Bırakınız onları! Varsın, kötülüğün başı da sonu da onların olsun!

657

Beş yıl dokuz aydır beldeleri Mekke’den ayrı düşen Muhacirlerin; onlara memleketlerini ve meskenlerini sonuna kadar açan Ensârın gözünde tüten ve gönlünde tüllenen bir yer vardı: Kâbe! Kıbleleri, Gönüllerinin Efendisi’nin ruh ikizi. Yıllardır onlar kulluk ve Kâbe demiş ama Mekkeliler hep kılıç ve kanla karşılık vermişti.

Medine’de bu özlem ve zulüm içerisinde bahar edalı ve endamlı günlerin temelleri atılırken Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), rüyasında onlarla birlikte güven içinde umre yaparak Mekke’ye girdiğini görmüş ve bunu kendileriyle paylaşmıştı. Allah, Resûlü’nün rüyasını elbette doğru çıkarırdı ve çıkaracaktı. Ancak her şeyin O’nun indinde bir vakti vardı…

Meseleyi senelerin biriktirdiği hasret ve rüyaların Resûlullah’ın hayatındaki yeri üzerinden okuyan ashâbın vakit kaybına tahammülü yoktu. Hepsi hemen harekete geçmiş ve bir günde sefer hazırlıklarını tamamlamışlardı. Bir an önce bağırlarındaki hasret hararetini zemzemle serinletmek istiyor ve yola çıkmak için can atıyorlardı. Ancak hayır yolları badirelerle doluydu ki hayallerine 25 kilometre kala önlerini içi inkâr ve inad dolu bedenlerden müteşekkil bariyerler kesmişti.

Kâbe candı, canândı. İleri gidilse kan geri dönülse hicran vardı. Ama aralarında “Yeter ki kan dökülmesin! Haramı helal kılan kurallar koyulmasın. Ben her şeye hazır ve razıyım!” diyen ve 19 yıldır tek taraflı sürdürülen bu kini ve kavgayı buraya kadar gelmişken bitirmek isteyen Resûlullah vardı. Gökteki yıldızlardan elçiler gönderiyor ve Mekkelileri ısrarla barış iklimine davet ediyordu. Senelerdir yürüttükleri kavganın bir kazanımını göremeyen Mekkeliler, elçiye elçiyle karşılık veriyor ve kendilerince maddeler üzerinden kazanımlar elde etmeye çalışıyorlardı.

Elçilerin karşılıklı gelip gitmeleriyle yirmi gün süren süreç neticelenmiş ve içerdiği ağır maddelere rağmen Hudeybiye Anlaşması, imzalanmıştı. Zihinler bu ağır maddelere takılsa da Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), uzun vadede onları atıl bırakacak ve büyük fetihlere kapı aralayacak asıl maddeyi Mekkelilere kabul ettirmişti. Anlaşmayla on dokuz yıl boyunca hep düşmanlık duygularıyla hareket eden ve bulduğu her fırsatta Müslümana/lara saldıran Mekkeliler, on yıl boyunca kılıçları kınında tutmaya razı olmuştu. Artık kan dökülmeyecek, coğrafyanın insanlarıyla rahat konuşma ve kaynaşma imkânı bulunacaktı. Efendimiz ve ashâbı, yıllar sonra ilk defa rahat bir nefes almışlardı.

Hudeybiye’de yaşanan bu yirmi gün, çok büyük ümitlerle yola çıkan ashâbı, bir ay sonra yirminci yılına girecek dava mücadelesi kadar yormuştu. Varılan anlaşmayla durulan ve sakinleşen ortamı biraz olsun dinlenebilmek için değerlendirmek isteyen Hazreti Seleme İbn-i Ekvâ (radıyallahu anh), insanların birbirine karışmasını fırsat bilerek bir ağacın yanına gitti. Ağacın altı dallarından dökülen dikenlerle doluydu. Onları sağa sola süpürdü ve altına uzandı. Fakat Hazreti Seleme’nin uzanması fazla sürmeyecekti…

Şiddet ve bağnazlık kendilerinde bağımlılık haline gelmiş dört Mekkeli müşrik yanına geldi ve onu tahrik etmek için Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) hakkında atıp tutmaya başladı. Belli ki imzalanan sulh anlaşmasından rahatsız olan Mekkeliler vardı. Duydukları bu rahatsızlığı da en hassas olduğu yerden -Efendimiz üzerinden- ona hissettirmeye çalışıyorlardı. Zira ashâbı en fazla canlarından çok sevdikleri Allah Resûlü’ne ilişilmesi incitirdi.

Bu, dört Mekkelinin aynelyakîn bildikleri bir hakikatti. İki yıl önce günlerce süren işkenceden sonra idam etmek üzere darağacına bağlanan Hazreti Zeyd İbn-i Desinne’ye, onların gözü önünde Ebû Süfyân:

– Ey Zeyd, Allah’ını seversen doğru söyle! Şimdi burada senin yerine Muhammed’in olmasını ve O’nun boynunu vurmamızı, sen de çoluk çocuğunun arasında sağ salim yaşamayı arzu etmez miydin?” diye sormuştu. Hücrelerine kadar Hazreti Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) sevgisiyle dolu olan Hazreti Zeyd (radıyallahu anh), onun bu teklifine hiç düşünmeksizin:

– Vallahi ben ailem içinde rahatça oturup da Allah Resûlü’nün (aleyhissa¬lâ¬tü vesselâm), değil sizin yanınızda hattâ şimdi bulunduğu yerde bile bir dikenin ayağına batıp incitmesine gönlüm razı olmaz!” karşılığını vermişti.

Gördüğü onca zulme rağmen Hazreti Zeyd’in (radıyallahu anh) dirayeti, duruşu ve idamı tercih edişi Mekkelileri şaşkına çevirmişti ki Ebû Süfyân:

– Ben insanlar içinde Muhammed’in ashâbının, Muhammed’i sevdikleri kadar, hiç kimsenin hiçbir kimseyi sevdiğini görmedim.” diyerek onların bu şaşkınlığına tercüman olmuştu. Zeyd’in duruşuyla şekillenen bu tablo, hiçbir zaman gözlerinin önünden gitmiyordu Mekkelilerin.

Yirmili yaşlarını yaşayan ve içi İslamî heyecanla dopdolu olan Hazreti Seleme İbn-i Ekvâ (radıyallahu anh), firaset ve basiret sahibi bir insandı. Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) kan dökülmemesi adına nasıl çabaladığını ve insanların gönüllerine girme imkânı sunacak sulh atmosferini ne kadar arzuladığını çok iyi biliyordu. Ağır tahrik de olsa his ve heyecanla hareket etmesi, on dokuz yıl sonra elde edilen barış havasını bitirecek yangının ilk kıvılcımı olabilirdi. Çok zor da olsa öfkesini yutup yerinden kalktı ve herhangi bir karşılık vermeden başka bir ağacın altına geçti.

Hazreti Seleme’yi (radıyallahu anh) tahrik etmeyi başaramayan dört Mekkeli, istediklerine nail olamamanın verdiği kızgınlıkla onun temizlediği ağacın altına uzandılar. Silahlarını da ağaca astılar. Zira emniyet ve güven insanı Müslümanlardan kendilerine bir zarar gelmeyeceğinden emindiler. Onlarda bu şuuru meydana getiren yaptıkları onca zulme rağmen Müslümanların takip ettiği ve hiç terk etmediği hilm, silm, rıfk ve adalet çizgisiydi. Onlar böyle uzanmış yatarlarken vadinin aşağısından bir ses yükseldi:

-Yetişiniz ey Muhacirler topluluğu! Züneym’in oğlu öldürüldü!”

Sesle irkilen Hazreti Seleme İbn-i Ekvâ, hızla yerinden fırladı ve hemen kılıcını kınından sıyırdı. Uyumakta olan dört Mekkelinin ağaçta asılı silahlarını aldı ve elinde demetledi. Ardından onları uyandırdı ve:

-Muhammed’i (aleyhissalâtu vesselâm) peygamberlikle şereflendiren Allah’a yemin ederim ki; eğer sizden birisi başını kaldıracak olursa, onun boynunu vururum!” diyerek kükredi. Sonra da onları önüne katıp Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) yanına götürdü. Tam o sırada amcası Âmir de Kureyşîn Abele kolundan Mikrez’in oğlunu ve Müslümanlara saldırmayı planlayan yetmiş kadar müşriği esir alıp Resûlullah’ın huzuruna getirmişti.

Hazreti Seleme’den ve amcası Âmir’den, onların bitmeyen kinlerini, planlarını ve imzalanan sulhe rağmen yapıp ettiklerini dinleyen Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), dönüp kendilerini süzdükten sonra şöyle buyurdu:

-Bırakınız onları! Varsın, kötülüğün başı da sonu da onların olsun!” Ardından da hepsini affetti.1

Dünden bugüne şahsına karşı işlenen suçlarda afv u safh ile muamele, Allah Resûlü’nün genel ve temel tercihiydi. Bu hususu ifade sadedinde Hazreti Aişe (radıyallahu anhâ): “Hiçbir zaman Allah Resûlü’nün şahsına yapılan bir zulümden dolayı intikam aldığını görmedim. Meğer ki Allah Teâlâ’nın haram kıldığı şeyler yapılmış olsun.”2 buyurmaktaydı. Yine farklı olmamış ve bir çırpıda hepsini affetmişti. Mekkeliler katlede katlede İslam’ı bitirmede bir mesafe kat edememişlerdi. Fakat Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), affede affede yarın onları da içine alacak en büyük bir fethe imza atmıştı az önce…


Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Müslim, Cihad ve Siyer 45 (132/1807)
  2. Buhârî, Menâkıb 23; Edeb 80; Müslim, Fedâil 20 (77/2327)
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla