Deveden Veriye, Veriden Stratejiye

1.018

Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) dedelerinden1 Nizâr vefat edince mal varlığının taksimi hususunda oğulları Mudar, Rebîa, İyâd ve Enmâr arasında anlaşmazlık yaşanır. Problemi çözmek için Necran’da bulunan Ef’â İbn-i Husayn’ın yanına gitmeye karar verirler. Yolda bir otlağa denk gelirler ve Mudar, “Burada tek gözlü bir deve otlamış.” der. Rebîa ekler: “O şaşı bir deve.” İyâd ise “Aynı zamanda soyu kesik bir deve.” der. Enmâr’ın tespiti ise “Aynı zamanda başıboş bir deve.” şeklinde olur. Ardından yürümeye devam ederler ve bir adamla karşılaşırlar. Adam, sahipsiz bir deve görüp görmediklerini sorar. Bunun üzerine adama otlağı gördüklerinde yaptıkları çıkarımlardan bahsederler.

Adam, “Allah’a yemin olsun ki devemin yerini biliyorsunuz zira siz onu, bilen biri gibi tarif ettiniz.” der. Buna karşılık Mudar, “Onun bir tarafta otlanıp diğer bir tarafta otlanmadığını gördüm. Bildim ki tek gözlüdür. Gören gözünün tarafına meyletmiş”; Rebîa, “Onun ön ayaklarından birinin iyi bastığını, diğerinin ise izlerinin bozuk olduğunu gördüm. Bildim ki tek yöne aşırı basarak diğer tarafın izlerini yok etmiş.”; İyâd, “Yürüyüşünde rahvan da olsa dışkısının toplu halde olmasından onun soyunun kesik olduğunu anladım.”; Enmâr, “Anladım ki o başıboş bir devedir. Çünkü ekini bol bir yerde otlamış iken kalkıp ekini zayıf ve kötü bir mekânda otlanmış.” der; deve hakkında nasıl malumat edindiklerini haber verirler. 

Adam ikna olmaz; onlarla birlikte Ef’â’nın huzuruna gelir ve onlardan şikayetçi olur. Nizâr’ın oğulları hadiseyi anlatır ve deveyle bir alakalarının olmadığına dair yemin ederler. Bunun üzerine Ef’â adama döner ve “Senin deven bu kimselerde değil ki onu isteyeyim.” der. Sonra da onların meselesini sorar. Onlar da kendi meselelerini anlatırlar. Ef’â önce “Siz böyle parlak, görüşü sıhhatli, aklı çalışan kimseler iken bana ne ihtiyacınız var?” der ve onların zekasını takdir eder. Ardından da babalarından kalan mirası, onlar arasında hepsinin razı olacağı şekilde taksim eder.2

Her canlı gibi deve de arkasında izler bırakır ve bu izler, ehline ne veriler sunar. Arap toplumunun deve ile irtibatının yoğunluğu düşünülünce bu durum, kâifler/uzmanlaşmış iz sürücüler için hayatı âdeta bir bilgi merkezine dönüştürür. Ve bilgi; güçtür, zenginliktir. Hem içinde yaşanılan coğrafya ve şartlarda hayatı devam ettirme hem de ister istemez girilen mücadelelerden başarıyla çıkma noktasında gerekli bir güç ve zenginlik. Bu güce yani bilgiye ulaşmanın ise çok farklı yolları vardır ki onlardan biri de veri toplamaktır. Bunun için arkada bırakılan her türlü izden kültürel zihin kodlarına, örf, âdet ve alışkanlıklardan kullanılan eşyalara, binilen hayvanlardan o hayvanlara yedirilen yemlere varıncaya kadar her detaya dikkat edilmelidir. 

