Allah Resûlü’nün “Can Kaybı” İmtihanı

651

Dünya hayatının en hazin gerçeği, ölüm ve gün geçmiyor ki birisinin ölümünü haber almayalım. Alıp da yakınlığımız, tanışıklığımız ve kalbimizde ki merhametin canlılığı oranında bir hüzün yaşamayalım. Zira ölüm, sözün bittiği yer ve sevdiklerini kaybetmek, insanlar için büyük bir musibet. Cenâb-ı Hak, “Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla imtihan ederiz…”1 buyurur ve bu hususa dikkat çeker. Ömrün sayılı ve ölümün kaçınılmaz olduğu bilinse de ecel kapıyı çalınca, hislere hâkim olmak zordur; gönül mahzun olur ve buğulanan gözler yaşla dolar. Lezzetler, acılaşır; hayaller, acı tatlı hatıralar alemine dalar. Kelimeler boğaza düğümlenir ve yutkunmak bile elem verir. 

Yakınlığın ve muhabbetin derecesi arttıkça hüzün de katlanır ve insan, ölüm haberini aldığı ân kolu kanadı kırılmış kuşa döner. İşte tam burada ağır bir imtihan başlar. Sineleri Allah’a ve ahirete iman ile dopdolu, ilahî takdirlere rıza ufkundan yaklaşan ve hayatı, takva dairesinde yaşayan kimseler, bu acı ve ağır ayrılık karşısında, sabır ve metanet ile Allah’a sığınır ve duaya sarılırlar: “…Sen sabredenleri müjdele! Sabırlılar o kimselerdir ki başlarına musîbet geldiğinde, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz!’ derler.”2 Hayatı verenin, alanın ve her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğu hakikatini idrak edemeyen, ilahi takdir ve fiillerdeki illeti, hikmeti, ahengi ve hedefi göremeyen, ahirete imanı zayıf ya da tamamen hissi hareket eden kimselerse, o ânda denge ve şuuru yitirebilir, isyana düşebilir ve dövünebilirler.

Bu hususta da mü’minler için en güzel örnek, yine Allah Resûlü’dür (aleyhissalâtu vesselâm). Zira “İnsanların belâ/imtihan yönünden en şiddetlisi, en çok belâya mübtelâ olanları peygamberlerdir… ”3 buyuran Allah Resûlü, atmış üç yıllık çile ve mücadele dolu hayatında sık sık “can kaybı” imtihanıyla da muhatap olmuş hem en yakın akrabalarından hem de en yakın arkadaşlarından yüzlerce insanı, sabır ve metanet içerisinde ahirete uğurlamıştır:

Babasını, Annesini ve Dedesini Kaybedişi 

O’nun, yakınlarının vefatıyla imtihanı, daha anne rahminde iken başlar; doğumundan üç ay önce, yirmi beş yaşındaki babası Abdullah’ı kaybeder ve yetim olarak dünyaya gelir.4 Üstelik çok geçmeden sütanne yanına verilir; geçici de olsa yetimliğe anne ayrılığı da eklenir. Beş yıl, Benî Sa’d yurdunda kalır ve Mekke’ye döndüğünde yanlarında büyüdüğü süt ailesinden ayrılığın da hüznünü yaşar. Altı yaşında, annesi Âmine ile birlikte babasının kabrini ziyaret etmek için Medine’ye gelir. Bu bir kabir ziyareti de olsa babasıyla ilk buluşmasıdır ve yaşadığı hisler, kayda geçmemiştir. 

Bir ay sonra Mekke’ye geri dönerlerken Ebva’da, hastalığı iyice ağırlaşan annesi, kendisini son defa bağrına basar ve “…Her canlı ölür, her yeni eskir, her büyüyen fenâ bulur. Ben de öleceğim fakat ebediyyen yâd edileceğim. Çünkü temiz bir evlât dünyaya getirdim ve arkamda hayırlı bir hâtıra bırakarak gidiyorum!”5 der ve çok geçmeden genç yaşta vefat eder. 

Gözyaşlarına boğulan Allah Resûlü’nü, “annemden sonra annem” dediği dadısı Ümmü Eymen teselli eder. Âmine’yi de defneden bu talihli kadın, O’nun alır, Mekke’ye getirir ve müşfik dedesi Abdulmuttalib’e teslim eder. Elli üç yıl sonra annesinin kabrini ziyaret etme imkanını bulan Allah Resûlü’nün gönlü hüzünle dolar; ağlar ve ashâbı da ağlatır. Niçin ağladığı sorulunca da “Annemin, hakkımdaki şefkat ve merhameti beni kuşattı, çok duygulandım ve ağladım.” buyurur.6 

Çocukluğunda yetimliği ve öksüzlüğü tadan Allah Resûlü, artık dedesiyledir ve O, dedesini; dedesi de O’nu çok sevmektedir. Fakat bu birliktelik de uzun sürmez; annesinin vefatından iki yıl sonra sekiz yaşında kendisine kol kanat geren seksen iki yaşındaki dedesini de kaybeder. Hacun kabristanlığına kadar dedesini gözyaşları eşliğinde takip eder7 ve hüzne boğulduğu o günü, asla unutamaz.8 On iki yaşında, amcası Ebû Tâlib, Şam’a giderken O’nu Mekke’de bırakmak ister. Amcasının devesinin yularını tutar ve yaşadığı hüzne tercüman olan şu soruyu sorar: “Ne anam var ne de babam! Beni kime bırakıp gidiyorsun?”9

Erkek Çocuklarının Ölümüyle İmtihanı

Allah Resûlü, can kaybıyla ikinci imtihanı ve ıstırabı, erkek çocuklarının ölümüyle yaşar. Önce ilk çocuğu ve oğlu Kasım’ı, iki yaşında ardından da Risâlet’in ilk yıllarında dünyaya gelen oğlu Abdullah’ı üç aylıkken kaybeder.10 Üstelik acı ve saygı nedir bilmeyen müşriklerin ileri gelenleri; Âs İbn-i Vâil, Ebû Cehil, Ukbe İbn-i Ebî Muayt ve Ebû Leheb, kendisine “ebter/nesli kesik” ithamında bulunur ve O’na keder üstüne keder yaşatmaya kalkarlar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz biz sana Kevser’i verdik. O Halde, Rabbin için namaz kıl, kurban kes. Doğrusu sana buğzeden, soyu kesik olanın ta kendisidir.”11 ayetlerini indirir hem onlara gereken cevabı verir hem de Resûlü’nü “Kevser” ile müjdeleyip teselli eder.12

Son oğlu İbrahim, hicretin sekizinci senesinde dünyaya gelir. Duyduğu sevinci ashâba ifade ederken “Bu gece bir oğlum oldu. Ona, atam İbrahim’in ismini verdim.”13 buyurur. Sık sık yanına uğrar; öper koklar ve bağrına basar. Çevresindekilere gösterir ve “Bakın, nasıl da bana benziyor…”14 der. Fakat çok geçmeden mutluluk yerini hüzne, saadet yerini sabra bırakır. İbrahim de diğer oğulları gibi çok küçük yaşta, on sekiz aylıkken, kucağında vefat eder.15 

Allah Resûlü, ölen oğlunu bağrına basar ve “Göz yaşarır, kalp üzülür! Fakat biz Rabbimizin razı olacağı sözden başkasını söylemeyiz. Vallahi ey İbrahim! Biz, senin firakınla çok mahzunuz…”16 buyurur. Ardından bir dağa döner ve yaşadığı acıyı şöyle tarif eder: “Ey dağ! Eğer benim başıma gelenler senin başına gelmiş olsaydı yıkılır giderdin! Ancak biz, Allah’ın bize emrettiği gibi, ‘Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz!’ ve âlemlerin Rabbine hamdolsun.’ deriz”17

Allah Resûlü, sabır ve metanet içerisinde oğlunun cenaze namazını kıldırır ve defnedilirken amcası Hz. Abbas ile kabrinin başında bekler. Kabri düzeltilirken bir fazlalık görür ve “Allah, kulu iş yapacağı zaman onu sağlam/düzgün yapmasını ister!”18, “Şüphesiz bu tür şeyler (ölüye) zarar ya da fayda vermez; ancak sağ olanın gözüne bir aydınlık verir.”19 buyurur ve cenazeyi teşyi için gelen mü’minlere bu vesile ile önemli bir iş ahlakını öğretir. Hatta o gün güneş tutulması da yaşanır ve bazıları, bu hadisenin İbrahim’in vefatı üzerine gerçekleştiğini söyler. Bunun üzerine ashabına hitap eder; güneşin ve ayın hiçbir insanın ölümünden dolayı tutulmayacağı dersini verir.20 Oğlunun mezar taşını yerleştirir, kabrinin üzerine bir miktar su serper ve hüzün içerisinde oradan ayrılır.21

Kız Çocuklarının Vefatıyla İmtihanı

Erkek evlatlarına nazaran daha uzun ömür süren ve çok düşkün olduğu kızlarını da hicret yurdu Medine’de kaybeder. Önce hicretin ikinci yılında yirmi iki yaşında ki Hz. Rukayye (radıyallahu anhâ) vefat eder. Hatta O (aleyhissalâtu vesselâm), Bedir’den dönüş yolunda olduğu için cenazesine de katılamaz. Medine’ye varınca kabrini ziyaret eder.22 Bu sırada hanım sahabîler ağlamaya başlar. Hz. Ömer (radıyallahu anh) onları susturmak isteyince Allah Resûlü, “Ağlayın! Yalnız, şeytanın çığlığından sakının. Şayet ağlama, gözden ve kalpten geliyorsa Allah’tandır ve rahmettir. Yok eğer elden ve dilden çıkıyorsa (isyan ve dövünme içeriyorsa) işte o şeytandandır.” buyurur. Yanı başında ablasına ağlayan küçük kızı Hz. Fatıma’nın gözyaşlarını ise elbisesinin ucuyla siler ve teselli eder.23 

 Altı yıl sonra, hicretin sekizinci senesinde, ilk kızı, otuz bir yaşında ki Hz. Zeyneb (radıyallahu anhâ) Medine’ye hicret ederken aldığı yaranın tekrar nüksetmesiyle hastalanır ve vefat eder.24 Çilekeş kızının ölümüne çok üzülen Allah Resûlü, izarını ona kefen yapar, cenaze namazını kıldırır, kendi elleriyle kabre indirir ve ötelere uğurlar. Bu acı hadiseden bir yıl sonra, hicretin dokuzuncu senesinde yirmi sekiz yaşında ki bir diğer kızı Hz. Ümmü Gülsüm’ü (radıyallahu anhâ) de ötelere uğurlar.25 

Kızını kabre indirirken dilinden “Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”26 âyeti dökülür27 ve gözlerinden yaşlar süzülür. Geride sadece bir evladı kalır o da son kızı Hz. Fatıma (radıyallahu anhâ). Allah Resûlü, vefatından kısa bir süre önce ona da çok geçmeden kendisine kavuşacağını haber verir ve Hz. Fatıma, babasının vefatından altı ay sonra, yirmi dokuz yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşur.28

Torunlarının Ölümüyle İmtihanı

Allah Resûlü, can kaybı noktasında ağır bir imtihanı da torunları üzerinden yaşar. Kızı Hz. Zeyneb ile damadı Ebu’l-Âs’ın, Ali isimli bir oğlu dünyaya gelir. Ali, küçük yaşta O’nun kucağında vefat eder. Kızı Hz. Rukayye, kocası Hz. Osman ile Habeşistan’a hicret ederken hamiledir ve yolda düşük yapar. Sonra ciftin Abdullah isimli bir oğlu dünyaya gelir. Abdullah’ın, altı yaşında gözü bir horoz tarafından gagalanır ve kaptığı enfeksiyon neticesinde o da çok geçmeden hayatını kaybeder.29 Allah Resûlü, onun cansız bedenini kucağına alır ve gözlerinden yaşlar dökülür. Bu sırada çevresindekilere döner ve “Allah ancak merhametli kullarına merhametiyle muamele eder!” buyurur.30 Ardından cenaze namazını kıldırır ve defneder. 

Bedir’de damadı Ebu’l-Âs’ta esirler arasındadır ve onu, kızı Hz. Zeyneb’i Medine’ye gönderme karşılığında serbest bırakır. Ebu’l-Âs, Mekke’ye gelir ve Hz. Zeyneb’e durumu anlatır. Hamile olan Hz. Zeyneb (radıyallahu anhâ), gerekli hazırlıkları yapar ve hicret için yola koyulur. Peşine düşen Hebbar İbn-i Esved, onu deveden düşürür ve bu esnada bebeği kaybeder. Hadiseyi haber alınca çok hüzünlenen Allah Resûlü, Hebbar’ın yakalanmasını ve kısas uygulanmasını emreder. Kaçan Hebbar, Mekke’nin fethinden sonra Ci’rane’de huzuruna gelir; af diler, İslam’a girmek istediğini söyler ve O da Hebbar’ı bağışlar…

Eşlerinin Vefatı İle İmtihanı

Allah Resûlü, yirmi beş yaşında Hz. Hadîce ile evlenir ve onunla saadet dolu bir aile hayatı yaşar. Hz. Hadîce (radıyallahu anhâ), vahyin ilk gününden vefat edeceği ana kadar dışarda ölüm kalım mücadelesi veren eşine, maddi manevi her türlü desteği verir. Malını mülkünü, O’nun yoluna vakfeder, teselli ve teskin eder. Fakat o da boykota maruz kalır ve bu süreçte iyice bitkin düşer. Hastalanır ve boykotun bitiminden dokuz ay sonra, Risâlet’in onuncu yılının Ramazan ayında atmış beş yaşında vefat eder. Çok sevdiği, yirmi beş yıl birlikte yaşadığı, altı çocuğunun annesi, en büyük desteklerinden ve dert ortaklarından biri Hz. Hadîce’nin (radıyallahu anhâ) vefatı, Allah Resûlü’nü hüzne gark eder.

Allah Resûlü’nün, vefatı ile imtihan olduğu bir diğer annemiz de Hz. Zeyneb Bint-i Huzeyme’dir (radıyallahu anhâ). Hicretin dördüncü yılında, evliliklerinin üzerinden daha bir yıl geçmeden “Fakir Fukaranın Annesi” olarak anılan bu mübarek zevcesini de kaybeder. Sabır ve metanet içerisinde cenaze namazını kıldırıp Baki’ kabristanlığına defneder.31

Amcalarının Vefatı İle İmtihanı

Dedesi, vefatından önce Allah Resûlü’nü, müşfik oğlu Ebû Talib’e emanet eder. O, Hz. Hadîce ile evleneceği zamana kadar on yedi yıl amcası Ebû Talib’in yanında kalır. Risâlet görevinden sonra despot müşrikler, şiddet ile karşına dikilince amcası, on yıl boyunca kendisine sahip çıkar, korur ve müdafaa eder. Ebû Tâlib de üç yıl boykotta O’nunla beraberdir. O da burada iyice bitkin düşer ve dokuz ay sonra Ramazan’da vefat eder. Hastalığı sırasında Allah Resûlü, sık sık kendisini ziyaret eder. Kendisine âdeta babalık yapan ve kırk yıl boyunca kol kanat geren amcasının ötelere imanla gitmesini sağlama adına “Ey Amca! ‘La ilahe İllallah’ de, Allah’ın yanında senin için şahitlik yapayım.” şeklinde son bir tebliğde bulunur ve ölümü üzerine gözyaşlarına boğulur…32 

Aynı yılda ve ayda peş peşe iki en büyük destekçisini (amcası Ebû Tâlib ve sevgili eşi Hz. Hadîce) kaybetmek, Allah Resûlü’nü hüzne gark eder ve yukarda da ifade edildiği üzere, o seneyi hüzün senesi ilan eder. Risâlet’in altıncı yılının Zilhicce ayında Müslüman olan ve ondan sonra her mecrada kendisine destek çıkan amcası Hz. Hamza’yı da (radıyallahu anh) hicretin üçüncü yılında Uhud’da şehit verir. Vahşi tarafından sırtına saplanan bir mızrak neticesinde Uhud’da şehit düşen çok sevdiği amcası, Hind Bint-i Utbe tarafından neredeyse param parça edilir. Allah Resûlü, bu ağır imtihan ve elim manzara karşısında gözyaşlarına boğulur ve O’nu da öteye bizzat kendisi uğurlar. 

Diğer Akrabaları

Risâlet’in altıncı yılının son ayında Ebû Cehil ve gözü dönmüş adamları, Allah Resûlü’nü öldürmek için harekete geçerler. Gelişmeyi haber alan mümin ve müşrik akrabaları, seferber olur ve O’nu koruma için silahlanırlar. Buna karşılık azgın müşrikler, boykot kararı alır, O’nu ve akrabalarını toplumdan tecrit eder ve Şi’bi Ebî Talib’te açlığa, susuzluğa, sıcağa ve soğuya mahkûm ederler. Üç yıl süren bu ağır imtihan sürecinde Allah Resûlü, kendisini korumak için çırpınan birçok akrabasını kaybeder.33

Allah Resûlü, hicretin dördüncü yılında, kendisine on yedi yıl annelik yapan amcası Ebû Tâlib’in hanımı Hz. Fatıma’yı (radıyallahu anhâ) da Medine’de yitirir. Ve O, bu müstesna kadını gözyaşları içerisinde bizzat kendisi ötelere uğurlar ve mağfirete erişmesi için dua dua yalvarır yakarır.34

Çok Sevdiği Kuzeni ve Azadlısı

Akrabalarının vefatına bakan tarafıyla cepheler de Allah Resûlü için ayrı birer imtihan vesilesi olur. Uhud’da çok sevdiği amcası Hz. Hamza’yı; Mute’de yine çok sevdiği azadlısı Hz. Zeyd İbn-i Harise ile on beş yıl ayrılıktan sonra kavuştuğu, kendisine kavuşmayı Hayber’in fethine eş tuttuğu ve beş yıl boyunca aynı evi paylaştığı Hz. Ca’fer’i (radıyallahu anh) şehit verir. Üstelik Mute, Medine’ye uzak olduğu için Hz. Zeyd ile Hz. Ca’fer’in cenazesine ve defnine de iştirak edemez. Mağfirete nail olmaları için dua eder ve ashabından dua etmelerini ister. 

Yakın Arkadaşları ve Ashâbı

Akrabalarının vefatı kadar Allah Resûlü’nü hüzne gark eden bir hadise de çok yakın arkadaşlarının (Hz. Osman İbn-i Maz’ûn, Hz. Külsüm İbn-i Hidm, Hz. Es’ad İbn-i Zürâre, Hz. Sa’d İbn-i Muaz…), ilklerin (Hz. Sümeyye, Hz. Yasir…), askerlerinin (Bedir’de 14, Uhud’da 70…) ve talebelerinin (Reci ve Maune olaylarında 79…) vefatı ve şehit edilişi olur. O, bunlardan bazılarının vefatına o kadar üzülür ki âdeta cenazelerini göz yaşlarıyla yıkar…

Sonuç

Görüldüğü üzere Allah Resûlü, hayatı boyunca defalarca “can kaybı” ile imtihan olur ve hüzne gark olur hatta göz yaşlarına boğulur. Fakat O, bütün bu ayrılıkları, sabr-ı cemil, sadr-ı selim ve metanetle karşılar. Kendisine, “Ya Rasûlallah ağlıyor musunuz? Hem siz ağlamayı yasaklamamış mıydınız?” şeklinde döktüğü gözyaşları sorulunca, “Ben dövünmeyi ve feryat figan etmeyi; musibet sırasında yüzü tırmalamayı, üstünü başını yırtmayı ve şeytan işi çığlığı yasakladım. Yoksa bu yaptığım rahmettir, merhametten kaynaklanıyor. Ve rahmet etmeyene merhamet de edilmez!”35 karşılığını verir.

Diğer imtihanlarda olduğu gibi “can kaybı” imtihanında da örnek bir duruş sergiler; dilini hep hak, hakikat ve hayır istikametinde kullanır ve Cenâb-ı Hakk’ın takdirlerini rıza ile ve takva dairesinde göğüsler. Bir taraftan hüznünü yaşarken diğer taraftan vefat edenlerin arkasından yapılması gerekenleri yapar; cenazelerini yıkar/yıkattırır; namazlarını kılar, teşyi eder, defin işlemlerini gerçekleştirir. Müslüman olanları için sürekli mağfiret talep eder, hayırla anar ve arkada bıraktıkları dul ve yetimlere sahip çıkar…

Yazar: Yücel Men

Dipnot:

  1. Bakara Sûresi, 2/155
  2. Bakara Sûresi 2/155, 156
  3. Buhârî, Merdâ 3; Tirmizî, Zühd 57
  4. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/67, 68
  5. Sâlihî, Sübülü’l-Hüdâ 2/121; Suyûtî, Hasâis 1/135; Kastalânî, Mevâhib 1/102; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs 1/421
  6. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/82
  7. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/83
  8. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/83
  9. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/110; Beyhakî, Delâil 2/24, 25; Diyarbekrî, Târîhu’l-Hamîs 1/257
  10. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/94
  11. Kevser Sûresi, 1-3
  12. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/94
  13. Ebû Dâvud, Cenâiz 23, 24; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/96
  14. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/97
  15. Bkz. Müslim, Fedâil 62
  16. Ebû Dâvud, Cenâiz 23, 24; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/98, 99
  17. Belâzûrî, Ensâb 1/452
  18. Taberânî, Kebîr 14/306; İbn-i Sa’d, Tabakât 1/103
  19. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/102
  20. Bkz. Buhârî, Küsûf 1; Müslim, Küsûf 10
  21. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/101, 103
  22. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/30
  23. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/30
  24. Bkz. Hâkim, Müstedrek 2/201; 4/43; İbn-i Sa’d, Tabakât 10/27, 28
  25. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/31
  26. Tâ Hâ Sûresi, 20/55
  27. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 7/254
  28. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/22
  29. Bkz. İbn-i Sâd, Tabakât 10/29
  30. Bkz. Buhâri, Cenâiz 32
  31. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 10/92
  32. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/86, 87
  33. Belâzurî, Ensâb 1/234
  34. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 9/259; Taberânî, Kebîr 24/351 (871); Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ 3/143
  35. İbn-i Sa’d, Tabakât 1/98
İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla