Allah nurunu tamamlayacaktır!

736

Belki bugün sıkıntı var ama gelecek her gün de, matem içinde geçecek değil! Günün birinde kar ve buzlar eriyecek, insanlık semasında yeniden bir nevbahar yaşanacak, etrafa nurlar yağacak ve Rabb-i Rahîm’in arzu ettiği istikamette bir bayram yaşanacaktı.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Habbâb’a söylediği “Sizden öncekiler arasında öyleleri vardı ki, sırf iman ettiğinden dolayı alınır ve demir testere ile başından ikiye biçilirdi, ama bu bile onun dininden taviz vermesine sebep olamazdı. Sonra demir taraklarla etleri kemiklerinden parça parça ayrılırdı; yine de yerinde sebat eder ve dininden taviz vermezdi. Aynı şekilde yere hendekler kazılır ve içine ateşler yakılırdı; ardından da diri diri içine atılır ve cayır cayır yakılırdı. Bütün bunlar, onu dininden döndürmeye yetmezdi. Vallahi de Allah, bu işi hitama erdirecek ve nurunu tamamlayacaktır. Ta ki bir kadın, tek başına San’â’dan yola çıkacak ve Hadremevt’e kadar gidecek ve bu yolculuğu boyunca Allah’tan başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ancak sizler, acele ediyorsunuz.” cümlelerine benzer ifadeleri, bizzat Kur’ân’da Allah (celle celâluhû) da söylüyordu.

Birileri bugün, ellerindeki imkânları da kullanarak Allah davasının nurunu söndürmek istiyordu; ancak Allah (celle celâluhû), Cibril-i Emîn’i vasıtasıyla:

– Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacak,[1] müjdesini gönderiyor ve bu müjde, bugün sıkıntı yaşayan herkes tarafından paylaşılıp şiddete karşı birer azık oluyordu. Bunu vadeden Allah’tı.. Resûlullah’tı… Allah ve Resûlü bir şey demişse o, mutlaka olurdu ve sahabenin bu konuda zerre kadar tereddüdü yoktu ve olamazdı. Zira onlar, gözlerinden gayba ait perdeler kalksa ve fizik ötesindeki alemleri bütün netliğiyle müşahedeye başlasalar bile, önceki hallerine nispetle yakînlerinde bir farklılık olmayacak kadar iman konusunda metin insanlardı. Resûlullah’ın dizinde, Allah’ın da korumasında yetişmişlerdi. Hemen her gün, yeni bir semavî sofra önlerine koyuluyor ve onlar da, eltaf-ı sübhaniyenin önlerine koyduğu bu sofralardan doyasıya istifade ediyorlardı. Sohbet-i nebeviyenin boyasıyla mest, huzurda bulunuyor olmanın insibağıyla da rengarenk bir halleri vardı.

Cibril-i Emîn’in ulaştırdığı haberde onlar için Allah (celle celâluhû), bitip tükenme bilmeyen bir ukbâ vadediyordu; içinde ırmakların aktığı, pınarların kaynayıp çeşmelerin çağıldadığı bu dünyada, mahz-ı lezzet bir hayat bekliyordu onları. Ve bütün bunlar, onlar için birer gaye de değildi; Allah’ın hoşnutluğu doldurmuştu bütün ufuklarını ve onun dışında başka bir beklentiye girmeyecek kadar da iffet sahibiydiler.

Kuvve-i maneviyelerini takviye için gelen ayetlerde Allah (celle celâluhû), önceki peygamberlerinden misaller veriyor ve:

– Şüphe yok ki Biz, o Resûllerimiz ve onlarla birlikte iman edenlere, daha dünyada iken nusret edip yardım gönderdik; her şeyin ortaya döküleceği o gün de yardımımız, şüphesiz onların üzerinde olacak,[2] diyerek, benzeri sıkıntılara onlarla birlikte hareket eden havarilerin de dûçar olduklarından bahsediyor, ama sonuçta gülen tarafın kimler olduğunu açıkça gösteriyordu. Hz. Nuh’tan… Hz. İbrahim’den… Hz. Şuayb’dan… Hz. Eyyûb’dan… Hz. Salih’ten.. Hz. Musa’dan… Hz. İsa’dan misaller veriyor ve bütün bunlardan sonra:

– Onlar, sabır gösterip bu yolda nusrete mazhar olup galip geldiler; sizler de biraz dişinizi sıkın ki, yarınki bayramı yaşayabilesiniz, mesajları veriliyor ve yeni muhataplardan da, aynı yolda sebat ve sabır bekleniyordu. Bu şartlarda sabır, mü’min için en büyük silahtı ve her türlü tezvir ve karalamaya rağmen bu tavırdan asla vazgeçmemek gerekiyordu. Çünkü gelen ayetlerde Yüce Mevla, Habîb-i Ekrem’inin kuvve-i maneviyesini takviye etmek ve mü’minlere de moral olmak için açıktan şöyle diyordu:

– O halde Sen, sabır kuvvetine dayan! Şüphe yok ki Allah’ın vadettikleri kesin ve gerçektir. Ve, sakın Seni, O’na inanmayıp da bu işe şaşı bakanların tutum ve davranışları paniğe düşürüp endişeye sevk etmesin![3]

Neden endişe duyulacaktı ki? Yeryüzü Allah’ın tasarrufundaydı ve onu, dilediğine verme işi de O’nun olacaktı. Ve Allah, bugün başa gelen bu türlü musibetlerden dolayı endişeye kapılıp üzülmemek gerektiğini, mahzun olup da keder yudumlamamak için güçlü bir imana sahip olmak lazım geldiğini anlatıyordu. Zira, mutlak mânâda üstünlük, ancak güçlü bir imanla elde edilebilirdi.[4] Yine Yüce Mevlâ, işin tâ başından beri, yeryüzünün anahtarlarını ancak salih kullarına vereceğini vadediyordu.[5] Takvâ, her dönemde geçerli olan bir akçe idi ve bugün hangi sıkıntı ile karşılaşılırsa karşılaşılsın yarınlar, mutlaka müttakilerin tasarrufuyla şekillenecekti.[6] Öyleyse, iman, salih amel ve takvâ, Allah’ın nusret ve yardımı için O’na sunulmuş en büyük davetiye demekti. Onun için bir araya geldiklerinde:

– Gel, bir miktar oturalım ve imanda derinleşme adına bir kapı daha aralayalım, diyorlardı.[7]

Ukâz’da… Mecenne’de… Zilmecâz’da insanların peşinden koşup onlara da Rabbini anlatma gayreti ortaya koyarken Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), benzeri şeyler söylüyor ve:

– Ey insanlar! Gelin, sizler de ‘lâ ilâhe illallah’ deyin ve siz de kurtulun! Bu kelime ile bütün Araplara hâkim olun! Bu vesileyle Acem yurdu size serfurû etsin! Şayet o günleri görmeden ölüp giderseniz, zaten cennetin melikleri sizler olacaksınız, müjdesini veriyordu.[8]
O kadar ki, müşrikler bunları da dillerine dolamış kendilerince alay ediyorlardı. Bir gün, Esved İbn Abdulmuttalib ve arkadaşları oturmuş, kendi aralarında bunu konuşuyorlardı. O sırada ashapdan bazıları yanlarından geçiyordu. Onları görünce laf atmaya başladılar, şöyle diyorlardı:

– Bakın, Kisrâ ve Kayser saraylarına mirasçı olacak yeryüzü kralları geliyor!

Daha sonra da ellerini çırparak meseleyi gürültüyle kapatmaya ve hakaretlerle kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlardı.[9]

Ashab-ı Muhammed için, onların ne dediği değil, Allah ve Resûlü’nün buyurdukları önemliydi ve yine, tebessüm ederek yanlarından geçiyor, acınası hallerine bakıp, sadece ellerinden tutamadıklarına yanıyorlardı.

Dünya ve dünyevilik, onlar için çok basit şeylerdi; bugün burada ayaklarına batacak bir dikenin bile öbür tarafta karşılığını alacaklarında şüpheleri yoktu. Aynı zamanda onlar, işlerini bu karşılığa da bağlamıyorlardı. Onlar için bu, içinde bulundukları sıkıntıları aşma adına sadece bir dayanak oluyordu. Biliyorlardı ki, şayet dünyanın, Allah katında zerre kadar bir değeri olmuş olsaydı, kâfir bu dünyadan bir yudum bile su içemez; her türlü nimetten mahrumiyet yaşardı. Halbuki Ebû Cehiller… Ebû Lehebler… Utbe ve Şeybeler, nimetler içinde yüzüyorlardı! Demek ki Allah (celle celâluhû), çok merhametliydi ve bu rahmet hazinesinden asla ümit kesilmezdi.

İşte, iman adına böyle bir noktaya ulaşan mü’min için, Allah ve Resûlü’nün yarın adına vadettikleri şeyler, çok ayrı bir mânâ ifade ediyordu. O demişse bunlar, mutlaka olacak ve nasılsa bir gün sıkıntılar bütünüyle bitecekti. Baykuşların her daim bayram yaşamaları mümkün olmadığı gibi geceler de sürekli zifiri karanlık değildi; bu dünyada bülbüllere de yer vardı ve vakt-i merhunu gelince şafak söker, sabahın meltem esintilerinde ne can alıcı, gönül ferahlatıcı hatıralar yaşanırdı!

Evet, bir gün bu zulümler mutlaka bitecek ve etraf, lalezâra dönecekti. Ama bunun için bugün, günün şartlarına göre hareket edilmesi ve her çeşidiyle sabır gücünden iyi istifade edilmesi gerekiyordu.

Öyleyse, bugünü yaşayanlar için, müspeti ikame adına gayretten başka bir vazife gözükmüyordu. Her şeye rağmen koşturup insanların elinden tutulacak ve neticeye karışılmayacaktı; zira, sonucu yaratma işi, Allah’a aitti. Onlar ise, sadece kendi vazifelerini yerine getiriyor ve başkasının vazifesine asla karışmıyorlardı. Zira, nusretin geleceğinde kimsenin şüphesi yoktu; önemli olan, nusrete ehil hale gelebilmekti!


Dipnotlar:
[1] Bkz. Tevbe, 9/32,33. Benzeri başka ayetlerde, Allah davasından hoşlanmayan insanlara vurgu yapılırken müşrik, mücrim ve fasık tanımları üzerinde de durulmakta ve böylelikle, hemen her dönemde karşılaşılabilecek engellemeler arasında, mü’min olduğu halde mücrim veya fasık olabilen bu insanların engelleme arzularıyla karşılaşılabileceği hatırlatılmak istenmektedir. Bkz. Enfal, 8/8; Yûnus, 10/82
[2] Bkz. Mü’min, 40/51
[3] Bkz. Rûm, 30/60
[4] Bkz. Âl-i İmrân, 3/139
[5] Bkz. Enbiyâ, 21/105
[6] Bkz. Kasas, 28/83
[7] Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 1/365
[8] İbn Sa’d, Tabakât, 1/216
[9] Bkz. Halebî, Sîre, 1/511, 512; Mübârekfûrî, er-Rahîku’l-Mahtûm, s. 123

İlgili diğer yazılar

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Deneyiminizi daha iyi hale getirmek için bu web sitesinde çerezleri kullanıyoruz. Devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş oluyorsunuz. Kabul Et Daha fazla