Hz. Muhammed’e (aleyhissalâtu vesselâm), peygamberlik görevinin verilmesi ve İslam’a davetin başlaması, Mekke başta olmak üzere yarımadada Cahiliye anlayışı ve yaşantısı üzerine kurulu düzeni (!) temelinden sarsar. Bu düzenin sefasını süren ve ondan nemalanan kimseler, bu gelişmeyi kabullenip hazmedemez. Bu da beraberinde hakkın galip gelip batılın zail olmasıyla son bulacak bir mücadeleyi başlatır. Hak düşmanları, Allah’ın nurunu söndürme, İslam’ın evrensel değerlerinin insana/insanlığa ulaştırılmasını engelleme ve adil bir düzenin tesis edilmesinin önüne geçme adına her türlü yola ve zulme başvurur ve bu uğurda en küçük bir veriyi bile es geçmezler. Diğer taraftan Allah Resûlü de temsil ettiği değerleri, mü’minlerin en temel hak ve hürriyetlerini muhafaza adına sürekli ihtiyat ve temkin içerisinde hareket eder. En doğru hamleyi yapma ve karşı tarafın hamlelerini boşa çıkarma adına O da her detayı değerlendirir; veri toplar, bilgiye ulaşır ve bilgiyi neticeye ulaşmak için kullanır.

Deve Yemi ve Bedir Savaşı

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), arkada bıraktığı Hz. Abbas (radıyallahu anh) gibi Müslümanlar vesilesiyle Mekke’deki gelişmeleri, gönderdiği seriyyelerle de bölgedeki hareketliliği yakından takip eder ve hadiselerin akışını, Müslümanlar lehine çevirmeye çalışır. Medine’ye saldırıyı organize etmekte kullanılacak ve içerisinde muhacirlerin gasp edilen mallarının da bulunduğu Ebû Süfyan idaresindeki bir Kureyş kervanının Şam istikametine doğru hareket ettiğini haber alır ve kontrol altına almak için harekete geçer. Fakat kervan yakalanamaz. Bu işi, dönüş yolunda halletmek ister ve Medine’ye geri döner. 

Kendisi de daha önce böyle kervanlara liderlik yapan Allah Resûlü, iki kişiden oluşan iki grubu Şam’daki Kureyş kervanı hakkında bilgi toplamak için görevlendirir.3 Elde edilen bilgi ve bulgular, kervanın Şam’da işini bitirdiğini ve Mekke’ye dönüş yolunda olduğunu gösterir. Kervandakilerin müşriklere ulaşması büyük bir savaşa zemin hazırlayacak ve kan dökülmesine vesile olacaktır. Kervanın kontrol altına alınması gerekir ki bunun için sefere çıkılacağını ilan eder ve gönüllü bir şekilde katılmak isteyenlerin hazırlanmasını ister. Bunun üzerine üç yüzü aşkın sahabî, Medine’den hareket eder. 

Bu arada muhtemel bir kontrol girişimini hesaba katan Ebû Süfyân, sürekli teyakkuz içerisindedir; yolculuk boyunca uğradığı yerlerdeki insanlara Medine kaynaklı bir hareketliliğin yaşanıp yaşanmadığını sorar. Yenbu yakınlarına geldiğinde karşılaştığı Mecdi İbn-i Amr’a da aynı soruyu sorar. Mecdi, “Vallahi seninle Yesrib/Medine arasında hiçbir düşman yoktur. Şüpheli hiç kimse görmedim. Sadece iki kişinin bindikleri develeri şu tepecikte ıhdırdıklarını, kuyudan kırbalarına su doldurduklarını sonra da dönüp gittiklerini gördüm.” der.4 

Mecdi, bilmese de bunlar, Allah Resûlü’nün istihbarat için gönderdiği iki gruptan birini teşkil eden Cüheyneli Besbes İbn-i Amr ve Adiy İbn-i Ebi’z-Zegba’dır.5 Nitekim onların tepeye gelmesi de istihbarat içindir. Kuyu başında birilerinin konuştuğunu görür ve kırbalarına su doldurma bahanesiyle onlara yaklaşırlar. Konuşmaları dinleyince kervanın bir iki gün içerisinde orada olacağını haber alırlar. Çünkü konuşanlardan birisi diğerine “Yakında kervan geliyor; onlara hizmet edip kazanacağım para ile borcumu ödeyeceğim.” der. Hemen ayrılır ve durumu haber vermek için Allah Resûlü’nün yanına gelirler.6 

Ebû Süfyan, hiçbir detayı atlamak istemez ve inceleme yapmak için derhal Mecdi’nin tarif ettiği yere gelir. Deve dışkılarından bir parça alır; ezer ve yemin, hurma çekirdeğinden imal edildiğini görür. Şaşkınlık ve korku içerisinde “Allah’a yemin olsun ki bunlar, Yesrib/Medine yemleridir.” der. Zira Medineliler hurma çekirdeğini öğütür ve develer için yeme dönüştürürler. Ardından “Bu iki kişi, Muhammed ve ashâbının casuslarıdır. Kavmi yakında görüyorum.” der ve aceleyle kervanın yanına döner. Kervanı korumaları için Damdam İbn-i Amr ile Mekke’ye haber ulaştırır.7 Ardından güzergahı değiştirir ve iki gece hiç durmaksızın yol alarak kervanın yakalanmasının önüne geçer. 

Bu arada Damdam’ın getirdiği haber, Müslümanların kökünü kazımak için fırsat kollayan Ebû Cehil’e ulaşır. Kısa sürede tam teçhizatlı bin Mekkeliyi arkasına takar ve katliam için yola koyulur.8 Kervan hakkında bilgi toplamak için gönderilen iki sahabi, çok dikkatli hareket etseler de9 hiç tahmin edemeyecekleri şekilde develerinin arkada bıraktığı dışkı yüzünden deşifre olurlar. Zira Ebû Süfyan, Medine’nin yemleri hakkında sahip olduğu bilgi üzerinden olayı çözer ve gerekli hamleyi zamanında yapar. 

“Dışkıdan ulaşılan veri” âdeta kelebek etkisi yapar; kervan kontrol altına alınamaz. Mekke ordu toplar, yola koyulur ve Bedir savaşı vuku bulur. Savaşta Ebû Cehil başta olmak üzere yetmiş müşrik ölür, yetmiş müşrik de esir alınır. On beş şehit veren Müslümanlar, İslam tarihindeki en anlamlı zaferi kazanır. Hezimete uğrayan Kureyş, intikam peşine düşer ve Uhud yaşanır…

Kesilen Deve Sayısı ve Mekke Ordusunun İnsan Gücü

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) de develer üzerinden kendisini yok etmeye gelen kimselerle alakalı malumatlar edinir. Ebû Cehil’in bir orduyla harekete geçtiğini haber alınca ordu hakkında; neredeler, kaç kişiler vb. bilgi toplamak için Hz. Ali, Hz. Zübeyr ve Hz. Sa’d’ı (radıyallahu anhum) önden gönderir. Onlar, Bedir kuyularından develerle su taşıyan iki kişiyi; Benî Hacca’nın kölesi Eslem ile Benî As İbn-i Said’in kölesi Ariz Ebû Yesar’ı görürler. Yakalar ve sorgulamak için ordunun konakladığı yere getirirler. Ashâbın sorgulamasından sonra Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), onlara “Bana Kureyş hakkında bilgi veriniz.” buyurur. Onlar, “Sayılarını bilmiyoruz, pek çokturlar.” der ve kesin bilgi vermeye yanaşmazlar.

Allah Resûlü, “Her gün kaç deve kesiyorlar?” diye sorar. Onlar, bu konuda bilgi vermekte beis görmez ve “Bir gün dokuz, bir gün on!” cevabını verirler. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Onlar dokuz yüz ile bin kişi arasındadır.” buyurur ve kölelerin, askerleri beslemek için kesilen develerin sayısıyla alakalı verdiği malumatdan hareketle Mekke ordusunun insan gücünü ortaya çıkarır. Zira o gün doksan yüz kişiyi doyurmak için bir deve kesilir. Hiç şüphesiz bu ön bilgiyi Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), ordusunu Bedir’den zaferle çıkarma adına çok iyi değerlendirir.10 

Binilen Deve ve Kureyş’in Yönü

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), müşriklerin Uhud’dan ayrıldıktan sonra Medine’ye saldırabileceklerini; kadınlara ve çocuklara zarar verebileceklerini ve şehri yağmalayabileceklerini düşünür. Onların böyle bir hedeflerinin olup olmadığını, iş işten geçmeden tespit etmek ve gereken müdahaleyi zamanında yapmak ister. Bunun için tam Mekkeliler Uhud’daki karargahlarından ayrılacakları sırada yanına Hz. Sa’d İbn-i Ebî Vakkas’ı çağırır11 ve ona, “Git; müşrikleri takip et ve ne yaptıklarına bak! Eğer develere binip atları yedeklerine alırlarsa Mekke’ye dönmek istiyorlardır. Yok atlara binip develeri yedeklerine alırlarsa Medine’ye saldırmayı düşünüyorlardır. Allah’a yemin olsun ki Medine üzerine yürüyecek olurlarsa ben de onların arkalarından harekete geçer ve cezalarını veririm.” buyurur.

