Alimlerin Muallimi: Muâz İbni Cebel (2)

435

Soru ve Sorunlara Çözüm Üretmeye Yönelmesi

Halife seçilen Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), devlete ait işleri Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) yetiştirdiği ve görevlendirdiği insanlarla yürütmeyi planlıyordu. Bundan dolayı O’nun atadığı mevcut bürokratları değiştirmek istemiyordu. O idareyi devraldığında Hz. Muâz (radıyallahu anh), Cened ve Yemen genel valiliği, kadılığı ve muallimliği görevlerini yürütüyordu. Yirmi dokuz yaşında olan Hz. Muâz (radıyallahu anh), aynı anda çok büyük vazifeleri deruhte edebilen ve O’nun (aleyhissalâtu vesselâm) arkada bıraktığı ilim ve ahlak mirasının, canlı hali sayılabilecek nadide bir şahsiyetti. Allah Resûlü’nün vefatını haber alınca Medine’ye dönmüş, O’nun kabrini ziyaret ettikten sonra Hz. Ebû Bekir’in (radıyallahu anh) yanına uğramıştı. Halife, onun, Yemen’deki görevlerini sürdürmesini arzu ediyordu. Fakat adil bir idare ortaya koyma adına kılı kırk yararcasına dikkatli hareket eden ve sürekli yapıp ettiklerinin muhasebesini yapan Hz. Muâz (radıyallahu anh), artık idari görevler yüklenmeyi düşünmüyordu.

Hz. Ebû Bekir, onun bu kararını anlayışla karşılamış ve Yemen’deki görevlerini bırakan Hz. Muâz (radıyallahu anh), Medine’ye yerleşmişti. O, ilimde zirve ve idarede tecrübe sahibi bir insandı ve Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), en doğru kararları alma adına Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Abdurrahman İbn-i Avf, Hz. Übeyy İbn-i Ka’b ve Hz. Zeyd İbn-i Sâbit ile birlikte onun da görüşlerine başvuruyor ve danışmanlık hizmeti alıyordu (radıyallahu anhum). 1 Fıkıhta otorite idi; hem fetva veriyor hem de halkın sorularını cevaplıyordu.2 Kur’ân’ı, daha Allah Resûlü hayatta iken hıfz etmişti ki Yemâme savaşında hafız sahabîlerin bir kısmının şehit düşmesi üzerine Kur’ân’ın cem edilip “Mushaf” haline getirilmesi için kurulan altı kişilik komisyonun üyeleri arasındaydı. Kur’ân’a karşı duyduğu aşk ve iştiyak, çok hayırlı ve tarihî bir hizmetin içerisinde yer almasına zemin hazırlamıştı. 

Allah Resûlü’nün vefatından sonra Müseylemetü’l-Kezzab gibi peygamberlik iddiasında bulanan yalancılar çıkmış ve yanlarına topladıkları yığınlarla büyük problemlere sebebiyet vermeye başlamışlardı. Üstelik bazı kabileler de zekât vermeyi reddederek ayaklanmışlardı. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), hızlı hareket ederek kısa zamanda bütün bu problemleri çözmüş; İslam dünyasında birlik ve beraberliği tekrar temin ve tesis etmişti. Çok geçmeden Şam bölgesinin fethini netice verecek bir süreç başlamıştı. Allah Resûlü, gençleri yetiştirirken onlara hem ilim ve araştırma aşkı hem ibadet iştiyakı hem de aksiyon ruhu aşılıyordu ki Hz. Muâz (radıyallahu anh), gelmiş ve bir nefer olarak orduya katılmak için izin istemişti. Hz. Ömer (radıyallahu anh), “Halkın Muâz’a ihtiyacı var!” diyerek onu göndermemesini tavsiye etse de Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), Hz. Muâz’ın şehitliği çok arzuladığını ve ona mâni olmak istemediğini söyleyip izin vermişti. Hz. Muâz, bir ilim deryasıydı ve Hz. Ömer (radıyallahu anh), hem görüşlerinden istifade hem de halkın hukukî problemlerinin çözümü adına onun işin merkezinde kalmasını daha isabetli buluyordu.3

Medine’den ayrılan Hz. Muâz, başta Yermûk ve Ecnadîn olmak üzere bütün cephelerde bulunmuştu. Oralarda da ilmin hakkını veriyor; yaptığı derinlikli ve etkili konuşmalarla kendilerinden kat kat büyük ordularla karşılaşmak zorunda kalan askerlere moral ve motivasyon aşılıyordu. Hz. Ebû Bekir (radıyallahu anh), ordu komutanlarına Hz. Muâz’a (radıyallahu anh) karşı çok saygılı olmalarını, her konuda ona danışmalarını, doğru bir yönlendirmede bulunabilmesi için ondan hiçbir şeyi gizlememelerini emretmiş ve onlara, Allah Resûlü’nün şu beyanını hatırlatmıştı: “Kıyamet günü Muâz İbn-i Cebel, bir ok atış mesafesi kadar âlimlerin önünde bulunacaktır!”4 Diğer taraftan Hz. Muâz’dan da ordu komutanlarına yardımcı olmasını istemiş; onların en doğru kararları alması, en adil idareyi ortaya koyması ve en isabetli yollarla hedefe ulaşmalarını sağlaması noktasında bilgi ve birikimiyle yanlarında olmasını tavsiye etmişti.5

Sivil Danışmanlık ve Denetim Hizmetleri 

Hz. Ebû Bekir’den sonra devletin başına geçen Hz. Ömer (radıyallahu anh), Allah Resûlü’nün Hz. Muâz İbn-i Cebel’i taşıdığı zirvelerin farkındaydı ve ondan, hem şahsi konularda hem de yürütmeye ait işlerde danışmanlık hizmeti alıyordu.6 Onu, kendisinden sonra devlet başkanlığını devralacak ve adil bir şekilde idareyi yürütecek birisi olarak görüyor; ilmine ve görüşlerine çok değer veriyordu.7 Hutbelerinde halka, fıkhi konularda otorite olarak onu adres gösteriyordu.8 İlmi derinliği ve ufku, başkalarının göremediği veya öngöremediği hataları ya da eksiklikleri görmesine imkân sağlıyordu. Ve o, gördüğü hatalı ya da eksik hüküm ve uygulamalar karşısında devlet başkanı dahil muhataplarına nasihatte bulunmaktan çekinmiyor; içtihadî fikirlerini, bütün samimiyeti ve netliğiyle ortaya koyuyordu.9 Bu yönüyle o, toplumu aydınlatan ve idari işleyişi denetleyen sivil bir mekanizma görevi de görüyordu.

Câbiye fethedilince Hz. Ömer (radıyallahu anh), Medine’den gelmiş ve toprakları, askerler arasında taksim etmek istemişti. Fakat Hz. Muâz’ın kanaati tamamen farklıydı. Hz. Ömer’e dönmüş ve “Allah’a yemin ederim ki eğer sen bu toprakları taksim edersen, mahzurlu bir durum ortaya çıkar; bütün arazi, belirli kimselerin eline geçer. Onlar öldükten sonra bu mallar, mirasla yoluyla yine belli kişilerin elinde cem olur. Daha sonra bu topraklara başka bir zümre gelir ve bunlar, İslam’ı en kâmil şekilde yaşar ve müdafaa ederler. Fakat onlar burada barınabilecekleri bir arazi bulamazlar. Bundan dolayı sen, öncekilerin de sonrakilerin de istifade etmesini netice verecek daha kuşatıcı bir karar ver.” diyerek görüşünü ifade etmişti. Hz. Muâz’ın hükmünü daha isabetli bulan Hz. Ömer, onun dediğini yapmış ve toprakları taksim etmekten vazgeçmişti. O, Hz. Muâz’ın uyarı ve ikazlarını her zaman dikkate almış ve hatta bunları takdir sadedinde, “Kadınlar Muâz gibisini doğurmaktan aciz kaldı. Şayet Muâz olmasaydı Ömer helak olurdu.”10 buyurmuştu.

Eğitim Hizmetleri; Şam Bölgesinin İlimle İhyası

Suriye valisi Yezîd İbn-i Ebî Süfyân (radıyallahu anh), Hz. Ömer’e (radıyallahu anh) mektup yazmış ve “Ey Mü’minlerin Emîri! Şam bölgesinin nüfusu çoğaldı ve şehirler kozmopolit bir hâl aldı. Bu yüzden onlara İslam’ı anlatacak, Kur’ân’ı ve İslam hukukunu öğretecek muallimlere ihtiyaç var! Bu hususta bana yardımcı ol.” diyerek alim/muallim talebinde bulunmuştu. Suriye, Filistin, Ürdün ve Lübnan topraklarını içine alan Şam bölgesi, çok geniş bir coğrafyaydı ve düne kadar onlarca devlet ve medeniyet bu topraklarda hüküm sürmüş ve zihinlere kazınmış kültürel izler bırakmıştı. Hz. Ömer, bunları da dikkate alarak bölgenin Kur’ân ve Sünnet ekseninde yeniden ihyası, halkın irşadı ve geleceği omuzlayacak nesillerin yetiştirilmesi için üst düzey üç alim ve fakih sahabî göndermişti ki onların başında Hz. Muâz İbn-i Cebel vardı. Diğer ikisi ise Hz. Ebu’d-Derdâ ve Hz. Ubâde İbn-i Samit’ti (radıyallahu anhum).

Hz. Muâz ve diğer iki sahabî, Hz. Ömer’in yönlendirmesi çerçevesinde önce Hıms’a gelmiş ve bir müddet burada kalmışlardı.11 Her haliyle insanlarda hayranlık uyandıran, vakar dolu bu genç alimin12 Hıms’ta kaldığı süre boyunca vaaz ve sohbetlerinin dışında ders halkaları da talebelerle dolup taşmıştı. Yaptığı dersleri otuz civarında ihtiyar sahabî de talebe olarak yakından takip ediyordu.13 Sahabenin bulunduğu bir ortamda ihtilaflı bir mesele gündeme gelse herkesin bakışı saygıyla ona yöneliyordu.14 Hıms’ta eğitim faaliyetlerini bitiren Hz. Muâz, buradaki görevini Hz. Ubâde İbn-i Sâmit’e bırakmış; Filistin ve Ürdün bölgesine geçip irşad, tebliğ ve eğitim faaliyetlerine orada devam etmişti. Hz. Ebu’d-Derdâ ise Suriye bölgesine gitmiş ve Dımaşk’a yerleşmişti.

Hz. Muâz, bölgede yürüttüğü eğitim faaliyetlerinin yanında halife Hz. Ömer’i ve icraatlarını yakından takip ediyor ve zaman zaman kendisine hayırhahlıkta bulunuyordu. Bir gün Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh ile birlikte oturmuş ve Hz. Ömer’e şu mektubu yazıp göndermişlerdi: 

“Allah’ın selamı üzerine olsun! Senin, kendi nefsini ıslah hususunda gereken hassasiyeti gösterdiğini bilmemize rağmen yine de sana bazı tavsiyelerde bulunacağız. Gerek siyah gerek beyaz ırktan olsun, bu ümmetin tamamının idaresini uhdene aldın. Huzurunda soylular da oturuyor, aşağılık kimseler de. Düşmanın da var dostun da. Herkes senden adalet bekliyor. Ey Ömer! Bu nedenle, âdilane hareket edip etmediğini bir kez daha gözden geçir. Biz sana, başların öne eğileceği, yüreklerin duracağı, Allah’ın delilleri karşısında mazeretlerin geçersiz kalacağı hesap gününü hatırından çıkarmamanı tavsiye ederiz. O, öyle bir gün ki o gün bütün yaratılmışlar, onun huzurunda boyun eğecek, rahmetini ümit edecek ve azabından tir tir titreyecek. Ey Ömer! Bizler önceleri aramızda ‘Bir zaman gelecek ki bu ümmetin fertleri, zahiren birbirine dost görünecek fakat içten içe birbirlerine düşmanlık besleyecekler.’ diye konuşurduk. Gönlümüzden gelen samimi duygu ve düşünceleri anlattığımız şu mektubun, maksadının aksi istikametinde anlaşılmasından Allah’a sığınırız. Bunu, sırf sana nasihat için yazdık. Allah’ın selamı üzerine olsun.”15

Velüd Bir Akademi ve İlme Nazarı

Hz. Muâz, Mekke ve Yemen’de olduğu gibi Hıms ve Filistin bölgesinde de oluşturduğu geniş katılımlı ders halkalarıyla çok sayıda insan yetiştirmiş ve onlara, ilimde daha da derinleşme adına ciddi bir bilinç ve ufuk aşılamıştı.16 Kufe’ye gelip Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud’dan ders alan Yemenlilerin neredeyse tamamı, onun Yemen’de ilgilendiği ve kendilerine, ilim ve araştırma ruhu aşıladığı kimselerden oluşuyordu. Esved İbn-i Yezid, Alkame İbn-i Kays, Şurahbil İbn-i Haris, Mesruk İbn-i Ecda’, Amr İbn-i Meymûn, Amr İbn-i Şurahbil, Ebû İdris el-Havlanî ve Recâ İbn-i Havye ondan ilim tahsil eden alimlerden bazılarıydı. Hz. Ömer, ona ve bölge valisi Ebû Ubeyde İbn-i Cerrah’a hitaben bir mektup yazmış; onlardan salih; zeki, ahlaklı ve adil kimseler bulup yetiştirmelerini, onları kadı olarak görevlendirmelerini ve her türlü ihtiyaçlarını da karşılamalarını talep etmişti.17 

Hz. Muâz, başta gençler olmak üzere çevresindeki insanları sürekli ilim ve araştırmaya sevk ediyor ve şöyle diyordu:

“İlim öğreniniz. Allah rızası için ilim öğrenilmesi, insanı, Allah’ı gerektiği tarzda tazime götürür. İlim talebi, ibadettir. İlmî konuların müzakeresi, tesbihtir. İlmî araştırmalarda bulunmak, bir nevi cihaddır. Bilmeyenlere ilim öğretmek, infaktır. Onu hak edene ulaştırmak, Allah’a yakınlıktır. İlim, helal ve haramların yol işaretidir. Cennete götüren yolları aydınlatan bir ışıktır. Yalnızlıkta yol arkadaşın ve seninle hasbihal edendir. Kimsesiz kaldığında sana refakat eden dosttur. Varlıkta ve darlıkta sana yol gösteren rehberindir. Düşmanlara karşı kullanacağın en etkili silahtır. Eş dost nazarında seni değerli kılan ziynettir. Garipler arasında olsan sana yalnızlığını hissettirmeyecek bir yakınındır. Allah, ilimle bazı toplulukları/toplumları yüceltir ve onları, hayırda önder ve hidayette rehber kılar; insanlar adım adım onları takip eder. Öyle ki hayrın imamları olurlar da amellerine uyulur, fiillerine iktida edilir ve görüşlerine başvurulur. Melekler onlarla dostluk arzular ve kanatlarıyla onları sıvazlarlar. Dualarında onlar için istiğfarda bulunurlar hatta denizdeki balık ve sürüngenler, karadaki davar ve canavarlar, sema ve yıldızları bile bu dualara iştirak ederler. Çünkü ilim, ölü kalpler için hayat, karanlıklarda kalan gözler için nur, zayıf düşen bedenler için kuvvet kaynağıdır. Kişi ancak ilimle iyilerin mertebesine erer, adil meliklerin meclisine girer, dünya ile ahirette en yüksek derecelere ulaşır. Tefekkür, oruç tutmaya; ilmi müzakere, gece kalkıp namaz kılmaya sevap yönünden denktir. İlim ile Allah’a itaat ve ibadet edilir. İlim ile amel edilir ve hayırlı hizmetler yapılır. İlim ile insan vera’ ve takva sahibi olur; kötülüklerden korunur, ücret ve sevaba nail olur. İlim ile sıla-i rahim; yakınların hakkı hukuku gözetilir. İlim ile helal, haramdan ayırt edilir. İlim, amelin öncüsü; amel de ilmin takipçisidir. İlim ancak salih kimselere nasip olur. Şaki ve bahtı kara kimseler ise ondan yoksun kalır.”18

Hz. Muâz’ın ve diğer sahabîlerin ilme yaptıkları bu vb. vurgular, Müslümanların yaşadığı coğrafyayı etkisi altına alacak ve beş asır boyunca devam edecek, ilim, bilim, felsefe, sanat, tıp, kültür, medeniyet ve daha birçok sahada ortaya konulacak üstün faaliyetlere zemin hazırlamıştı.

Amvâs Taunu ve Kayan Yıldızlar

Hicretin on sekizinci yılında Amvâs’ta bir salgın hastalık çıkmış ve hızla bölgeye yayılmıştı. Salgına yakalanan yirmi beş bine yakın insan hayatını kaybetmişti. Onlar arasında Şam bölgesi genel valisi Hz. Ebû Ubeyde İbn-i Cerrâh, Hz. Şurahbil İbn-i Hasene, Hz. Süheyl İbn-i Amr, Allah Resûlü’nün amcasının oğlu Fadl İbn-i Abbas ve Suriye valisi Yezid İbn-i Ebî Süfyan başta olmakla çok sayıda sahâbi de vardı. Hz. Ebû Ubeyde, öldürücü salgına yakalanınca halka hitap etmiş, bazı nasihatlerde bulunmuş sonra da “Muâz İbn-i Cebel! Halka namazı sen kıldır.” buyurarak genel valilik görevini, Hz. Muâz’a; diğer görevlerini de Hz. Iyad İbn-i Ganm’a devretmişti. 

Namaz esnasında Hz. Ebû Ubeyde (radıyallahu anh) vefat etmişti. Bunun üzerine Hz. Muâz, cemaate dönmüş ve “Ey insanlar! Günahlarınızdan ötürü Allah’a tevbe ediniz. Kul, günahından samimi bir şekilde tevbe etmiş olarak Allah’ın huzuruna varırsa, Cenâb-ı Hak onu affeder. Kimin borcu varsa ödesin çünkü kul, borcu sebebiyle ahirette rehin tutulur. Aranızda dargınlar varsa barışsın çünkü bir Müslümanın din kardeşine, üç günden fazla küskün durması câiz değildir. Ey Müslümanlar! Bizler öyle birinin ölümüyle sarsıldık ki inanın ben, ondan daha temiz yürekli, Müslümanları ondan daha çok seven, onlara karşı ondan daha iyiliksever ve hayırhah birinin olduğunu zannetmiyorum. Kendisine Allah’tan mağfiret dileyin. Buyurun, namazını kılmak üzere hazırlanın. Allah’a yemin ederim ki, başınızda onun gibi bir adamı artık bulamayacaksınız.” buyurmuştu.19 Ardından da “Ümmetin Emini”nin cenaze namazını kıldırmış ve defnetmişti. 

Amvâs taunundan Hz. Muâz’ın ailesi de etkilenmişti. Önce iki kızı taun sebebiyle vefat etmişti ardından da oğlu. Oğlu Abdurrahman hastalanınca salgının başından beri ilim ve şuur sahibi bir mü’min olarak bu durumu nasıl karşılamaları gerektiği hususunda halka örnek olan ve rehberlik yapan Hz. Muâz (radıyallahu anh), sabır ve metanet içerisinde yanına gelmiş ve “Kendini nasıl buluyorsun?” diye sormuştu. O, “Ey babacığım!” diyerek “Hak ve gerçek olan, Rabbinden gelendir, bunda hiç tereddüdün olmasın.”20 âyetini okumuştu. Hz. Muâz da ona, “Sen beni, Allah’ın izniyle sabredenlerden bulacaksın!”21 ayetiyle karşılık vermişti.22 İlk olarak genç yaştaki çocuklarını ötelere bizzat uğurlayan Hz. Muâz, çok geçmeden diğer aile fertlerini de taun sebebiyle kaybetmiş; geriye bir tek kendisi kalmıştı.23 Bir müddet sonra kendisi de o gün için tedavisi bulunmayan bu tauna yakalanmıştı.

Amansız Hastalık ve Ümit Dolu Yolculuk

Talebeleri ziyaretine gelmiş ve kendisini görünce ağlamaya başlamışlardı. Hz. Muâz, niçin ağladıklarını sorunca, “Ölümün ile ilmin sonu geleceği için ağlıyoruz!” demişlerdi. Bunun üzerine o, “İlim ve iman, kıyamete kadar kalacaktır; asla kaybolmaz. Kim merak eder ve ararsa, iman ve ilmi elde eder. Bunların ana kaynağı ise Kur’ân ve Sünnet-i Resûlullah’tır. İlmi başkasından değil; Ömer, Osman ve Ali’den alın. Onları da kaybederseniz, şu zatlardan almaya bakın: Ebu’d-Derdâ, Abdullah İbn-i Mesud, Selmân-ı Farisî ve Yahudilikten dönüp Müslüman olan Abdullah İbn-i Selâm… Âlimin zellesinden (hata yapmasından) endişe edin. Hak kimden getirilirse getirilsin onu alıp kabul edin. Bâtılı da kimden getirilirse getirilsin reddedin.” buyurmuştu.24

Hz. Muâz, hasta olarak sabahladığında “Sabahı cehenneme çıkan geceden Allah’a sığınırım. Hoş geldin ey ölüm hoş geldin! Nadir gelen ziyaretçi! İhtiyaç anında gelen sevgili! Allah’ım! Şimdiye kadar huzuruna gelmekten korkuyordum. Fakat şimdi sana kavuşmayı arzu ediyorum. Allah’ım! Sen bilirsin ki ben dünyaya bağlanmadım. Nehirlerin akışını izlemek, ağaçlar dikip gölgesinde yaşamak için onda devamlı kalmayı düşünmedim. Sadece susuzluktan ciğerleri yananları sulamak, darda kalanlara yardım etmek, âlimlerin sohbetine devam edip kendime onların zikir/müzakere halkalarında yer bulmak için yaşamayı istedim.”25 diyordu. Hastalığı sebebiyle çektiği sıkıntıları, hata ve günahlardan arınmasına vesile olan bir lütuf gibi karşılıyor; asla ve asla isyan ve şikâyet etmiyordu. Son demlerinde bayılıp ayılıyor ve her seferinde “Allah’ım! Bu hastalık beni ne kadar sıkıştırırsa sıkıştırsın bilirsin ki kalbim sana bağlı ve ben, izzetin hakkı için seni çok seviyorum.”26 diye yakarıyordu. Ve o, çok geçmeden bu yakarışlar içerisinde ruhunu Rahman’a teslim eylemişti.

38 yaşında vefat eden Hz. Muâz, hayatının son yirmi yılını bir mü’min ve sahabî olarak yaşamıştı. O, 18 yaşında Allah Resûlü’ne iman etmiş, O’ndan aldığı iman, ilim ve irfanla kabiliyetleri inkişaf etmiş, Kureyş’e, Yemen halkına ve Şam bölgesi sakinlerine toplamda yüzbinlerce insana, İslam’ın ulaştırılması ve doğru anlatılması hususunda muallimlik ve rehberlik yapmıştı. Hz. Abdullah İbn-i Mes’ud (radıyallahu anh), onu insanlara şöyle anlatıyordu: “Mu’âz İbn-i Cebel, Allah’a ve Resûlü’ne itâat eden, doğru yolda bulunan tek başına bir ümmet gibiydi. Biz onu İbrâhim aleyhisselâma benzetirdik. Çünkü o, insanlara hayrı, iyiliği öğretmede, Allah’a ve Resûlü’ne itâatte zirve bir şahsiyetti.”27

Efendimiz’in (sas) Yetiştirdiği Prototip Gençler 2: Muâz İbn-i Cebel (ra)

Dipnot:

  1. Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 5/849 (14105)
  2. Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 5/849 (14105); İbn-i Asâkir, Târîh, 58/423
  3. Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/273
  4. İbn-i Sa’d, Tabakât, 4/79; İbn-i Hacer, İsâbe, 1425
  5. Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 5/844 (14089)
  6. Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/272
  7. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 1/90 (109); İbn-i Sa’d, Tabakât, 3/441; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/269; Ebû Nuaym, Hilye 1/228
  8. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, (33567); Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1/140; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, 7/157; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/272
  9. Bkz. Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/272
  10. İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, 5/543 (28812); Derâkutnî, Sünen 4/500 (3876); İbn-i Hacer, İsâbe, 1424
  11. İbn-i Sa’d, Tabakât, 4/172
  12. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/438, 440; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/267
  13. Bkz. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 9/138 (22698); Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/273; Ebû Nuaym, Hilye, 1/230
  14. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 9/120 (22635); Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/273; İbn-i Sa’d, Tabakât, 3/440; Ebû Nuaym, Hilye, 1/231
  15. Ebû Nuaym, Hilye 1/238; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr 20/32 (45)
  16. Bkz. Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 1/170
  17. Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi 3/274
  18. Ebû Nuaym, Hilye, 1/238
  19. Hindî, Kenzu’l-Ummâl 13/199 (36666)
  20. Bakara Sûresi, 2/147
  21. Sâffât Sûresi, 37/102
  22. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/439; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 9/146 (22719)
  23. Bkz. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 1139, 1140
  24. Hâkim, Müstedrek 4/513 (8440); Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, 9/151 (22738)
  25. İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 1140; Ebû Nuaym, Hilye, 1/239
  26. Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 3/439; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe, 1140; Ebû Nuaym, Hilye, 1/240
  27. Bkz. İbn-i Hacer, İsâbe, 1424; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâi, 3/272; Ebû Nuaym, Hilye, 1/229
Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.