Efendimiz’e (sas) Adanmış Bir Ömür: Ümmü Eymen

1.010

Bereke, Rahmet Peygamberi’ne Dadılık Yapıyor

Gençliğinin başındaydı siyahi Bereke Bint-i Sa’lebe. Memleketi Habeşistan’dan ayrılmış1 ve Arap yarımadasının gözde şehri Mekke’nin yolunu tutmuştu. Doğduğu yerde şartlar çok zordu; Mekke’de dadılık olmadı kölelik yapacak ve hayata tutunmaya çalışacaktı. O şimdilik bilmese ve bin bir endişe içerisinde ilerlese de Cenâb-ı Hakk’ın onunla alakalı farklı bir takdiri vardı. Nihayet hedefine ulaşmış ve Kureyş’in lideri Abdulmuttalib’in evinde hizmetçi olarak çalışmaya başlamıştı. Abdulmuttalib onu, oğlu Abdullah, Âmine ile evlendiğinde düğün hediyesi olarak kendisine vermişti. Kimin yuvasına düştüğünden habersiz, huzur dolu evin içerisinde koşturuyordu Bereke. Derken evin beyi Abdullah vefat etmiş; Bereke’nin omuzlarındaki yük, biraz daha artmıştı. Çünkü hanımefendisi Âmine, hamileydi. Huzur, hüzün ve heyecan iç içe yaşanıyordu. Vakti merhun gelip çatmış ve kutlu doğum yaklaşmıştı. Bu tarihi anda evde bulunanlardan birisi de Bereke’ydi. Doğum, suhuletle gerçekleşmiş; odayı bir nur, gönülleri ise tarifi imkânsız bir sürur kaplamıştı.2 Ve “Muhammed”, siyahi köle Bereke’nin kucağındaydı. Öpüyor, kokluyor ve adeta sevmeye doyamıyordu.3

Fakat bu sevinç yerini kısa sırada özleme bırakmıştı. Mekke’de iklim şartları çok zordu ve bebeğin büyüyüp gelişebileceği, gelişip serpilebileceği sütanne yanına verilmesi gerekiyordu. Benî Sa’d yurdundan Halime gelmiş ve “Muhammed”i alıp götürmüştü. Her yıl birkaç gün görseler de bu ayrılık, tam beş yıl sürmüştü.4 Bir taraftan evin işlerini halleden Bereke, diğer taraftan gözü hep yollarda olan Âmine’ye yarenlik yapıyordu. Nihayet hasret dolu süreç bitmiş; gözlerinin nuru, ciğerpareleri, baba ocağına, ana kucağına geri dönmüştü. Ayrılıktan kaynaklanan hüzün, yerini vuslatın sevincine bırakmıştı. Bereke, O’nunla ilgilenmekten ayrı bir mutluluk duyuyor ve hanede gönüller, huzurla doluyordu. 

Bereke, Rahmet Peygamberi’ne Sahip Çıkıyor

“Muhammed” altı yaşına girmişti. Annesi, O’nu Medine’ye babasının kabrini ve akrabalarını ziyarete götürmeye karar vermiş; yanına Bereke’yi de alıp yola koyulmuştu. Bir ay kalınan Medine’de maksat gerçekleştirilmiş ve Mekke’ye geri dönmek için harekete geçmişlerdi. Ebvâ’ya geldiklerinde anne Âmine ağır hastalanmış ve oracıkta vefat etmişti. Doğmadan yetim kalan, beş yıl annesinden ayrı düşen “Muhammed”, bir yıl önce kavuştuğu annesini gözleri önünde kaybetmiş ve ötelere uğurlamıştı. Çölün ortasında yapayalnızdı. O’nu bağrına basıp teselli etmek ve elinden tutup dedesine sağ salim teslim etmek, Habeşli siyahi köle Bereke’ye kalmıştı.5

Bereke, “Muhammed”i annesi kadar seviyordu ki O da bu sevginin farkındaydı. Nitekim daha sonraki yıllarda ona, “Anacığım!”6 ve “Annemden sonra annem!”7 diye hitap edecek; onun bu samimi sevgisinin ve ilgisinin Kendinde hasıl ettiği duyguları dile dökecekti. “Seni yetim bulup barındırmadı mı?” 8 buyuran Rabbi, Bereke’yi O’nun için adeta güvenli bir liman kılmıştı. Âmine’yi Ebvâ’ya defneden Bereke, Bekke’nin yolunu tutmuş; “yetim ve öksüz Muhammed’i” getirip dedesi Abdulmuttalib’e teslim etmişti. “Muhammed” dede ocağına yerleşirken O’na dadılık yapacak Bereke de Abdulmuttalib hanesine geri dönmüştü. Günler baharı andırırcasına huzur dolu geçerken Abdulmuttalib’i hazan vurmuş; yatağa düşmüş ve çok geçmeden o da ölmüştü. Şimdi ise Bereke, sekiz yaşındaki “Muhammed”in dedesinin arkasından döktüğü gözyaşlarına şahit oluyor; O’nu teselli etmek için yollar arıyordu.9 

Ölüm döşeğindeki Abdulmuttalib, torunu “Muhammed”i düşünüyor ve O’nu müşfik oğlu Ebû Talib’e vasiyet ediyordu.10 “Muhammed”, amcasının yanına taşınırken ailesinden kendisine miras ve yadigâr kalan vefalı dadısı Bereke de O’nunla birlikteydi. 8 yaşından 25 yaşına kadar tam 17 yıl “Muhammed”, amcasının yanında kalacak ve bu süre zarfında da Bereke bir taraftan O’na hizmet ederken diğer taraftan evin hanımı Fatıma Bint-i Esed’e yardım edecekti. Bereke’nin izlenimiyle “Muhammed”, bu fakir hanede asla yokluktan ve açlıktan şikayet etmiyor; çoğu zaman içtiği Zemzem’e kanaat ediyordu.11

Bereke, Ümmü Eymen Oluyor

“Muhammed” 25 yaşına gelmiş, Hüveylid’in kızı Hadîce ile tanışmış ve çok geçmeden evlenmişlerdi. Bu arada O, doğduğu andan itibaren hep yanı başında bulduğu Bereke’ye sevgisini, vefasını ve teşekkürünü göstermek; onu hürriyetine kavuşturmak istiyordu. Bereke, kalıp O’na ve ailesine hizmet etmek istese de “Muhammed” kararlıydı ve onu azad etti.12 Bunun üzerine Ubeyd İbn-i Zeyd, Bereke’ye evlilik teklifinde bulundu. “Muhammed”in ve Hadîce’nin de teşvikleriyle Bereke, Ubeyd ile evliliği kabul etti. Bu evlilikten Bereke’nin “Eymen” isimli bir oğlu dünyaya geldi. Artık onun da bir künyesi vardı: Ümmü Eymen!13 Bütün taşlar yerine oturmuş, hayat normal akışında gidiyordu. Derken Ümmü Eymen’in kocası Ubeyd vefat etti. Bunun üzerine gönlü, hanımefendisi Âmine’nin dünyadaki tek hatırası Muhammed’e hizmet duygusuyla yanıp tutuşan Ümmü Eymen, oğlu Eymen’i de aldı ve O’nun huzur dolu hanesine geri döndü. Kendisini, O’na ve ailesine hizmete adadı.

Ümmü Eymen, İlkler Arasındaki Yerini Alıyor

Bu arada Hz. Muhammed, kırk yaşına ulaşmıştı. Tarihler, Ramazan ayının on yedisi Pazartesi’ni gösteriyordu. Günlerdir Hira’da bulunan Efendisi, iliklerine kadar titrer bir halde evine geri dönmüş; “Beni örtün! Beni örtün!” diyordu. Onlar örtmüş; O da dinlenmeye çekilmişti. Bir müddet sonra kalkmış ve başından geçenleri, önce hanımı Hadîce ile ardından da onlarla paylaşmıştı. Zira Hira’da hanelerinin reisi, gönüllerinin sevgilisi Hz. Muhammed’e, ilk vahiy indirilmiş ve peygamberlik görevi verilmişti. Hanenin diğer sakinleri gibi Ümmü Eymen ve oğlu da hemen O’nu tasdik edip iman etmiş ve getirdiği dine dahil olup ilkler arasındaki yerlerini almışlardı.14 Fakat bu gelişmeden Mekkeliler, hiç hoşnut olmamıştı. Hz. Muhammed’in (aleyhissalâtü vesselâm) karşısına dikilmiş; Allah’ın nurunu söndürme adına O’na ve ashâbına işkence etmeye başlamışlardı. Ümmü Eymen de bu işkencelerden nasibini almış ama asla ve asla Allah Resûlü’nü terk edip yalnız bırakmamıştı.

İşkencenin kara bir bulut gibi Müslümanların üzerine çöktüğü Risalet’in dördüncü yılıydı. Efendimiz, “Ehl-i Cennet’ten biriyle evlenmek isteyen Ümmü Eymen ile evlensin!”15 buyurdu. Bunun üzerine yine Allah Resûlü’nün en yakınında bulunanlardan azadlısı ve ilk Müslümanlardan Hz. Zeyd İbn-i Harise, O’nu memnun ve mesrur etmek için Ümmü Eymen’e talip oldu. Ümmü Eymen, bu teklifi seve seve kabul etti. Zira Hz. Zeyd, Allah Resûlü’nün oğlu gibi sevdiği ve hep yanında tuttuğu bir insandı. Hz. Zeyd ile evlilik, O’na yakınlığın daha da artması ve sürüp gitmesi demekti. Mekke döneminin en zor günleri de yaşansa evlilik gerçekleşmiş ve bu gelişme, bunalan Müslümanlar için bir neşe sebebi olmuştu. Mesaj, açıktı; en zor süreçlerde bile hayata küsülmemeli bilakis belanın yüzüne gülercesine yola devam edilmeliydi. Çok geçmeden Ümmü Eymen’in ikinci oğlu Üsâme dünyaya geldi.16 Allah Resûlü, doğumuyla çok sevindiği ve çok sevdiği Üsame ile ömrünün sonuna kadar yakından ilgilenecekti. Adeta doğduğu andan beri kendisine anne şefkatiyle hizmet eden Ümmü Eymen’e vefasını ve teşekkürünü bu şekilde gösteriyordu.

Ümmü Eymen, Ehl-i Beyt’e Destek Amacıyla Mekke’de Kalıyor

Fakat Mekkeliler, hak hukuk, hane huzur dinlemiyorlardı. Şehri Müslümanlar için yaşanmaz bir yere çevirmişlerdi. Allah Resûlü de Ensar’ın davetini kabul edip Medine’ye hicret etmişti. Yalnız hicret ederken ailesini Mekke’de bırakmış; ehl-i beyte destek olmak isteyen Ümmü Eymen de onlarla kalmıştı. Allah Resûlü, Hz. Zeyd’i, Ebû Rafi ile birlikte hem onları hem de Hz. Ebû Bekir’in ailesini Medine’ye getirmek için gönderdiğinde o, hanımı Ümmü Eymen’i, iki oğlunu (Eymen ve Usâme) da alıp kafileyle birlikte getirmişti.17

Medine’de şartlar biraz farklıydı ve Ümmü Eymen, ailesiyle birlikte ayrı bir eve yerleştirilmişti. Fakat bu ayrılık, tamamen mekanla alakalıydı. Ümmü Eymen, bütün vaktini Allah Resûlü’nün ailesiyle birlikte geçiriyor; Usâme, Rahmet Peygamberi’nin etrafında dolaşıyordu. Çünkü onlara hane-i saadete gece gündüz istedikleri vakit girme izni verilmişti.18 Hz. Ümmü Gülsüm’ü bir gelin olarak o hazırlamış; Hz. Fatıma’nın çeyiziyle de bizzat o ilgilenmişti. Vefat ettiğinde Hz. Zeyneb’i yıkayanlardan ve kefenleyenlerden birisi de yine oydu. Hz. İbrahim doğunca bir müddet Hz. Mariya’ya da hizmet etmişti. Ayrıca Allah Resûlü’ne ödünç olarak verilen keçileri de o güdüyordu.19

Ümmü Eymen, Sevincini ve Hüznünü Rahmet Peygamberi’ne Bağlıyor

Allah Resûlü, zaman zaman ona latifeler yapıyor;20 yanında birileri varken Ümmü Eymen çıkıp gelse “Bu, bana ailemden arta kalandır!” buyuruyordu. Hz. Ümmü Süleym’in hediye ettiği hurma ağaçlarını Ümmü Eymen’e tahsis etmişti. Ümmü Eymen, hüznünü de sevincini de Allah Resûlü’ne bağlamıştı. Bir gün hasta bir halde Efendimiz’e getirilen bir kız çocuğu, O’nun kucağındayken vefat etmişti. Rahmet Peygamber’i hüzünlenmiş ve gözleri yaşarmıştı. Manzaraya şahit olan Ümmü Eymen, ağlamaya başlamıştı ki Efendimiz, “Ey Ümmü Eymen! Allah Resûlü’nün yanında niçin ağlıyorsun?” diye sormuş; o da “Allah Resûlü ağlarken ben niçin ağlamayayım!” karşılığını vermişti. Bunun üzerine Efendimiz, “Ben ağlamıyorum! Gördüğün merhamettir! Mümin, daima hayır üzerinedir! Vücudundan ruhu çıkarılırken bile Allah’a hamd eder!” buyurmuştu.21

Yine Gıfar kabilesinden bir grup İslam’a girmek için Medine’ye gelmişti. Aralarında Cehcâh isimli, iriyarı, uzun boylu birisi vardı. Mescid-i Nebevî’de akşam namazı kılınıyordu. Namazdan sonra Efendimiz, “Herkes yanında oturanın elinden tutsun ve yemeğe götürsün!” buyurmuştu. Herkes birisini alıp götürmüş yalnız Cehcâh kalmıştı. Onu da Efendimiz, evine götürmüştü. Efendimiz, kendi elleriyle onun için bir keçi sağmış ama Cehcâh doymayınca kalan altı keçiyi de sağıp ikram etmişti. Bu arada bir tencere yemek getirilmiş sütle doymayan Cehcâh, onu da bitirmişti. Allah Resûlü’ne yemeğe bir şey kalmamıştı. Orada bulunan Ümmü Eymen, daha fazla dayanamamış ve “Resûlullah’ı aç bırakanı Allah aç bıraksın!” demişti. Bunun üzerine Allah Resûlü, “Sus, ey Ümmü Eymen! O, rızkını yedi! Bizim rızkımız ise Allah’a aittir!” buyurdu. İkinci gün Cehcâh Müslüman olmuştu. Akşam olunca Allah Resûlü, ashabına aynı şeyi emretmiş ve yine Efendimiz’in nasibine Cehcâh düşmüştü. Fakat bu sefer Efendimiz’in onun için sağdığı bir keçiyle doymuştu. Şaşıran Ümmü Eymen, “Bu, dünkü misafirimiz değil mi?” diye sormuş; Efendimiz de “Bugün o mü’mindir, bir tek mideyle yedi. Dün ise yedi mideyle yemişti. Kafir, yedi mideye; mümin ise bir mideye çalışır!” buyurmuştu.22

Ümmü Eymen, Cephelerde O’na Destek Oluyor 

Uhud ve Hayber gibi gazvelerde de Allah Resûlü’nü yalnız bırakmayan Ümmü Eymen, O’nunla birlikte cepheye gitmiş; su tedariki ve yaralıların tedavisi gibi hizmetlerde bulunarak destek olmaya çalışmıştı.23 Uhud’un ikinci bölümünde ne yapacağını bilemeyip Medine yolunu tutan askerlerin üzerine toprak saçmış, “Allah Resûlü’nden mi kaçıyorsunuz!? Verin kılıçları! Ben kadınlarla gidip O’nu korumak için çarpışırım. Siz, alın şişleri ve gidin ip örün!” diye haykırmış ve ordunun Allah Resûlü’nün etrafında toplanmasına büyük katkıda bulunmuştu.24

Bu arada Allah Resûlü, eşi Hz. Zeyd’i ordu komutanı olarak sağa sola gönderiyordu ki son çıktığı seferde Mute’de şehit düşmüştü.25 Allah Resûlü, o güne kadar sık sık uğradığı Ümmü Eymen’in evini, o gün taziyede bulunmak için ziyaret etmiş, vefatına kadar da bu ziyaretlerini sürdürmüştü.26 Ziyareti esnasında yanında götürdüğü insanlara da Ümmü Eymen’i gösteriyor ve “Ehl-i beytimden geriye bu kaldı!”27 buyuruyordu. 

Huneyn Savaşı’na oğlu Hz. Eymen ve Hz. Usâme ile birlikte katılmış; cephe gerisinde yemek hazırlayarak ve yaralı askerlerle ilgilenerek O’na destek olmaya çalışmıştı. Otuz beş yaşındaki oğlu Eymen’i bu savaşta şehit vermişti. Savaşın başında yaşanan karışıklıkta Uhud’da olduğu gibi kadın başına Efendimiz’in yanında sebat etmiş; dağılan orduyu toparlamak için o da askerlere seslenmişti.28

Allah Resûlü’nün doğumunun üzerinden 63 yıl, peygamberliğinin üzerinden 23 yıl geçmişti. Artık din tamama ve kemale, Allah Resûlü’nün vadesi de hitama ermişti. Hastalığı artmış; son günlerini geçiriyordu. Ümmü Eymen’in oğlu Hz. Üsâme’yi ordu komutanı tayin etmiş ve sefere göndermişti. İnsanlar bu tercih karşısında bir duraksama yaşasa da O, verdiği kararın arkasında durmuş ve hasta haliyle hutbe irad edip insanları ikna etmişti.29

Ümmü Eymen, Son Peygamber’in Vefatına Şahit Oluyor

Hz. Âişe’nin odasındaydı. Son anlarını yaşıyordu. Hane-i saadette hazır bulunanlardan birisi de Ümmü Eymen’di. Rahmet Peygamberi, “Namaz! Namaz! Ellerinizin altındakilere (köle ve cariyelere) dikkat ediniz! Allah’ım beni mağfiret buyur, merhamet et ve beni yüce dostluğuna al!”30 buyurmuş ve ruhunu Rahman’a teslim eylemişti. Sanki dünya, güneşini kaybetmişti… Allah Resûlü’nün vefatı, bütün ashabı için musibetlerin ve imtihanların en büyüğü olduğu gibi dadısı Ümmü Eymen için de büyük bir hüzün vesilesi olmuştu. Gözyaşlarına boğulmuş ağlıyor ve mersiyeler söylüyordu: 

“Ey cömert gözüm! Gözyaşı dökmen dertli kalbime şifadır, çokça ağla!

‘Resûl vefat etti ve aramızdan kayboldu!’ dediler, budur başımıza gelen en büyük bela!

Dünyadaki en hayırlı kimseden ve vahye mahsus kılınan kişiden mahrum kaldık, ağla!

Allah, senin hakkındaki hükmü verinceye kadar gözyaşlarınla çağla!

Ben vuslat nedir bilmezdim de o Rahmet Peygamberi, geldi ışıkla!

Bir nur ve kandil oldu; aydınlandı bütün karanlıklarımız O’nunla!

O, peygamberlerin mührü, Son Peygamber’di, tertemiz karakteri ve apak soyuyla.”31

Ümmü Eymen, Hikmet Dersi Veriyor 

Bu arada Hz. Ebû Bekir, halife seçilmiş ve ümmetin başına geçmişti. Allah Resûlü’nün Ümmü Eymen’i ne kadar çok sevdiğini ve evini ne kadar çok ziyaret ettiğini en iyi bilenlerdendi. Onun hayatında oluşan boşluğu çok iyi anlıyordu. Acısını bir nebze dindirme ve teselli etme adına Hz. Ömer’e: “Gel, Allah Resûlü’nün yaptığı gibi Ümmü Eymen’i ziyaret edelim!” buyurdu. Beraberce evine gittiler. Onları görünce Ümmü Eymen tekrar ağlamaya başladı. Kendisine “Niçin (kendini helak edercesine) ağlıyorsun!? Resûlüllah’ın Allah katında bulacakları O’nun için daha hayırlıdır!” dediler. Ümmü Eymen birden ağlamayı bırakmış; onlara dönüp şu tarihi ve hikmet dolu cevabı vermişti: “Ben de biliyorum Allah katında olanlar, Resûlüllah için elbette daha hayırlıdır. Ben, O’nun vefatına ağlamıyorum! Beni ağlatan semadan gelen vahyin kesilmiş olmasıdır!” Aldıkları cevap hadiseye bu perspektiften yaklaşmayan Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i de derinden etkilemiş; onlar da Ümmü Eymen’le birlikte ağlamaya başlamışlardı.32

Hz. Ümmü Eymen, Allah Resûlü’nün doğumunda hazır bulunduğu gibi vefatında da hazır bulunmuştu. Asr-ı Saadet, onun ömrü içinde yaşanmıştı. Allah Resûlü, onun ömrü içerisinde doğmuş, büyümüş, evlenmiş, Risâlet görevini yerine getirmiş, hicret etmiş ve ruhunun ufkuna yürümüştü. Kur’ân onun ömrünün içerisinde inmiş ve sahâbe de bu arada yetişmişti. Doğumundan vefatına kadar Allah Resûlü’nün neredeyse bütün hayatına şahitlik etmişti. Ama Allah Resûlü’nün vefatından daha çok vahyin kesilmesine üzülüyordu. Çünkü fert, aile, cemiyet, medeniyet ve ahiret adına bütün değişim, vahiyle başlamış; vahyin verdiği bilgi, haber, illet ve hikmetlerle hayatı, eşya ve hadiseleri doğru okuyup anlama imkanını elde etmişlerdi. Kırk yıl yanında yaşadığı Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), vahyin nuruyla insanlığın, ahlakın, imanın, Allah, kâinat ve beşerle irtibatın, ibadetin en duru, en zirve ve aldatmayan rehberine dönüşmüştü. Öyleyse müminleri asıl üzüp hüzne gark etmesi gereken sevdiklerinin ahirete göçü ya da sahip olduklarının ellerinden alınması değil “marifetullah kaynaklarının kapanması, beslenme kaynaklarının kuruması, tıkanması, durması ya da kendilerinin onlardan uzaklaşması” olmalıdır. Siyahi köle bir kadın, vahye ve yaşayan Kur’ân Hz. Muhammed’in hayatına şahit olmuş ve böylesi derin bir şuura erişmişti.

Ümmü Eymen, Sevdiğine Kavuşuyor 

Bu nadide şahsiyeti halifelikleri döneminde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de sık sık evinde ziyaret etmişti.33 Ve Ümmü Eymen, “Kişi sevdiğiyle beraberdir!” beyanının sırrınca Hz. Ömer’in şehadetinden 20 gün sonra Hz. Osman’ın hilafetinin ilk yılında vefat etmiş ve Efendiler Efendisi’ne kavuşmuştu.34 Hz. Ömer, yaralanınca “İşte bugün İslam zayıfladı!” buyuran ve gözyaşlarına boğulan Ümmü Eymen, “hayırlı ve uzun bir ömür” sürmüş; Allah Resûlü’ne yakın durmanın bereketini görmüş; Efendimiz’in, halifeleri Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in sürekli evini şereflendirdiği bir insan olarak ötelere yürümüştü. Nereden nereye…

Yazar: Sadık Men

Dipnot:

  1. İbn-i Hacer, İsâbe 1983
  2. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/70
  3. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/82
  4. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/78-81
  5. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/81, 82
  6. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177; Taberî, Târîh 11/616; İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  7. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1598; İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  8. Duhâ Sûresi, 93/6
  9. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/83
  10. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/83
  11. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/83
  12. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/385
  13. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177; İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  14. İbn-i Abdilberr, İstiâb 2/546
  15. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177; İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  16. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177; İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  17. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/173
  18. İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  19. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/383
  20. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177, 178
  21. Nesâi, Cenâiz 13; İbn-i Hibbân, Sahîh 2914
  22. Buhârî, Et’ıme 5052
  23. İbn-i Sa’d, Tabakât 178; İbn-i Hacer, İsâbe 1983
  24. Vâkıdî, Megâzî 1/241, 242
  25. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/34
  26. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1598
  27. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177; Taberî, Târîh 11/616; İbn-i Hacer, İsâbe 1982
  28. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/177, 178
  29. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/196, 197
  30. İbn-i Mâce, Cenâiz 64
  31. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 2/260, 261
  32. Müslim, Fedâiülü’s-Sahâbe 18; İbn-i Mâce, Cenâiz 65; İbn-i Sa’d, Tabakât 10/179; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1598; İbn-i Hacer, İsâbe 1983
  33. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Gâbe 1598
  34. Taberî, Târîh 11/616; İbn-i Hacer, İsâbe 1983