Hz. Sa’d (radıyallahu anh), hemen onları takibe koyulur. Mekkeliler, Akik vadisine gelir ve burada dururlar. Allah Resûlü, endişelerinde haklı çıkar zira kendi aralarında Medine’ye saldırıp saldırmamayı konuşmaya başlarlar. Aralarından Safvan İbn-i Ümeyye, şehri yağmalama fikrine karşı çıkar ve “Onları yendiniz; yeteri kadar zayiat ve zarar verdiniz. Şimdi Mekke’ye dönün; Medine’ye girmeye kalkışmayın. Bunu yaparsanız zafer sizde kalır; saldırırsanız galibiyeti tehlikeye atarsınız. Siz Bedir’de yenilip kaçtığınız vakit onlar sizi takip etmedi ve zafer onlarda kaldı. Zafer bizim iken geri dönünüz.” der. Müşrikler kalkar ve bineklerine binerler. 

Hz. Sa’d (radıyallahu anh), hemen yola koyulur ve gördüklerini haber vermek için Allah Resûlü’nün yanına gelir. Yüksek bir ses tonuyla “Ey Allah’ın Resûlü! Şirk ordusu Mekke’ye dönmeye karar verdi. Develerine bindiler, atlarını yanlarına aldılar ve harekete geçtiler.” der. Allah Resûlü, “Sesini kıs! Şüphe yok ki harp bir taktik, strateji ve korunmadır. Şu anda askerlere, müşriklerin dönüp gitmesinden daha sevimli gelecek bir şey yoktur. Olur ki müşrikler geri döner!” buyurur. Peşinden “Onlar uzun bir yolculuğa çıkma niyeti taşıyorlar. Eğer Medine’ye hücum etmek isteselerdi atlarına binerlerdi.” der ve devenin, o coğrafyanın şartlarına dayanıklılığından dolayı uzun mesafelerde tercih edilmesi hakikatini, karşı tarafın iç dünyasını çözümleme noktasında kullanır ve kısmen de olsa rahatlar.12 

O, Hz. Sa’d’a “Sesini kıs!” derken müşriklerin yolda kararlarını değiştirebileceklerini hatta Müslümanların gevşemesinin onları buna itebileceğini düşünür. Nitekim müşriklerle alakalı kanaatlerinde yine haklı çıkar. Çünkü Mekke’ye dönüş yolunda zafer elde etseler de ellerinde esir ve ganimet olmadan geri dönmek, Mekkelileri tercihlerini sorgulamaya götürür ve dönüp Medine’ye saldırmaya karar verirler.13 Durumu haber alan Allah Resûlü, onların gözünü korkutmak ve saldırırlarsa Medine’yi korumak için Hamrâü’l-Esed’e gelir ve buraya karargâh kurar. Askerin manevi gerilimini zirvede tuttuğu için yaralı da olsalar onları toparlamada zorluk çekmez. 

Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), azgın müşrikleri geri dönüp Medine’yi yağmalama hevesinden vazgeçirmek için de bir geleneği kullanır. Gündüz orduya odun toplatır ve geceleyin her askere bir ateş yakmasını emreder ki toplamda beş yüz ateş yakılır. Arap kültüründe yakılan bir ateşin etrafına daire şeklinde on kişi oturur. Yakılan ateş sayısını on ile çarpan Mekkeliler, Müslümanların sayısı ile alakalı gönüllerine korku salacak bir veri elde ederler ve arkalarına bile bakmadan Mekke’nin yolunu tutarlar.14 

Sonuç

Görüldüğü gibi hem Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) hem de müşrikler, bilgiye ulaşmak için makalede tercih ettiğimiz deve örneklerinden de anlaşılacağı üzere en umulmadık detayları bile dikkate alırlar. Elde ettikleri bilgileri, kendileri açısından en olumlu neticeyi verecek şekilde kullanır ve olayların akışına etki ederler. Hak ile batılın, hayır ile şerrin, adalet ile zulmün, iyilik ile kötülüğün mücadelesi insanlık kadar yaşlıdır ve varlığı, kıyamete kadar da devam edecektir. Bu noktada hakkın, hayrın, adaletin, iyiliğin ve güzelliğin temsilcisi olan mü’min, çok şuurlu, dengeli ve ihtiyatlı hareket etmeli; arkasında art niyetli kimselerin kötü emelleri için kullanacağı en ufak bir iz bırakmamalıdır.

“Bundan da ne olur?” dememelidir. Zira Udal ve Kare kabilesine mensup yedi kişilik bir grup Uhud’dan üç ay sonra Medine’ye gelir, Müslüman olduklarını bildirir ve şu talepte bulunurlar: “Yâ Resûlallah! İslam’a ait güzellikler kabilemiz içerisinde kendine yer bulmaya başladı. Ashâbından bazı kişileri bizimle gönder ki onlar bize, dini anlatsınlar! Kur’ân’ı talim ve tebliğ etsinler! İslam ahkâmını bize öğretsinler!” Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) bu talebi müspet karşılar. Coğrafya mü’minler için çok tehlikeli olduğu için emanla onların hayatlarını güvence altına alır ve on sahabîden oluşan heyeti, Hz. Mersed İbn-i Ebî Mersed’in liderliğinde Udal ve Kâre halkına rehberlik yapmaları için gönderir.

Heyet, emana rağmen Allah Resûlü’nün yönlendirmeleri çerçevesinde temkini elden bırakmaz; yolculuk boyunca saldırıya uğramama adına güvenli buldukları güzergahları takip eder, gündüzleri gizlenir ve geceleri yol alırlar. Reci kuyusu civarında konaklar ve bu sırada acve hurması yerler. Yedikleri hurmaların çekirdekleri yere düşer. Hüzeyl kabilesine mensup kadın bir çoban, onların konakladığı yere gelir ve yerde hurma çekirdeklerini görür.  Çekirdeklerin küçüklüğünü görünce “Bunlar Yesrib/Medine hurması!” der ve derhal heyeti arayan kimselere seslenir. Gelince kadının verdiği malumat esasında harekete geçer ve yakındaki bir dağın arkasında dinlenen eğitim heyetini kuşatırlar. Bir kısmını şehit eder bir kısmını da esir alırlar.15 Yere düşen birkaç acve hurması çekirdeği, olayın akışını değiştirir. Çünkü bu hurma o gün sadece Medine’de yetiştirilir.

İnsanların zamanla gündelik hayatları, kullandığı eşyalar ve gezindiği yerler vs. değişse de “bilginin güç olduğu ve gerekli bilgiye ulaşmak için veri toplamak gerektiği” hakikati, hala geçerlidir. Ve veriyi, uzmanı, en küçük ve önemsiz addedilen şeylerden bile elde eder. Önceki asırlarda genelde devletler ya da kimlikler arası mücadeleler de çok etkili bir şekilde kullanılan bu hakikat, günümüzde onlara ek olarak ticaret başta olmak üzere farklı birtakım sebeplerle de etkin bir şekilde kullanılır. Bunun için çöplerden (evsel, endüstriyel ve tıbbî atıklardan) dijital ayak izlerine varıncaya kadar arkada bırakılan şeyler üzerinden veri toplanır; bu veriler analiz edilip değerlendirilir ve hedefe göre stratejiler üretilir.

Dipnot:

  1. On dokuzuncu kuşak
  2. Bkz. Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf 1/29, 30
  3. Vâkıdî, Meğazî 1/33; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/8
  4. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/208; Vâkıdî, Meğâzî; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamis 1/369, 372
  5. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/208
  6. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/208; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamis 1/372
  7. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/209; Vâkıdî, Megâzî 1/44; İbn-i Sa’d, Tabakât 2/8; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamis 1/372
  8. Bkz. Vâkıdî, Megâzî 1/46
  9. Mesela ikinci grubu teşkil eden Talha İbn-i Ubeydullah ve Sa’d İbn-i Zeyd, bilgi sızdırmama adına bindikleri develerdeki çanları tıkarlar.
  10. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 1/208; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamis 1/374
  11. Bu görevi Hz. Ali’ye verdiği de kaynaklarda ifade edilir.
  12. İbn-i Hişâm, Sîre 2/42, 43; Vâkıdî, Meğâzî 1/255, 256
  13. Bkz. İbn-i Hişâm, Sîre 2/49
  14. Bkz. Vâkıdî, Meğâzî 1/286
  15. Bkz. Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamis 1/455
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.