Aile içi iletişimde konuşmanın yeri

825

İletişim, konuşmakla/konuşa bilmekle başlar. İnsanların konuşmadan tam bir iletişim kurmaları mümkün değildir. Yeryüzünde yaratılan canlılar arasında konuşabilen tek varlık da insandır. Allah, insanı yaratmış ve onu beyan kabiliyetiyle donatmıştır.1 Dolayısıyla insan konuşarak duygu ve düşüncelerini ifade edecek ve karşı tarafla bir noktada buluşmaya ve anlaşmaya çalışacaktır. Hatta dili olmayan insan bile kendisini ifade için işaret diline baş vuracaktır. Ta ki kendini ve ne istediğini anlatabilsin.

Sözün insan üzerinde bıraktığı tesire vurguda bulunarak iletişimdeki değerine ve gücüne dikkat çeken Peygamber Efendimiz: “Sözün bir kısmı büyüleyicidir.”2buyurmuştur. Bu anlamda atasözlerimizde “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır.” denilmesi de konuşmanın iletişimdeki değerini çok net anlatır.

Konuşma Samimiyet, Söz Güzellik İster

Konuşmak, iletişimde temel bir dinamiktir. Ancak ağızdan dökülen cümlelerin samimiyeti, ondan daha önemlidir. Zira insanın aradığı sadece söz değil özdeki samimiyettir; sözün yürekten söylenmesidir. Bir diğer ifadeyle konuşurken dudakların, gönüllerde olanı ifade edip-etmediğidir. Aksi takdirde kendisiyle konuşulan kimse, karşı tarafın samimi olmadığını hissedecek ve konuşmak istemeyecek ya da konuşmayı sürdürmeyecektir. Kur’ân-ı Kerim konuşmanın bu hususiyetine dikkat çekerek inananları şöyle uyarır: “…Onlar dilleriyle, kalplerinde olmayan şeyleri söylüyorlar…”3 Yani kalpleri başka dilleri başka, ya da bakışları dillerini ve kalplerini yalanlayan kimseler, sağlıklı iletişim kuramazlar. Dolayısıyla kalpten kalbe yolları açacak olan sözle birlikte samimiyettir.

Konuşmada samimiyet yoksa iki yüzlülük vardır. İki yüzlülük üzerine ise sağlıklı bir iletişim başlatılamaz ve sürdürülemez. Bunun için sağlıklı iletişim kurmak isteyen eşler, meseleleri kendi aralarında konuşurken birbirlerine ağızlarında olanı değil önce yüreklerinde olanı samimâne bir şekilde açmayı başarmalıdır. İşte bu açık yüreklilik, Allah’ın evliliğin başlangıcında eşlerin kalplerine koyduğu sevgiyi ve merhameti yeniden ortaya çıkaracak ve bunun üzerine sağlıklı bir iletişim tesis edilmeye başlanacaktır. Bu anlamda Kur’ân-ı Hakîm’de müminlere temel bir ölçü verilir ve: “Söyle o kullarıma: ‘Daima sözün en güzelini söylesinler.’ Çünkü şeytan aralarını bozmaya çalışır.”4 buyrulur.

 Karşılıklı hitapta sözlerin en güzel olanı ise sevgi, saygı, şefkat ve samimiyetle söylenenidir. Aksi takdirde işin içine şeytanın girmesi ve konuşurken başlayan kelime savaşlarının yerini fiili şiddetin alması an meselesidir. Bundan dolayıdır ki aile içi sorunların ve bunlardan kaynaklanan kavga ve düşmanca yaklaşımların temelinde çoğu zaman kötü sözler ve ona bağlı gelişen yanlış davranışlar vardır.

Kur’ân’ın konuşmayla ilgili bize verdiği bu ilke yanında, Efendimiz’in de öğrettiği temel ölçü şudur: “Güzel söz sadakadır.”5 Eşler bu ölçüye sadık kaldığı ve birbirinden güzel söz sadakasını esirgemediği sürece sevgi bağları daha da güçlenecektir. Böyle bir sadakalaşma, tabiatıyla sağlıklı iletişimi korurken eşlerin birbirlerine bağlılıklarını ve sadakatlerini de arttıracaktır.

Peygamber Efendimiz’in, iletişimde konuşma dinamiğiyle ilgili bize tavsiye ettiği bir diğer ölçü de: “Kim Allah’a ve âhirete iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sussun.”6 prensibidir.  Buna göre konuşan kimseler, hayır konuşacaksa ve konuşmalarında hayrı arayacak ve karşılıklı birbirlerine hayır ve bereket kapılarını açabileceklerse konuşmalıdırlar. Aksi takdirde susmayı bilmelidirler. Yoksa susmaları gerektiği yerde konuşmaya devam edenler sağlıklı iletişimi kaybeder ve eşlerine de kaybettirirler. Bu hususta aile hayatında sıkıntı yaşayan bir sahabiye  Efendimiz’in tavsiyesi şu olmuştur: “Diline sahip ol ki, evin başına dar gelmesin”7

Allah Resûlü, Nasıl Konuşurdu?

Sağlıklı iletişimde, konuşmanın kendisinden bekleneni tam eda edebilmesi adına, sözlerin açık ve anlaşılır olması önemlidir. Yani söz farklı anlaşılmalara meydan vermeyecek şekilde söylenmelidir ki kendisinden beklenen neticeyi versin. Bu konuda Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) hayatına baktığımızda, konuşmalarında herkesin anlayacağı şekilde açık ve net konuştuğunu görmekteyiz.8 Yine bundan dolayıdır ki Allah Resûlü, hızlı hızlı konuşmaz, acele etmez ve sözlerini anlaşılmayacak şekilde arka arkaya sıralamazdı.9 

Bu anlamda Hz. Ali (radıyallahu anh) Allah Resûlü’nün genel ahlakını şöyle tanımlamaktadır: “… Üç şeyden titizlikle kaçınırdı: Ağız kavgası, boş söz ve mâlayaniyât (yani insana maddi-manevi faydası olmayacak her şey). Şu üç husustan da dikkatle sakınırdı: Hiç kimseyi kötülemez, kınamaz ve hiç kimsenin hayatına ait gizliliklerini araştırmaya ve öğrenmeye çalışmazdı.”10

O, konuşmayla ilgili bu temel prensiplerinin yanında asla kötü söz söylemez ve gönül kırmazdı. Sadece kötü sözlerin söylenmesini değil onların dilden dile nakledilmesini de hoş karşılamaz ve: “Kötü söz söyleyenle, onu yayan, günah işlemekte eşittir.” buyururdu.11 Dolayısıyla sağlıklı iletişim kurma veya iletişimi koruma adına O’nun bütün müminlere genel tavsiyesi şu olmuştur: “Özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme.”12 Zira böyle bir söz muhatapların duygularında ve kalplerinde belki de bir daha iyileştirilemeyecek yaralar açacak ve sonunda pişmanlık fayda vermeyecektir. “Dil yarası kolay kolay iyileşmez.” deyimi bunun çok beliğ bir ifadesidir.  

Konuşma, Eşlerin Birbiri Üzerindeki Kul Haklarındandır

İnsan sosyal bir varlıktır. Hayatı tek başına yaşaması ve sürdürmesi çok zordur. İnsan, insana muhtaçtır. Sadece iletişim açısından değil meseleye ihtiyaç zaviyesinden de baktığımızda şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki insanın önemli bir ihtiyacı da konuşmaktır. Derdini birisiyle paylaşmak, içini döke bilmektir. Eşler için dilimizde “hayat arkadaşı” tabirinin kullanılması da bu açıdan manidardır. Konuşmanın temel insani bir ihtiyaç olması hasebiyle, mutlaka eşlerin birbiri üzerinde kul hakları kategorisinde değerlendirilmelidir.  

Bu yönüyle Peygamber Efendimiz’in hayatına baktığımızda O’nun eşlerine vakit ayırdığını ve onlarla konuştuğunu, sohbet ettiğini görmekteyiz. Akşam namazından sonra o gün hangi hanımının yanında kalacaksa diğer ev halkı oraya toplanır ve aile sohbeti başlardı.

İslam dininin genel olarak pek çok hükmünün yanında, özellikle kadınlarla ilgili bazı özel hükümlerin öğrenilip aktarılmasında ve öğretilmesinde Efendimiz’in aile hayatının bu sohbetlerin büyük fonksiyonu olmuştur. Adeta bir mektep gibi işleyen bu sohbetler, Hz. Âişe validemiz başta olmak üzere birçok eşsiz alimin yetişmesine beşiklik etmiştir. Tabi sadece ilmî bahisler konuşulmuyordu; farklı çevre, kültür ve karaktere sahip ev halkı arasında ciddi bir muhabbet oluşuyor, birbirlerini daha iyi tanıyor, Risalet görevinin tatlı ağırlığını Efendimiz’le beraber azaltmaya gayret ediyor, zaman zaman şakalaşıyor… kısacası mutlu bir ailede olması gereken ortamı sağlıyorlardı.

Hatta bu tür ailevi sohbet ve özel konuşmalar, bazen Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) itikafa girdiği günlerde dahi yapılıyordu. İtikafta iken bile eşlerinden bazıları çıkıp yanına geldiğinde onlara vakit ayırıp konuşuyordu. Yapılan sohbetin ardından ayrılacakları zaman Allah Resûlü kalkar ve onları Mescid’in kapısına kadar uğurlardı. Sırf ibadete hasrettiği Ramazan’ın son on günlerinde dahi onlarla görüşüp konuşmaya ihmal etmezdi.

Bu konuda müşahhas misallerden bir tanesi de Peygamberimiz’in Hz. Safiyye validemizle evlendiği gündür. Hz. Safiyye validemizin babasının ölümünden dolayı çok üzgündü. Allah Resûlü onu teselli etme adına, o gün sabaha kadar onunla sohbet etmiş, ilgilenmişti. 

Bu sohbetlerde Peygamber Efendimiz, eşleriyle latifeleşerek onları dinlendirirdi. Aslında eşleri de Peygamber Efendimiz’e her zaman yardımcı olur, en sıkıntılı anlarında onun en yakın dostu ve teselli vesilelerinden biri olurlardı. Mekke dönemi itibarıyla düşünecek olursak, Hz. Hatice validemiz O’nun en yakınlarından birisiydi. O çileli günlerde, Efendimiz’in en yakın destekleyicisi ve hayat arkadaşıydı. İlk vahyin gelişinden hemen sonra Peygamberimiz, Hira’dan iner inmez yaşadıklarını ve gördüklerini ona anlatmış ve değerlendirmelerini almıştı. Çilekeş validemiz, eşini teselli ederken şöyle diyordu:

“Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsvay etmeyecektir. Zira sen, sıla-i rahimde bulunursun, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü taşırsın.Fakire kazandırırsın. Misafire ikram edersin. Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında halka yardım edersin!”

Ardından Hz. Hadice (radıyallahu anha) kendisine, bu konuları bilebilecek amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’e gitmeyi teklif etmiş, Efendimiz de bunu kabul etmiştir. Bu olayda da açıkça görüldüğü üzere Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatî bir meselede, derin bir heyecan ve ürperti yaşadığı dönemde durumu eşiyle konuşmuş, onun bu konudaki yönlendirmelerine değer vermiş, uygulamıştır.

Bu ve benzeri olaylardan anlaşılıyor ki Peygamberimiz, eşleriyle sadece aile içi konuları değil, yeri geldiğinde davasıyla ilgili konuları da paylaşıyordu. Onların kanaatlerini alıyor kendilerini dine hizmette ve davaya sahip çıkma mevzuunda motive ediyordu. Adeta bu uygulamasıyla ailesini, yapacağı hizmetlerin hissedarları haline getiriyordu.

 O, Aile İçi Problemleri Dayatarak Değil Konuşarak Çözerdi

Aile hayatı ve ailevi ilişkiler durağan bir yapıya sahip değildir. Hayatın akışı içerisinde her gün yeni problemlerin ortaya çıkması muhtemeldir. Dolayısıyla burada önemli olan problemlerin varlığı değil çözüm şeklidir. Beklenmedik olaylar, gelişmeler ve sorunlar karşısında eşlerin ortak bakışı, duruşu ve meseleyi tek başına çözmeleri değil birlikte konuşarak çözüm aramaları ve üretmeleridir. İşte Efendimiz’in hayatında bu konunun da bir çok örneğini bulmak mümkündür.

Bir gün Hz. Aişe validemiz, Peygamberimiz’in, Hz. Hatice’yi övmesini kıskanmış “İhtiyar bir kadını ne anıp duruyorsun? Allah onun yerine sana daha iyisini verdi” demişti. Bunun üzerine Efendimiz: “Allah bana ondan daha hayırlısını vermemiştir. Çünkü herkes beni inkâr ederken, o bana iman etti. Herkes beni yalanlarken o beni tasdik etti. İnsanlar mallarını esirgerken o bana arka çıktı. Allah (c.c) bana ondan çocuklar nasip etti.” buyurarak Hz. Hatice’yi kadirşinaslığından dolayı övmüştü. Böylece Hz. Aişe validemizde oluşan kıskançlığı konuşarak izale etmişti. Bu izahlar karşısında kıskançlık duyguları gıptaya dönüşmüştü. Bunun içindir ki Hz. Aişe, “Ben, Hadice’ye gıpta ettiğim kadar hiçbir kimseye gıpta etmemişimdir.” diyerek onun bu özel konumunu kabullenmişti.13 

Yine bir defasında hanımlarından birisi aralarındaki bir meseleden dolayı Hz. Safiyye validemize: “Ey Yahudi’nin kızı!” diye hitap etmişti. O da bu olayı Efendimiz’e taşımış ve üzüntüsünü belirtmişti. Bunun üzerine kendisine Peygamberimiz: “Bir daha sana böyle bir şey diyecek olurlarsa sen de onlara şu cevabı verebilirsin: ‘Benim babam Hz. Harun, amcam Hz. Musa, kocam da gördüğünüz gibi Hz. Muhammed’dir. Siz bana karşı neyinizle övünüyorsunuz ki?”14 buyurmuş ve konuşarak onu rahatlatmıştır. Bir de aralarında ciddi iletişim problemine sebebiyet verecek bir meseleyi en güzel şekilde çözmüştü.  Bu mükemmel çözüm karşısında kim sevinmezdi ki? Netice de öyle de oldu. Hz. Safiyye, Efendimiz’in yanından çok mutlu ve sevinç içinde ayrılmıştı.   

Bu konuda çarpıcı bir örnek de Hz. Aişe validemizin yaşadığı bir üzüntüyle ilgilidir. Bilindiği üzere Hz. Aişe validemizin çocuğu olmadığından dolayı bir künyesi de yoktu. Halbuki Arap toplumunda künye kullanmanın ayrı bir önemi ve değeri vardı. Bir gün Hz. Aişe validemiz uzun zamandır kendisini meşgul eden ve üzen bu hususu Efendimiz’e açtı. Onun bu duygularını çok iyi anlayan Peygamberimiz kendisiyle konuşmuş ve onu da çok memnun eden şöyle bir çözüm üretti: “Sen yeğenin Abdullah İbn-i Zübeyr’le künyelenebilirsin. Bundan dolayı Hz. Aişe yeğeni Abdullah’a izafeten ‘Ümmü Abdillah’ diye künyelenmişti.”15

O, Bazen de Susardı!

Allah Resûlü, hanımlarıyla arasında olup biten hadiseler karşısında bazen de konuşma yerine susmayı tercih ederdi. Zira yerinde ve zamanında susmak, bazen en etkili konuşmadır. Bununla O, karşı tarafa eksiğini, hatasını anlamaya imkân ve fırsat da tanırdı. Belki de konuşma için o an susarak daha isabetli bir zaman dilimine meseleyi tehir ederdi. Bunun örneklerinden bir tanesi Ümmü Seleme validemizle yaşanılan şu hadisede görmek mümkündür.

Peygamber Efendimiz sefere çıkarken hanımları arasında kura çeker ve içlerinden bazen birisini bazen ikisini beraberinde götürürdü. Bir defasında Ümmü Seleme ve Safiyye validemizle birlikte yola çıkmışlardı. Yolda mola vermişlerdi. İstirahat halinde iken Efendimiz, Ümmü Seleme validemizin hevdeci zannederek Hz. safiyye annemizin hevdecinin yanına gitmiş ve onunla konuşmuştu.  Ancak Peygamberimizin onunla konuştuğunu gören Ümmü Seleme validemiz bu durumdan rahatsızlık duymuştu. Nöbetin kendine ait olduğu bir gün ve saatte ona da vakit ayırması onu hem kıskandırmış hem de üzmüştü.

Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) dönüp gelince de hiç çekinmeden duygularını şöyle seslendirmişti: “Allah’ın Resûlü olduğun halde benim günümde Yahudi’nin kızıyla konuşuyorsun.” Peygamberimiz onun bu kıskançlığını anlayışla karşıladı fakat bir şey demedi. Neticede doğru söylüyordu. Duygular devredeydi. O an konuşmak meseleyi daha da karmaşık hale getirebilirdi. Ancak Efendimiz’in onun bu tepkisi karşısında bir şey söylememesi Ümmü Seleme için çok şey ifade etmişti. O da az sonra kıskançlık saikasıyla söylediği bu cümlelerle, koruması gereken sınırları aştığının farkına varmış ve: “Ya Resûlallah! Benim için af diler misin? Beni böyle konuşmaya kıskançlık sevk etti.” diyerek gelip özür dilemişti. Böylece mesele tatlıya bağlanmıştı.  

Sonuç

Görüldüğü üzere Allah Resûlü aile içi iletişimde konuşmaya büyük bir önem vermiş ve hane-i saadetlerinde yaşanan problemleri eşleriyle konuşarak ve onları dinleyerek çözüme kavuşturmuştur. Onları dışlamamış, susturmamış bilakis konuşarak çözümün ortağı haline getirmiştir. Böylece onlar, bu mektepte örnek eşler ve valideler olarak yetişmiş ve kemale ermişlerdir. Arkadan onların nurdan izlerini takip edecek müminlere, aile içi eletişim adına birçok güzel örnek ve ölçüler bırakmışlardır.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Rahman Suresi, 1-4
  2. Muvatta, Kelam 3
  3. Fetih Suresi,10
  4. İsra Suresi, 17/53
  5. Buharî, Edeb 34; Müslim, Zekat 56
  6. Buharî, Rikâk 23
  7. Tirmizî, Zühd 60
  8. Ebu Davud, Edeb 18
  9. Buharî, Menâkıb 23
  10. Tirmizi, Şemâil 160
  11. Buharî,el-Edebu’l-Müfred, s. 120
  12. İbn Mâce, Zühd 15
  13. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 20; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe,74-76
  14. Tirmizî, Menâkıb 63
  15. İbn Sa’d, Tabakât, 8/66
Bunları da beğenebilirsin