Bir Alacak Tahsili

120

Bütün olanlara rağmen bir taraftan da, Mekke’deki ticarî hayat kendi seyrinde devam ediyordu. Bir gün, İrâş denilen bölgeden Kehle adında bir adam gelmiş ve devesini Ebû Cehil’e satmıştı. Aradan uzun zaman geçmiş olmasına rağmen Ebû Cehil, paranın üstüne yatmış, bir türlü adamın parasını vermiyordu. Gidip gelmelerden bunalan İrâşlı zât, bir gün Kureyş arasında yüksek sesle bağırmaya başladı;

– Ey Kureyş topluluğu! Ebu’l-Hakem İbn Hişâm’a karşı bana kim yardım edecek? Ben, hem garip biriyim hem de uzun yoldan geldim; bu adam benim hakkımı gasp etti ve vermiyor!

Bu sırada Allah Resûlü de, Kâbe’de bulunuyordu. Aralarından birisi O’nu göstererek:

– Şu adamı görüyor musun? Onlar, getirip söylediklerinden dolayı O’nunla aralarında anlaşmazlık yaşıyorlar. O’na git ve sana O yardım etsin!

Adam, mağdurdu ve bulduğu her bir dala, yeni bir ümit diye tutunuyordu. Doğruca denilen adrese geldi ve durumunu arz etti. Kendisinden bir şey istenilir de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), hiç ‘hayır’ der miydi?

İrâşlı adamla birlikte ayağa kalktı ve doğruca Ebû Cehil’in evine yöneldi.

Gelişmeleri seyreden Kureyş, biraz sonra yaşanacakları kaçırmak istemiyordu. Zira onlara göre Ebû Cehil, yaş tahtaya basmaz ve kapısına geldiklerine bin pişman ederdi! Aralarından birisini görevlendirdiler:

– Sen git ve neler olacağını takip edip bize anlat, diyorlardı.

Nihayet, Efendimiz ve İrâşlı zat Ebû Cehil’in kapısına kadar geldiler. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), kapıyı çalmaya başladı:

– Kim o, diyordu Ebû Cehil, öfke ve hiddet tonlu bir sesle.

– Muhammed, diye cevapladı Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem). “Dışarı çık da görüşelim!”

Şiddetle kapı açılmıştı; ancak, kapıyı açar açmaz Ebû Cehil’de büyük bir değişim yaşanmaya başlamıştı. Sanki az önce içeriden yüksek perdeden bağıran ve hiddetle kapıyı açan o değildi! Bir anda, yelkenleri suya indirivermişti! Yüzü sararıp solmuş, teninde renk kalmamıştı!

Efendiler Efendisi, olanca sükûnet ve teenni ile:

– Bu adamın hakkını ver, dedi.

– Tamam, bekleyin getiriyorum, diyordu Ebû Cehil. Sanki, bugüne kadar borcunu bir türlü vermek bilmeyen adam Ebû Cehil değildi. İrâşlı adam da, Kureyş’in gönderdiği şahıs da şaşkınlıktan ne diyeceklerini bilemez olmuşlardı. Çok geçmeden de, içeri giren Ebû Cehil, elinde devenin parasıyla birlikte dışarı çıktı ve İrâşlıya olan borcunu ödedi.

Kureyş’in gönderdiği adam da geri dönmüştü, bir nebze eğlenip de gülüşmek isteyen Kureyşliler soruyorlardı:

– Anlat bakalım, neler oldu?

– Acâip, çok acâip şeyler gördüm, diye anlatmaya başladı adam.

– Vallahi de O, gitti ve sadece Ebu’l-Hakem’in kapısını çaldı. Dışarı çıkan Ebu’l-Hakem’e de sadece:

– Bu adama hakkını ver, dedi. O da:

– Tamam, bekleyin getiriyorum, diyerek evine girdi. Ve biraz sonra da devenin parasını getirip adama verdi!

Kureyş’in merakı iyiden iyiye artmıştı; nasıl olur da Ebu’l-Hakem gibi dirayetli ve şeytânî bir zekâya sahip birisi, sadece bir istemeyle, yıllarca vermediği parayı getirip bir anda verebilirdi? Duyduklarına bir türlü inanmak istemiyorlardı.

Nihayet, Ebû Cehil de yola çıkmış yanlarına geliyordu. Gelişini görür görmez sordular:

– Yazıklar olsun sana! Neler oluyor sana böyle? Vallahi de bugüne kadar senin, böyle bir şey yaptığına şahit olmamıştık!

Hâlâ, yaşadıklarının tesirinden kurtulamadığı her hâlinden belli olan Ebû Cehil konuşmaya başladı:

– Yazıklar olsun size! O adam, kapıma öylesine bir şiddetle vuruyordu ki, çıkardığı gürültü korku olup yüreğime işliyordu. Daha sonra da dışarı çıktım. Bir de ne göreyim; başının üstünde şaha kalkmış bir deve duruyor. Bugüne kadar ne onun tırnakları gibi bir deve tırnağı gördüm, ne onun dişleri gibi bir deve dişine şahit oldum, ne de onun başı kadar büyük bir deve başına rastladım! Vallahi de, şayet parayı getirip vermemiş olsaydım, oracıkta beni yiyip bitirecekti!1

Mekke’de bir mucize daha yaşanıyordu. Efendimiz’in Hak adına haksızlığa karşı duruşu elbette yeni değildi; risalet öncesinde Hılfü’l-Fudûl adıyla bir araya gelişleri hatırlatan bir hareketti bu ve silinmemek üzere zihinlere nakşedilecekti.


Dipnot:

  1. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ ve’r-Reşâd, 2/419
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla