık durumunda hiç kimseye atf-ı cürümde bulunmamaktır. Zîrâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud akabindeki muvakkat hezimetten sonra, meşverette bulunduğu ashabına, değil eleştiri yöneltmek, kaşlarını dahi çatmamış, herkesi o yaralı hâliyle kucaklamaya devam etmiştir.

Müslümanların Önderlerine Nasihat

Yazının başında nasihatin iki mânâsı olduğunu belirtmiş, ilkinin nasihat, yani birinin hayrını istemek ve bu talebini kalben ve lisanen izhar etmek; ikincisinin de, samimiyet ve ihlâs olduğunu ifade etmiştik. Hadîste, genel mânâda Müslümanların devlet büyüklerine karşı samimi ve ihlâslı olmaları anlamca tam oturmamaktadır. Zîrâ ihlâsa ve samimiyete en layık olanlar Allah, O’nun Kitabı ve Resûlü’dür. Nitekim Hattâbî şöyle der: “Müslümanların yöneticilerine nasihat, hakkı gerçekleştirmede ve hakka itaat etmeleri mevzuunda onlara yardım etmek, insanların ihtiyaçlarını mülâyemetle ve adaletle onlara hatırlatmaktır.”10 Bunun yanı sıra idarecilere zulmettiklerinde silâhlı isyana kalkışmamak mânâsını da ‘yönetenlere karşı nasihat’ çerçevesinde zikretmişlerdir.11 Ancak yöneticilere nasihatte bulunanların etkili ve mânevî nüfuz sahibi kimseler olması gerektir ki, nasihat yerini bulsun.

Tarih sayfalarını çevirdiğimizde pek çok ulemanın hükümdar ve padişahlara münasip bir dil ile nasihat ettiklerini görürüz. Meselâ Seyyid Ahmed Rifai Hazretleri, Abbasi Halifesi Müstencid Billah’a yazdığı mektubu bunlardandır:

Ey müminlerin emîri! Bu dünyâda, yiyecek, içecek ve giyecek şey­lerden her gelene dikkat et. İnsanlara zulmetmekten sakın. Şeytan seni aldatıp zulme yönelttiği zaman, nefsine; ‘Şâyet zulmedilen, hapsedilen, kahredilen, iftirâ edilen sen olsaydın, kendin için sultandan ne isterdin.’ diye sor. Kendine nasıl muâmele edilmesini istiyorsan, insanlara öyle muâmele et. Çünkü sen böyle yaparsan, adâleti ve insanlığın îcâbını ye­rine getirmiş olursun. Ey müminlerin emîri! Şunu iyi bil ki, sultanların ordusu, adâlettir. Bekçileri, yaptıkları işlerdir. Hâllerini bildiren defterleri ise, emri altında çalışanlar ve arkadaşlarıdır. Bu defterler, halkın gözü önündedir. Onun için bu defterleri ıslâh et, muhâfazasını sağlam yap, ordunu kuvvetlendir. Akıllı ve dindar kimselerle berâber ol. Katı kalbli, zâlim ve dalâlette olan, sapık kimselerden uzak dur. Çünkü böyle kimseler, senin düşmanlarındır. İşlerini, kadınların, gençlerin ve mürüvvetsiz kimselerin eline verip, onların oyuncağı hâline getirme. Çünkü onlar işleri karıştırır, kötü bir şekilde neticelenmesine yol açarlar. Bir işi yapmak istediğin zaman, insaflı ve adâletli ol ki, hakkı olmayan birine o işi teslim etmeyesin. Allahü Teâlâ’yı zikret. Kendini haksızlık yapmaktan uzak tut. Çünkü bulunduğun makam, hak üzere bulunulacak, hak üzere yürünülecek bir makamdır. Kızdığın zaman affa sarıl. Çünkü affetmek sûretiyle yapacağın hatâ, cezâ vermek sûretiyle yapacağın hâtadan daha iyidir.12

Bediüzzaman Hazretleri de Emirdağ Lahikası II’de Adnan Menderes’e yazdığı ve; “İslâmiyet’in bir kahramanı olan Adnan Menderes gibi dindarlara beyan ediyorum.” iltifatkâr cümlesiyle başladığı mektubunda, İslâmiyet’in pek çok kanun-u esasîsinden birisi: (Kimse, kimsenin günahıyla mesul olmaz) âyet-i kerimesinin hakikatidir ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz. Hâlbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik tarafdarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil’misile mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır. İran ve Mısır’daki hissedilen hâdise ve buhranlar, bu esastan ileri geldiği anlaşılıyor. Fakat onlar burası gibi değil; bize nisbeten pek hafif, yüzde bir nispetindedir. Allah etmesin, bu hal bizde olsa, pek dehşetli olur.”13 diyerek uyarıda bulunmuştur. Bu iki misal deryada katre nevindendir. Bu konuda yazılmış, İmam Gazzali’nin telif ettiği “Nasihatü’l-Mülûk” ve benzeri pek çok eser vardır.

Bazı âlimlerimiz de imamlara nasihatten maksadın İslâm âlimlerinin hata ve kusurlarını mercek altına almamak olduğunu ifade ederler. Onların beşer olmalarından kaynaklanan bazı hataları olabilir, hissi kaymalar yaşayabilirler; ama bu hata ve zelleleri avâm-ı müslimine ilân etmek, ilim adamlarına karşı bir nevi güven bunalımı oluşturacağından mahzurlu bir tutumdur. Ancak hatalarını neşretmemek, onlarla doğrudan iletişim kurarak duygu ve düşüncelerimizi ifade ederek onlara karşı samimiyetimizi ortaya koymamıza engel değildir. Günümüz iletişim araçları da buna hizmet edebilecek imkânlar sunmaktadır.

Bütün Müslümanlara Karşı Nasihat/Samimiyet

Hadîslerde geçtiği üzere Müslüman Müslüman’ın kardeşidir; ona zulmetmez, onu zulme terk etmez, eliyle ve diliyle hep onun hayrını diler. Kendisi için arzu ettiğini din kardeşi için de ister. Bunu yaparken de bir beklenti içinde değil, Allah rızası için, O’nun (celle celâluhu) hoşnutluğunu elde etmek niyetiyle meşbûdur. Zulme uğrayan insanlara yardımda bulunurken, fakir fukaranın imdadına koşarken, bu yardımları siyasî bir menfaate tahvil etmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Menfaat eksenli davranışlar zaten kısa ömürlüdür, gelecek de vaat etmez. Müslüman kardeşini uyarırken sanki onu ısırmak üzere olan bir yılan veya akrebi haber veriyor havası içinde şefkat ve merhametle ıslahına çalışır.

Müslüman, din kardeşine karşı ikiyüzlü davranmaz. Ona devamlı surette hakikat ve inandığı değerler ışığında davranır. Bu nedenle takiyye bizim dünyamızda değil, İslâm’ı tam özümseyememiş toplumlarda yetişen bir zakkumdur. Takiyyeyi hayat düsturu hâline getiren fert ve toplumlar, ne din kardeşlerine ne de başka din mensuplarına asla güven vaat edemez; Muhammedu’l-Emîn’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakiki ümmeti olma liyakatini de asla kesp edemezler.

Netice

Dindeki samimiyeti sadece sözle değil davranışlarla da ifade etmek veya yeri geldiğinde kalbde var olan samimiyeti fiiliyatla ortaya koymak gerekir. Allah’a (celle celâluhu), O’nun kitabı Kur’ân’a ve Resul-i Zişan’ına (sallallâhu aleyhi ve sellem) ölesiye bağlılık, samimiyet ve ihlâs; Müslüman yöneticilere ve sair müminlere şefkatle meşbu nasihat ve hayırhahlık şiarımız olmalıdır.


Yazar: Prof. Dr. Mesut Erkal, Nisan-Mayıs-Haziran – 2015/Yeni Ümit Dergisi

Dipnot:

  1. İbn Manzûr, Lisânu’l- Arab, N-S-H mad., Dâru Sadr, Beyrut, Trs., 2/615.
  2. Ahmed ibn Hanbel, Müsned, Beyrut, 1999, 28/138; Müslim, es-Sahîh, el-Mektebetü’ş- Şâmile, I/182. Buhari’nin Sahih’inde وَلِكِتَابِهِ kaydı yoktur. (Bkz.Buhari, es-Sahih, I/97)
  3. El-Aynî, Bedruddîn, Umdetü’l-kârî şerhu Sahîhi’l- Buhârî, el-Mektebetü’ş- Şâmile, II/360.
  4. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l- Bârî, Şerhu Sahîhi’l- Buhârî, Beyrut, 1379, I/138.
  5. Aliyyü’l- Kârî, Mirkâtü’l- mefâtîh şerhu mişkâti’l- mesâbîh, el-Mektebetü’ş- Şâmile, XIV/254.
  6. Bkz.Suyuti, ed-Dürrü’l- mensûr, el-Mektebetü’ş- Şâmile, III/65
  7. Necm, 52/32.
  8. Ali el-Müttakî, Kenzü’l- ummâl, el-Mektebetü’ş- Şâmile, X/211.
  9. Kalem, 68/4.
  10. es-San’ânî, Subulu’s- selâm, IV/210.
  11. Azimabadî, Avnu’l- ma’bûd fi şerhi Ebî Dâvûd, Beyrut, 1415, 13/196.
  12. http://www.islamalimleri.de/ahmed-rifai.
  13. Nursi, Bediüzzaman Said, Lahikalar II, İstanbul, 2007, s.155.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla