Allah Katında Kıymet ve Kur’ân

557

Allah katında “zamanı, mekânı ve hayatı”, kıymetli, hayırlı ve bereketli kılan mahiyeti; içerisinde yapılanlar ya da yaşananlardır. Ve O’nun için “mahiyetin” ana belirleyicisi, Kur’ân’dır. Bir hidayet, şifa, nur ve bereket kaynağı Kur’ân; kalbe, hafızaya, zihne, zamana, ibadete, haneye ve hayata kıymet katan ve onu, Allah indinde değerler üstü değerlere ulaştıran, ilahî merhametin engin bir tecellisidir. Rahman, Kur’ân’ı öğretmeseydi insan, hayatın hakiki anlamını hakkıyla kavrayamaz, Yüce Yaratıcı’sını ve Rabb’ini isim ve sıfatlarıyla tanıyamaz, nimetlerine ve ihsanlarına şükür/teşekkür yollarını bulamaz, vazifesini, hedeflerini, sınırlarını ve ölümün ötesinde kendisini neyin beklediğini bilemez ve en nihayetinde ebedi hüsrana uğrardı. 

Hak katında hayatı; iman, ihlas, zikir, hakiki sevgi, saygı, merhamet, tevazu, ümit, azim, kararlılık, ilim, hikmet, hakikat, tefekkür, takva, hayır, hasenat, adalet, hak, hukuk, güzel ahlak, doğruluk, dürüstlük, infak, iyilik, hidayet, istikamet, ibadet, şükür ve sabır değerli kılar ki ötelerde hüsranın önüne geçecek hepsi birbirinden değerli bu vb. hazinelerin sandığı ise Kur’ân’dır. Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Kur’ân, varlık gayenizi gerçekleştirme adına öyle bir zenginliktir ki ondan sonra fakirlik yoktur; ona sâhip olan en muazzam bir hazineye sâhip olmuştur. Ve ondan başka bir zenginlik de yoktur; o ilâhî hazine hiçbir maddî zenginlikle kıyas edilemez.”1 buyurur ve bu hazineye atıfta bulunur.

Kur’ân ve Muhammedu’l-Emîn

Muhammedu’l-Emîn, Mekke’de yaşayan, üstün karakteri ve güzel ahlakı ile bilinen, adil ve saygın, insanlardan bir insandı. Henüz kendisini yaşadığı şehrin ve tanıyanların dışında bilen ve takdir eden yoktu. Fakat kırk yaşında kendisine evrensel Kur’ân mesajı indirilince ve bu mesajın tebliği için peygamberlikle görevlendirilince bir anda kıymetler üstü kıymet kazanmıştı: “De ki: “Ben sadece sizin gibi bir insanım. Ancak şu farkla ki bana “sizin ilahınız tek İlahtır” diye vahyediliyor.”2 

Artık O (aleyhissalâtu vesselâm), alemlere rahmet ve bütün insanlığa rehber, önder ve örnek bir şahsiyetti. Şairin ifadesiyle taşlar arasında yakut gibiydi. Kur’ân ile engin ve derin irtibatı O’nu, Allah indinde en kıymetli kul ve peygamber kılmış; “Habîbullah” payesine ulaştırmıştı. Hayatı, Kur’ân’dı; ahlakı, Kur’ân’dı; davası, Kur’ân’dı ve tek derdi, Kur’ân ile insanların hidayet yollarını bulması; iman ve istikamet üzere bir hayat yaşayıp insan-ı kâmil olma yoluna girmesi ve ebedi saadeti elde etmeseydi.

Kur’ân ve Ramazan Ayı 

Ramazan, takvimde bir aydı. Kendisini, diğer aylardan farklı ve özel kılan bir yanı ya da hususiyeti yoktu. Muhammedü’l-Emîn kırk yaşında iken Kur’ân, önce birinci semaya indirilmiş ardından da ilki yine 17 Ramazan pazartesi günü olmakla peyderpey inmeye başlamıştı. Ramazan ayı adına bu, büyük bir bahtiyarlıktı zira külli düsturları, illet, hüküm ve hikmetleriyle tam bir hidayet rehberi Kur’ân, kendisinde indirilmişti. İslam’ın üzerine bina edildiği şartlardan farz oruç, on beş yıl sonra sırf bundan dolayı kendisine has kılınmıştı: “O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı batıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilalini görürse, o gün oruca başlasın.”3

Kur’ân ile bu kadarlık alakası, kendisine ayrı bir kıymet, fazilet ve bereket kazandırmış ve âdeta onu ayların sultanlığına taşımıştı. Aslında bu, büyük bir işaret ve bişaretti; kim Allah katında kıymetini katlamak istiyorsa Kur’ân ile ilişkisine dikkat etmeli ve onu, hayatının; duygu, düşünce, davranış ve faaliyetlerinin merkezine koymalıydı. Onunla kurulacak sağlam ve selim bir irtibatın, kula katacağı zenginliği hesaplamak bile zordu ki Allah Resûlü, “Kim Kur’ân’ı okur ve onun ilmiyle amel ederse, kıyâmet günü ebeveynine bir tâc giydirilir. Bu tâcın ışığı, güneş dünyadaki bir eve konulduğunda onun vereceği ışıktan daha fazladır. Öyleyse, Kur’ân ile bizzat amel edenin ışığı nasıl olur, düşünebiliyor musunuz?”4 diye soruyor ve bu hususa işaret ediyordu.

Kur’ân ve Kadir Gecesi 

Kur’ân sadece indiği ayı faziletlendirmemiş, indiği geceyi de kadr u kıymetin doruk noktasına ulaştırmıştı. “Kadir” denilen bu gece, bir anda, onsuz bin aydan daha değerli, nurlu ve bereketli bir zaman dilimine dönüşmüştü: “Biz Kur’ân’ı indirdik kadir gecesi. Bilir misin nedir kadir gecesi? Bin aydan daha hayırlıdır kadir gecesi! O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner… Artık o gece bir selamettir gider… Tâ tan ağarana kadar…”5 Artık o, içerisinde Kur’ân’ın indiği kutlu bir gece ve her hikmetli işin takdir edildiği Kadir’di: “Hâ, Mîm. Açık olan ve gerçeği açıklayan bu kitaba yemin ederim ki; Biz onu kutlu bir gecede indirdik. Çünkü Biz haktan yüz çevirenleri uyarırız. O, öyle bir gecedir ki her hikmetli iş, tarafımızdan bir emir ile, o zaman yazılıp belirlenir.”6

Yılın diğer gecelerini de değerli hale getirecek olan da yine Kur’ân’dı. Muhammedu’l-Emîn, örtüsüne bürünmüş peygamberlik vazifesini, iliklerine kadar şirke, şehvete ve şerre bulaşmış bir toplum içerisinde nasıl ve ne şekilde deruhte edeceğini düşünüyordu. Fakat din, Allah’ın diniydi ve iş kemale erinceye kadar her adımda kendisine yol gösterecekti: “Ey örtüsüne bürünen Resulüm! Geceleyin kalk da az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir! Duruma göre gecenin yarısında veya bundan biraz daha azında veya fazlasında ibadet etmen de yeterlidir. Kur’ân’ı tertîl ile, düşünerek oku. Biz sana pek ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki geceleyin kalkıp ibadet etmek daha tesirlidir ve Kur’ân okuyuşu bakımından daha düzgün, daha sağlam bir tilavet sağlar. Çünkü gündüz seni meşgul edecek yığınla iş vardır. Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel. O doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka İlah yoktur. O halde sen de yalnız O’nun himayesine sığın, yalnız O’na güven!”7

Allah, doğunun da batınında Rabbi idi. Doğuluların da batılıların da kalbi, O’nun elindeydi. Gün gelecek bu iş, üzerine güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktı. İşin bu ilk aşamasında yapılması gereken, söylenenlere sabretmek, samimi kullukla seher vakitlerinde Allah’a yönelmek ve dayanmaktı. Zira mü’min için aşılmaz gibi duran dağları aşmanın yolu, Allah ile irtibata bağlıydı. Bunun için de en uygun vakit geceydi. Gecelerin ibadetle ihyası ölçüsünde kul, gün içerisinde yaşayacağı sıkıntılara göğüs gerebilirdi. Canlılığını yitirmiş manevi değerlerin tekrar ihyası Kur’ân’la olacağı gibi karanlık gecelerin nurlu bir zemine dönüşmesi de onunla mümkündü. Öyleyse O (aleyhissalâtu vesselâm), daha işin başında kendisiyle alay eden azgın ve asi müşriklerle mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek istiyorsa gece ibadetine ve Kur’ân’ı okuma, anlama, düşünme ve yaşama gayretine azami derecede dikkat etmeliydi.

Kur’ân, Gün ve Asır 

Kur’ân, kıymetini bilenler için indiği güne de ayrı bir değer katmıştı. Onun yaşayan hali Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), pazartesi oruç tutmaya ayrı bir ehemmiyet verir ve özen gösterirdi.8 Kendisine bunun hikmeti sorulduğunda “…Kur’ân, o gün indi!”9 buyurmuştu. O, Kur’ân ile irtibatlı her şeye ayrı bir değer veriyor ve Kur’ân’ın onlara kattığı kıymetten istifade etmeye çalışıyordu. Kur’ân, indiği asra da kıymet katmıştı. Zira Asr-ı Saadet’i, asırların en hayırlısına çeviren, onun, bu asırda inmesi, onun mübelliği Allah Resûlü’nün bu asırda gelmesi, Kur’ân nesli sahabenin bu asırda yetişmesi, Kur’ân ve Sünnet’in şekillendirdiği İslam dininin, ahlakının, hukukunun ve medeniyetinin bu asırda teşekkül etmesi, insanlığı ve yeryüzünü şereflendirmesiydi.

Kur’ân ve Mekân

Kur’ân’ın indiği mekanlar; Mekke ve Medine de onunla maddi manevi değerler üstü değer kazanmıştı. Çölün bağrında, sıcaktan bağrı yanmış dağların, vadilerin ve kayaların arasında normal şartlarda kuş uçmaz kervan geçmez yerler hükmünde olan Mekke, Kâbe ile bulduğu ve Cahiliye döneminde sarsılan itibarını, Kur’ân ile yeniden kazanmıştı. Medine ise onunla kutsal bir mekâna dönüşmüş; otu, börtü böceği dokunulmaz bir yer haline gelmişti.

Evler de Allah katında Kur’ân ile alakası oranında kıymet buluyor ve Allah’ın evine dönüşüyordu: “Bir cemaat Allah’ın evlerinden bir evde toplanır, Allah’ın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekîne iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır. Allah da o kimseleri, kendi nezdinde bulunanların arasında anar.”10 Kur’ân’dan kopuk evler ise O’nun katında içinde canlı canlı ömrün çürüdüğü mezarlar gibiydi: “Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Şüphesiz şeytan, içinde Bakara sûresi okunan evden kaçar.”11

Maneviyat mekânı kalb de kıymetini, Kur’ân ile irtibatından alıyordu ki Allah Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm), “Kur’ân oku­yu­nuz… Çün­kü Al­lâh, için­de Kur’ân bu­lu­nan bir kal­be azâb et­mez…”12 buyuruyor ve içinde Kur’ân bulunan kalbin, Allah katındaki yerine dikkat çekiyordu. Kalbinde az da olsa Kur’ân bulunmayan kimse ise Allah katında yıkık döküktü: “Kalbinde Kur’ân’dan bir miktar bulunmayan kimse harap ev gibidir.”13

Kur’ân ve Hayat

Kur’ân, kendisini kılavuz edinmiş insana; onun hayatına da kıymetler üstü kıymet kazandırıyordu. Allah katında insanların en hayırlısı onunla meşgul olan; iç dünyasını onunla aydınlatan, bezeyen ve doldurandı: “Sizin en hayırlılarınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.”14 Onunla hemhal olan kimse imrenilecek kimseydi: “Yalnız şu iki kişiye gıpta edilir: Birisi, Kur’ân öğrenip gece gündüz onunla amel eden kimse; diğeri de, Allah’ın kendisine verdiği malı gece gündüz Allah yolunda harcayan kimse.”15 

Kur’ân, insanın tadına ve kokusuna da etki ediyordu: “Kur’ân okuyan mü’min turunç gibidir: Kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’ân okumayan mü’min hurma gibidir: Kokusu yoktur, tadı ise güzeldir. Kur’ân okuyan münâfık fesleğen gibidir: Kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’ân okumayan münâfık Ebû Cehil karpuzu gibidir; kokusu yoktur ve tadı da acıdır.”16 O, insan için âdeta bir terakki rampasıydı: “Her zaman Kur’ân okuyan kimseye şöyle denecektir: Oku ve yüksel, dünyada tertîl ile okuduğun gibi burada da tertîl ile oku. Şüphesiz senin merteben, okuduğun âyetin son noktasındadır.”17 

Kur’ân, Allah Resûlü için de bir kıymet ölçüsüydü ve O, ona inanan, hayatını onunla şekillendiren, ruhunu, kalbini, aklını ve hafızasını onunla doyuran ve dolduran, varlığa ve hadiselere onun getirdiği külli esaslar çerçevesinden bakan kimseleri önceliyordu. Sefere çıkılırken kabilelerin sancağını Zeyd İbn-i Sâbit ve Muaz İbn-i Cebel gibi Kur’ân ile irtibatta zirveleşmiş kimselere veriyordu. Hatta O’nun nazarında Kur’ân, ölüleri de bir adım öne taşıyordu. Uhud harbi bitmiş ve “Yâ Rasûlallâh! Şehidlerimiz pek çok. Bize ne yapmamızı emir buyurursunuz?” şeklinde şehitlerin nasıl defnedileceği kendisine sorulmuştu. “Derin ve geniş kabirler kazınız, her kabre ikişer, üçer koyunuz!” buyurunca sahabe, “Önce kimi koyalım?” diye sormuş bunun üzerine O (aleyhissalâtu vesselâm), “En çok Kur’ân bileni önce koyunuz!” buyurmuştu.18

Kur’ân, fert gibi ona inanan, helal ve haramlarını, emir ve nehiylerini hayatına hayat kılan, ilim, ahlak ve adalet adına getirdiği evrensel prensipleri pratiğe taşıyan ve onun çizdiği istikametten ayrılmayan toplumları da yükselten bir kıymet hazinesiydi: “Allah şu Kur’ân’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.”19 Cahiliye Arapları, Kur’ân nuru ve kültürü ile en hayırlı bir topluma dönüşmüş; milletler için örnek ve önder bir nesil haline gelmişlerdi. Kur’ân’a zahiri yakınlığına rağmen onun hak ve hakikatleri ile arasına dağlar gibi engeller koyan ve onun hidayetinden ayrı düşen müslüman toplumlar ise zamanla ruhunu ve yolunu kaybedip zillete düşmüştü…

Sonuç

Bütün bu nasların verdiği mesaj açıktı; mekâna, zamana ve ömre değer katan içinde yaşanılanlardı. Kur’ân ise bu işin merkezinde duruyordu. Onun rehberliğinde yol alan ve muhkem ayetlerine tutunan insanın ve toplumun Allah katında kıymeti artıyor ve değeri katlanıyordu. Onsuz ne hidayet ne de kulluk mümkündü. O ki hakkında Cenâb-ı Hak, “Eğer dağları yürütecek, yeri param parça edecek, ölüleri bile konuşturacak bir kitap olsaydı, işte o, bu Kur’ân olurdu! Doğrusu her türlü emir ve hüküm, Allah’a aittir.”20 buyuruyordu. 

Mü’min, gözüne ve nefsine inen aklını başına almalı; kalbini, zihnini, vicdanını, hissini ve ruhunu doyuracak ve ebede giden yolunu aydınlatacak bu ilahi rahmetten istifade edebildiği kadar istifade etmeye bakmalıdır: “Her zi­yâ­fet çe­ken, in­san­la­rın gel­me­si­ni is­ter ve bun­dan mem­nun olur. Kur’ân da Al­lah’ın zi­yâ­fe­ti­dir. On­dan uzak dur­ma­yı­nız.”21 Allah’ın yakınlığını duymanın ve O’na yakın olmanın yolu budur: “… Kullar, Kur’ân’la hemhâl oldukları andaki kadar hiçbir zaman Allah’a yaklaşmış olamazlar.”22 

Allah Resûlü, bir gün “Şüphesiz insanlardan Allah’a yakın olanlar vardır!” buyurur. Bunun üzerine sahabe “Ey Allâh’ın Rasûlü! Onlar kimlerdir?” diye sorar. O (aleyhissalâtu vesselâm), “Onlar, Kur’ân ehli, Allâh ehli ve Allâh’ın has kullarıdır!”23 karşılığını verir. Ebû Zerr’e yaptığı şu nasihat da ömrün ve yaklaşan Ramazan’ın hakkını verme adına mü’minlerin kulağına küpe olmalı: “Kur’ân’ı okuyup idrak etmeye ve Allâh’ı zikretmeye bak; çünkü Kur’ân senin için yeryüzünde hayatı aydınlatan bir nûr, ötelerde ise bir azıktır.”24

Dipnot:

  1. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 7/158
  2. Kehf Sûresi, 18/110
  3. Bakara Sûresi, 2/185
  4. Ebû Dâvud, Vitr 14
  5. Kadir Sûresi, 97/1-5
  6. Duhân Sûresi, 44/1-5
  7. Müzzemmil Sûresi, 73/1-9
  8. Bkz. Tirmizî, Savm 44
  9. Müslim, Siyâm 36 (197, 198)
  10. Müslim, Zikr 11 (38)
  11. Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 29 (212)
  12. Dâ­ri­mî, Fe­dâ­ilü’l-Kur’ân 1
  13. Tirmizî, Fazâilü’l-Kur’ân 18
  14. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 21; Ebû Dâvud, Vitr 14; Tirmizî, Fetâilu’l-Kur’ân 15
  15. Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 47 (266); Buhârî, Tevhîd 45
  16. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân 17
  17. Ebû Dâvud, Vitr 20
  18. Nesâî, Cenâiz 86, 87, 90, 91
  19. Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 47 (269)
  20. Ra’d Sûresi, 13/13
  21. Dâ­ri­mî, Fe­dâ­ilü’l-Kur’ân 1
  22. Tirmizî,  Fedâilu’l-Kur’ân 17
  23. İbn-i Mâce, Mukaddime 16
  24. İbn-i Hibbân, Sahîh 2/78; Münzirî, Tergîb 2/298
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.