Bir Sünnetullah Olarak “Mühlet”, Azap mı Rahmet mi?

579

Peygamberler, kavimleri tarafından değişik baskılara ve zulümlere maruz bırakılmışlardır. Hak adına getirdikleri, yalanlanmış; şahısları, davaları ve mesajları, değişik şekillerde alaya alınmıştır. Dünyevî birtakım hedefler peşinde koşmakla, toplumdaki birlik ve beraberliği bozmakla suçlanmış; atalardan tevarüs edilen kültürü ve değerleri, yok etmekle itham edilmişlerdir. Bütün bunlarla da yetinilmemiş kendilerine şiddet uygulanmış, öldürülmüş ve ordularla üzerlerine yürünmüştür. Onlara iman edip destek çıkanlarda aynı zulme tabi kılınmış; işkence edilmiş, memleketlerinden çıkmak zorunda bırakılmış ve canlarına kıyılmıştır. Arkadan gelip peygamberlerin yolundan yürüyen, iman edip ömrünü salih işler peşinde geçiren, hakkı temsil ve tebliğ edenler de hemen hemen aynı kaderi yaşamış; azgın ve zalim idareciler yüzünden yürüdükleri yolda çoğu zaman ızdırap yudumlamak zorunda kalmışlardır. 

Buna karşılık gördükleri muamele, yaşadıkları zorluk ve zulümler karşısında dünden bugüne hakkı temsil edenler, bir taraftan iradelerinin hakkını verip üzerlerine düşeni yaparlarken diğer taraftan Allah’a yönelmiş ve sığınmışlardır. Allah da onlara hadiselerden haberdar olduğunu bildirip teselli etmiş, nasıl hareket etmeleri gerektiği noktasında yol göstermiş, beşerî realitelere dikkat çekmiş, imtihan gerçeğini hatırlatmış, iman, azim, ümit, sabır ve kararlılıkla yollarına devam etmeleri gerektiğini haber vermiştir. Ardından da bu sürecin arkasında yatan ilahî bir sünnete dikkat çekmiştir: Mühlet! Kur’ân, “Mûsâ’ya Tevrat’ı verdik. Kur’ân hakkında senin halkının yaptığı gibi onun hakkında da ihtilâf edip kimi iman, kimi inkâr etti. Şayet Rabbinin, insanlara mühlet verme vaadi olmasaydı, elbette haklarında nihâi hüküm verilmiş, iş bitirilmiş olurdu. Bu gerçeğe rağmen, senin halkın hâlâ, Kur’ân’dan ve azaptan yana derin bir tereddüt ve şüphe içindedir.”1 buyurur ve bu hakikate işaret eder. 

Peki mühlet nedir? Allah, niçin başta zalimler olmak üzere kullarına mühlet vermiştir, vermektedir? İnsanlar kendilerine verilen mühleti nasıl değerlendirmiş ve değerlendirmektedir? Mühletin sonunda ne olmaktadır? Verilen mühlet karşısında mümin nasıl ve hangi şuurla hareket etmelidir? Mühletin nübüvvet tarihindeki en ibret dolu örnekleri nelerdir?

Mühlet

Mühlet, Cenâb-ı Hakk’ın, kullarını, inkâr, isyan ve azgınlıkları, hata, suç ve günahları, zulüm ve haksızlıkları dolayısıyla cezalandırmak için acele etmeyip kendilerine bir süre tanımasıdır. Bu süre, muhataba, suça, suçun derecesine, zamana ve şartlara göre değişkenlik arz edebilmektedir. Kimisine saatler, kimisine günler, kimisine haftalar, kimisine aylar, kimisine yıllar, kimisine ömür, kimisine de asırlar (Nuh kavmi ve İblis gibi)…  

Mühletin hikmetleri:

Mühlet, arınma ve aklı başa toplama fırsatıdır!

Yaratılışı icabı insan, cahil, aceleci, nankör ve menfaatçidir. Bir karar verirken veya tercihte bulunurken çoğu zaman bu huylarının ve sonradan edindiği değişik hırs, haset, heves ve şahsi hedeflerinin etkisinde kalır. Yapıp ettiklerinin neticesini, çevreye etkisini, dokunacağı yerleri ve hesabını pek düşünmez. İnsanı çok iyi bilen ve tanıyan Yüce Yaratıcı’sı, düşünüp aklını başına alması, kendisinden hasıl olan söz ve fiillerin, nefsine ve etrafına etkisini görüp pişman olması, tevbeye yönelmesi ve kırıp döktüklerini toparlaması için kendisine vakit tanır. Günahkâr, asi kullarını hemen cezalandırmaz. Hilminin ve sonsuz rahmetinin bir neticesi olarak onlara, hayaya, hayra, hakka ve ilahi huzura geri dönüş imkânı sunar. İradelerinin hakkını verip her türlü günah ve haktan arınmalarını bekler. Bilenlerin de bu konuda onları uyarıp ikaz etmelerini, ahireti, akıbeti ve ilahi adaleti hatırlatıp nasihatte bulunmalarını ister. Böylece onlara hidayete ermeleri, hakikati anlamaları, terbiye olmaları ve pişman olup koptukları fıtrata ve doğru yola geri dönmeleri için bir fırsat verir: “Peygamberleri onlara: “Hiç gökleri ve yeri yaratan yüce Yaratıcı hakkında şüphe edilebilir mi? O günahlarınızı affetmeye çağırıyor ve muayyen bir süreye kadar size müsaade ediyor, mühlet veriyor.” dediler.”2

Mühlet, azaba giden yolu aydınlatır! 

İnsan/lar, ceza gerektirecek bir fiil ortaya koyduklarında çoğu zaman dışardakiler olayı, olayın boyutlarını, niyeti, yapılanın suç olup olmadığını ya da meydana getireceği hasarı tam ihata edip kavrayamazlar. Bundan dolayı o anda verilecek cezayı ya da mükafatı, gereksiz veya adaletsiz bulup ilahi icraatı eleştirebilirler. Bu da isyana davetiye çıkarmak olur. Bu çerçevede verilen mühlet, olayın bütün taraflar için netleşmesine zemin hazırlar.

Mühlet, azgınları ve zalimleri daha büyük cezalara ehil hale getirir! 

Bazı insanlar özellikle de azgınlar, kendilerine bahşedilen imkanlara ve hakikati bilmelerine rağmen, hakkı, halkı, adaleti ve ahlakı her türlü cezayı hak edecek seviyede ihlal eder ve rahatlıkla çiğnerler. Zulüm, fitne, fesat, şer ve şiddet, hayat felsefeleri haline gelir. Haklı-haksız, masum-mücrim ayırt etmeksizin önlerine çıkanı ezer geçerler. Yapıp ettikleri kat kat cezayı gerektirir ki Allah da bu despotların cezalarını artırmak için kendilerine mühlet tanır. Bu sürede onlar daha bir azgınlaşır ve zalimleşirler. Böylece hem burada hem de ötede cezaların en büyüğüne, en dayanılmazına ve en reziline, ehil hale gelirler: “O kâfirler kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onlara zelil ve perişan eden bir azap vardır. Allah müminleri içinde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. Sonunda temiz ile murdarı ayıracaktır…3

Mühletin değerlendirilmesi:

Müminler, pişman olur ve arınma kurnalarına koşarlar!

Müminler, hata, isyan ve günahları sonrası kalplerinde bir pişmanlık, vicdanlarında bir darlık, hayatlarında bir huzursuzluk hissederler. Yaptıklarının en başta Allah’a karşı bir saygısızlık olduğunu anladıkları anda hemen O’nun adres gösterdiği arınma kurnalarına koşarlar. Böylece O’nun kendilerine tanıdığı vaktin, hakkını verir; zulüm ve günah uçurumundan yuvarlanırken tevbe ve istiğfar ipine tutunur ve kurtulurlar. Muhasebeye yönelir ve hayırlı kul olma basamaklarını tekrar tırmanmaya başlarlar.

Zalimler ve münkirler, iyice şımarır ve azgınlaşırlar! 

Allah’a inanmayan ya da O’nun kullarına zulmeden zalimler ise yapıp ettiklerine karşılık başlarına bir musibet gelmemesini, haklılıklarına delil sayarlar. Meydanı sahipsiz zanneder ve başıboş hareket ederler: “Allah da kendileriyle alay eder ve azgınlıklarında onlara mühlet verir; böylece onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.”4 Sanki kendilerine hiç hesap sorulmayacağı zehabına kapılır, vicdansızca herkese ve her keseye ilişirler. Kendi karar ve kuruntularını, adaleti temin ve tesis adına vaz edilen hukuk kurallarının yerine koyarlar. Kendilerine verilen mühleti haklarında hayır sanırlar.  Nebilerin ve alimlerin yaptığı nasihat ve ikazlara kulak tıkar ve hakkı hakikati hatırlamak istemezler. Bunun üzerine Allah, onlara, her şeyin, her zevkin ve her türlü nimetin kapılarını açar: “Kendilerine verilen öğütleri terk edip unutunca üzerlerine her şeyin, her zevk ve nimetin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen bu genişlik ve serbestlikle tam ferahlandıkları sırada, ansızın onları kıskıvrak yakaladık da bir anda bütün ümitlerini kaybediverdiler!”5 İsyanları, istidraçı netice verir ki Allah Resûlü şöyle buyurur: “İsyanına devam ettiği halde, Allah’ın böyle bir kuluna dünyadan arzu ettiği şeyleri verdiğini görürsen, bil ki bu sadece istidraçtan ibarettir.” Bununla daha bir şımarır ve cezalarını arttırırlar.

Mühletin neticeleri:

Müminler, affa mazhar olurlar!

Gerçek müminler, yapıp ettiklerinden dolayı kendilerine tanınan mühleti, bağışlanma ve yeniden en doğru istikamette yol alma adına nimet bilirler. Saptırıcı düşünce ve davranışlarla bozulan kalbî muvazenelerini, yeniden düzene koyma adına O’nun gazabından lütfuna, hesabından rahmet ve inayetine sığınırlar. Yenilenme cehdine girerler. Cezanın ansızın başlarına gelmesinin ya da ahirete tehir edilmesinin önüne geçmek için fevt ettiklerini yapmaya, tahrip ettiklerini yeniden imara başlarlar. Allah da samimiyetlerine ve gayretlerine binaen kendilerini affeder, onlara dinine hizmet kapıları aralar ve iç dünyalarını kemiren darlığı onlardan alır.

Münkirler ve zalimler, hiç beklemedikleri bir anda ilahi gazaba uğrarlar!

İnatçı münkirlere, despot ve azgın idarecilere, şerir ve şımarık zenginlere ve hayatını, ruhunu, kalbini ve vicdanını hasede teslim etmiş mücrimlere gelince onlar, verilen mühleti yanlış anlamışlar, daha bir azgınlaşmışlar ve hissedemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş elim akıbetlerine ve cezalarına doğru sürüklenmişlerdir: “Âyetlerimizi yalan sayanları, farkına varamayacakları şekilde yavaş yavaş helâke yaklaştırırız. Ben onlara mühlet veririm; fakat vakti gelince Benim cezalandırmam pek kesin ve şiddetlidir.”6 Neticede hiç ummadıkları bir anda hak ettikleri bela ve musibetler, onları çepeçevre sarmış ve finali, çok feci, zelil ve perişan edici bir azapla yapmışlardır: “Zulümde aşırı giden nice memleket vardı ki Ben onlara önce mühlet verip sonra da tuttuğum gibi işlerini bitirdim! Herkesin dönüşü ancak Banadır.”7 Ne etraflarındaki dalkavuklar ne böbürlenmelerine sebep olan imkanlar ne saklandıkları korunaklı mekanlar ne de sırtlarını dayadıkları düzenbazlar kendileri için hiçbir şey yapamamıştır. Kıskıvrak kendilerini yakalayan azap bir anda bütün ümitlerini bitirmiştir: “Senden önce de nice peygamberlerle alay edildi. Fakat Ben, o kâfirlere akıllarını başlarına toplamaları için bir süre mühlet verdim. Ama onlar akıllanmayınca sonra da onları azabımla kıskıvrak yakaladım, cezam nasılmış, gördüler.”8

Mühletin En Uzunu İblis’e

Adem’i yarattıktan sonra Allah, meleklere secde etmeleri emrini verir. Emirdeki inceliği fark eden melekler, hemen secdeye varır ama aralarında bulunan İblis, emre karşı gelir. Secde etmesine mâni olan şey sorulunca “Ben ondan daha üstünüm; çünkü Sen beni ateşten, onu ise bir çamur parçasından yarattın.” cevabını verir. Emri yerine getirmediği gibi bir de huzuru ilahide kibre girer. Halbuki büyüklük ve üstünlük sadece Allah’a hastır. Kim O’nunla bu mevzuda nizaya girerse azaba düçar olur. Ki Cenab-ı Hak, “Çabuk in oradan! Öyle orada kurulup da büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çabuk çık, çünkü sen alçağın tekisin!” buyurur.

Hatasını ve isyanını anlayıp tevbeye yönelmektense İblis, bir hamle daha yapar ve Allah’tan kıyamet gününe kadar mühlet ister. Hasım bellediği insanı, O’na giden yollardan alıkoymak için çalışacak ve bunun için her yolu deneyecektir. Allah, “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin!” buyurarak İblis’e izin verir.9 Ne acıdır ki bu mühlet içerisinde yapıp ettikleri ile “büyük zaferler kazandığını zanneden” İblis, sadece ilerde çekeceği azabın derecesini artırmaktadır. Fakat İblis için ne gam! O huzurda değilse kimse de olmamalıdır. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, halis ve salih kullarına güvenmektedir; onlar, iradelerinin hakkını verecek, hep istikamet üzere yürüyecek, dikkatli yaşayacak, dengeli hareket edecek ve asla kendilerini İblis’in tuzaklarına ve tiyatrolarına kaptırmayacaklardır. 

Mühletin En İbret Vericisi Firavun ve Taraftarlarına

Allah, Hz. Musa’ya peygamberlik görevi verir ve O’ndan ilk olarak Mısır’a gitmesini, iyice azgınlaşıp dengesini ve vicdanını kaybeden, erkek çocukları öldürüp kızları istismar eden, ülkede fesat çıkaran Firavun’u ve onunla beraber zulme batan halkını uyarmasını talep eder.10 Yaptığı onca zulme rağmen Cenâb-ı Hak, Firavun’un kalemini kırmamış; mucizelerle donattığı ve konuşma üslubuna varıncaya kadar nasıl hareket etmesi gerektiğini tarif ettiği peygamberini onun yanına göndermiştir. Firavun’nun sarayına gelen Hz. Musa, onu ve halkını, yalnız Allah’a kulluğa davet etmiş, Benî İsrail’e yaptığı zulme son verip onları serbest bırakmasını istemiş, hak dini yalan sayıp yüz çevirenleri bekleyen azabı ve Allah’ın o güne kadar ona ihsan ettiği nimetleri hatırlatmış ve Allah’a karşı saygılı olmaya çağırmıştır.11

Hz. Musa’nın bu daveti karşısında daha bir despotlaşan Firavun, onu yalanlamış, alaya alıp delilikle itham etmiş, zindana atmakla tehdit etmiş, insanları yerinden yurdundan edip memlekette bozgunculuk yapmakla ve atalarından onlara miras kalan dinden onları çıkarıp paralel bir yapılanmayla ülkeyi ele geçirmekle suçlamış12 ve sarayında koltuk vermekle cesaretlendirdiği sihirbazları karşısına dikmiştir.[Yunus Sûresi 10/79] Sarayındaki danışmanların da kışkırtmasıyla13 bütün mesaisini, Hz. Musa’yı bitirmeye ayırmış, gördükleri manzaradan etkilenip iman eden sihirbazları, ellerini, ayaklarını çaprazlama kesip darağacına asmakla tehdit etmiştir. 

Bütün bunlara karşılık Cenâb-ı Hak, onu hemen cezalandırmamış ve kendisine zulüm ve cürümlerini anlaması için vakit tanımıştır. Üstelik yaptığı hataların farkına varması için bu süre zarfında zaman zaman ülkeye kuraklık, kıtlık ve ekonomik kriz gibi musibetler göndermiştir. Ama ülkedeki bolluğu kendinden bilen Firavun, bu musibetleri ise Hz. Musa ve etrafındakilerin uğursuzluğu olarak yorumlamıştır.14 Ayrıca hatalarını anlamaları için memleketlerine tufan, çekirge, haşerat, kurbağa ve kan gönderilmiştir. Fakat inat edip kibrinden vazgeçmemiş; Hz. Musa’ya koşup gelmiş, ondan dua etmesini istemiş ve musibetler kalkınca o ve halkı kaldığı yerden zulümlerine devam etmişlerdir.15

Yaptığı onca kötülüğe ve isyana rağmen şahsına bir bela ve musibet gelmediğini gören Firavun, halkını da hatasına ortak etmiş; sayıca az, sefih, vatan haini ve millet düşmanı olarak tanıtmaya çalıştığı Müslümanların peşine takmış ve toplumu da kendisiyle beraber aynı çıkmazın içerisine çekmiştir. Nihayet verilen müddet dolmuş; Allah, o güne kadar sabredip yardım dileyen Hz. Musa ve yanındakileri, denizi yarıp karşıya geçirerek kurtarmış; Allah’ın hükmünden kaçamayan Firavun ve taraftarları ise boğulup gitmişti. Allah, hiç beklemedikleri bir zamanda onları saraylarından çıkartmış; bahçelerini, pınarlarını, hazinelerini, servetlerini ve kendilerince çok değerli makam ve mevkilerini ellerinden almış ve onları hiç akıllarına getirmedikleri bir anda ebedi azaba mahkum etmişti.16

Ebû Cehil ve Yandaşlarına da Mühlet Verilmişti

Efendimiz’in kendi ümmetinin Firavun’u olarak tarif ettiği Ebû Cehil de İslam’a davet karşısında fikir babası İblis’ten ve tarihteki örneği Firavun’dan farklı hareket etmemiştir. Kibrine ve hasedine yenik düşmüş ve daha ilk günden itibaren yandaşlarıyla beraber Efendimiz’in karşısına dikilip O’nu alaya almış ve delilikle itham etmiştir. Buna karşılık Cenâb-ı Hakk, “Onların söylediklerine karşı sabret, onlardan güzel bir tavırla uzak dur! Nimet ve devlet içinde yüzen, hak dini yalan sayanları, sen Bana bırak ve onlara biraz mühlet ver!”17 buyurmuştur. Kendisine verilen mühleti yanlış yorumlayan Ebû Cehil, ilerleyen süreçte tavrını daha da sertleştirmiş ve bütün ömrünü Cenab-ı Hakk’ın davasını bitirmeye adamıştır. O ve yandaşları on üç yıllık Mekke döneminde elinden gelen hiçbir şeyi ardına koymamıştır. 

Allah Resûlü’ne değişik itham, iftira ve isnatlarda bulunmuş; O’nu koruyup kollayan amcası Ebû Talib’i teklif ve tehditleriyle devre dışı bırakmaya çalışmış, Efendimiz’in Kâbe’de namaz kılmasına mani olmuş, yanına aldığı yandaşlarıyla O’na ağız dolusu hakaretler etmiş, ailesine saldırmış, Beytullah’ı tavaf ederken Kendisine ilişmiş, mübarek başını taşla ezmeye girişmiş, arkasına takılıp davetini tesirsiz hale getirmeye çalışmış, defalarca öldürme teşebbüsünde bulunmuş, üç yıl boyunca O’nu ve akrabalarını Şi’bi Ebî Talip’te açlığa ve ölüme mahkum etmiştir. 

O’na bunları yaparken ashabına her türlü işkenceyi reva görmüş, itibarlarıyla oynamış, ticaretlerini bitirmiş, zulmedip öldürmüş, hicret edenleri geri getirmek için her yola başvurmuş ve muhacirlerin arkada bıraktığı malı mülkü gasp edip yağmalamıştır. Organize ettiği yandaşlarıyla sürekli nefret söylemini canlı tutmuş, Mekke’yi ve hatta yarımadayı Müslümanlar için yaşanmaz bir çoğrafyaya çevirmiştir. Bütün bunlar karşısında Allah Resûlü, Ebû Cehil ve yandaşlarına uyarmış ve ayetin ifadesiyle şöyle buyurmuştur: “Ne bileyim, belki de bu mühlet sizin için bir imtihandır ve hayattan biraz daha yararlandırma için yapılan bir ertelemedir.”18 Fakat verilen mühlete ve yapılan nebevî nasihate rağmen Ebû Cehiller daha bir azgınlaşınca Allah, Resûlü’nü şöyle teselli etmiştir: “O halde sen bu şerefli sözü, Kur’ân’ı yalan sayanı Bana bırak! Biz onları, bilmedikleri, farkına varmadıkları bir yerden, yavaş yavaş azaba yaklaştırırız. Ben onlara mühlet veriyorum! Doğrusu Ben’im düzenim, pek sağlamdır.”19

Allah Resûlü ve ashâbının Medine’ye hicretinden sonra ise daha bir azgınlaşan Ebû Cehil, Müslümanları yok etmek için ordusuyla üzerlerine yürümüştür. Nihayet Bedir’de iki grup karşı karşıya gelmiş ve Allah’ın da yardımıyla Ebû Cehil ve onunla birlikte düşmanlıkta işin başını tutanlar, zelil bir şekilde ölüp gitmişlerdir. Böylece Hz. Âişe’nin ifadesiyle ona ve yandaşlarına verilen ne eksik ne fazla 15 yıllık mühlet dolmuş; Allah’ın dinine, peygamberine ve kullarına yaptıkları onca zulme rağmen başlarına bir felaket gelmemesi ile daha bir şımaran ve tiranlaşan Ebû Cehil ve yandaşları, “Tamam şimdi bitirdik işlerini” diye düşündükleri bir anda helak olup gitmişlerdir. Yani o ve onlar da daha önceki selefleri gibi verilen mühleti kendileri için hayır sanmış daha fazla zulme abanmış ama aldanmışlardır.

Sonuç

Cenâb-ı Hakk’ın kullarını hemen cezalandırmayıp mühlet vermesi bir sünnetullahtır. Bu ilahi ahlak, peygamberler için de değiştirilmemiştir. Ve mühlet, en başta, bütün kullar için bir merhamettir: “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı; ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü, Allah kullarını tamamen görmektedir.”20 Nitekim bu nimetin ve imkanın farkına varanlar, hemen istiğfara yönelmiş, tevbeye koşmuş ve üzerlerindeki haktan hukuktan kurtulmaya çalışmışlardır.

Fakat mühlet aynı zamanda kullar için ayrı bir imtihandır. Zalimler, bunu fark edememiş ve bu süre zarfında başlarına bir şey gelmemesiyle daha bir azgınlaşmışlardır. Cenâb-ı Hak da kapısını açmakla onları nimetler ile şaşırtmış, şımartmış ve yavaş yavaş kendilerini bekleyen elim azaba yaklaştırmıştır. Mühletleri dolunca hiç beklemedikleri bir anda onları helak etmiş ve hiç kimse de onları kurtaramamıştır:“Şüphesiz ki Allah’u Teâlâ, zâlime mühlet verir. Nihâyet (mühleti dolup) onu yakaladığında onu hiç kimse kurtaramaz.”21

Müminlere düşen sünnetullaha saygılı olmak, kendilerine verilen mühlette arınma kurnalarına koşmak, kendilerine zulmeden zalimlere verilen mühlette de sabredip yollarına devam etmektir. Zira yukarda da görüldüğü üzere Allah, imhal etmekte ama asla ve asla ihmal etmemektedir. “O müşrikler kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelir ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez.”22 İster kendisine verilsin isterse başkasına insan için mühlet süresi de ayrı bir imkân ve imtihandır.

Yazar: Sadık Men

Dipnot:

  1.  Hud Sûresi 11/110
  2. İbrâhim Sûresi 14/10
  3. Âl-i İmran Sûresi 3/178, 179
  4. Bakara Sûresi 2/15
  5. En’âm Sûresi 6/44
  6. A’raf Sûresi 7/182, 183
  7. Hac Sûresi 22/48
  8. Ra’d Sûresi 13/32
  9. Bkz. A’râf Suresi 7/12-16
  10. Bkz. Bakara Sûresi 2/49; Tâ Hâ Sûresi 20/24; Şuarâ Sûresi 26/10, 11; Fecr Sûresi 89/12
  11. Bkz. A’râf Sûresi 7/105; Tâ Hâ Sûresi 20/46; Şuarâ Sûresi 26/16, 17; Nâziât Sûresi 79/19
  12. Yunus Sûresi 10/78
  13. A’râf Sûresi 7/127
  14. Bkz. A’râf Sûresi 7/130, 131
  15. A’râf Sûresi 133-135
  16. Bkz. Âl-i İmrân 3/11; Şuarâ Sûresi 26/57, 58, 63-66; Nâziât Sûresi 79/22; Bürûc Sûresi 85/17-20
  17. Müzzemmil Sûresi 73/10, 11
  18. Enbiya Sûresi 21/111
  19. Kalem Sûresi 68/44, 45
  20. Fâtır Sûresi 35/45
  21. Buhârî Tefsîr-i Hûd 5; Müslim, Birr 15 (61)
  22. Yusuf Sûresi 12/110
Bunları da beğenebilirsin