Aile içi iletişimde empati, sempati ve îsar

748

Konuşma, dinleme ve anlama gayretinin yanında aile içi sağlıklı iletişimin temel dinamiklerinden birisi de empatidir. Empati, bir kişinin kendisini karşıdaki kimsenin yerine koyarak olayları onun bakış açısıyla okuması, duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecine verilen isimdir. Bir diğer ifadeyle empati, bir kişinin diğer kişiyi negatif ya da pozitif olarak yargılamadan anlama çabasıdır. 

Empati ile birlikte kullanılan bir de “sempati” kavramı vardır ki o da kendimizi kendisinin yerine koyduğumuz kişilere karşı hissedilen duygudur. Sempatiyle yaklaştığımız kimselerle duygularımız aynıdır; sevinciyle sevinir, acısıyla üzülür, derdiyle dertleniriz. Yani empatide kendimizi muhatabın yerine koyar onu anlamaya çalışırız. Zira empatinin gayesi anlamaktır.  Sempatide ise bir insanın duygusal durumunu, onun üzüntüsünü, ona karşı ilgi ve şefkat göstererek onunla paylaşırız. 1

Bu yönleriyle iletişimde empati bir anlama gayreti; sempati ise derdiyle dertlenme ve bir nevi dert ortağı olmadır. Çünkü bir insanın dert ortağı olmadan onu tam anlayabilmek kolay değildir. Bu yönüyle empati bilmenin/anlamanın başlangıcı; sempati ise doğru bir iletişime geçip birlikte çözüm üretebilmenin en sağlam ve isabetli yoludur.

Bunun yanında kendimizi muhatabın yerine koyma anlayışı, aile hayatında bireyleri birbirine yaklaştırma/yakınlaştırma, iletişimi kolaylaştırma ve güçlendirme özelliğine de sahiptir. Zira eşler, bu durumda sevilip sayıldıklarını hissetmenin yanında kendilerine değer verildiğini de düşünürler. Bu da evliliğe karar verme aşamasında, eşlerin kalbine yerleştirdiği sevgi ve merhameti2 daima canlı tutup besler. Zaten sağlıklı iletişimin üzerine bina edileceği ve sürdürülebileceği iki temel esas da sevgi ve merhamettir.      

Empati ve sempati, kul hakkıdır!

Bugün aile içi iletişimde yaşanan problemlerin ana sebeplerinden birisi de ikili ilişkilerde yukarda bahsedilen empati ve sempatinin yokluğudur. Kadın da erkek de meseleleri, sadece kendi zaviyesinden ölçüp-biçerek değerlendirmekte, karşı tarafın duygu, düşünce ve yaklaşımlarını önemsememektedir. Halbuki bu durum muhatabını yok saymaktır. İnsan, yok saydığı kimseye bir şey anlatamayacağı gibi onu anlayamaz ve asla yokla iletişime geçemez. Dolayısıyla sağlıklı iletişim kurmak isteyen kimsenin ilk önce bu problemli halinden kurtulması gerekir.

Bunun için erkek, hayata bir de “kadının gözüyle”, kadın da “erkeğin gözüyle” bakabilmelidir. Aksi taktirde evliliğin başlangıcında Allah’ın kalplerine koyduğu sevgi de merhamet de içlerinden çekilecektir. Dolayısıyla empati ve sempati bir fantezi değil psikolojik bir ihtiyaçtır. Bu fıtrî ihtiyaç karşılanmazsa karşılıklı kul hakları da çiğnenmiş olacaktır. Bundan dolayıdır ki bu iki temel esası iletişimde hakim kılmak, sadece aklın ve kalbin değil aynı zamanda Efendimiz’in de (aleyhissalatü vesselam) gösterdiği bir iletişim kuralıdır.

İletişimde empati ve sempati ölçüsünü, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), imanla irtibatlandırarak ders verir: “Sizden birisi kendisi için istediği bir şeyi başkası için de istemedikçe hakkıyla iman etmiş olamaz.”3 Bu açıdan kemale giden yol, bu insani ve evrensel ölçüyü münasebetlerimize, muamelelerimize yerleştirmekten geçer. Zira bu ufka ulaşamayan bir kimse, karşı tarafın ne istediğini ne düşündüğüne ve ne hissettiğini hiç hesaba katmaz ve önemsemez. Sadece kendini düşünür ki böyle bencil kimselerin ise sağlıklı iletişim kurabilmeleri mümkün değildir.   

Dolayısıyla eşler konuşmadan ve ardı ardına birbirlerine karşı isteklerini saymadan önce durmalı, düşünmeli ve şu soruyu kendilerine sormalıdır: “Eşimden istediğimi, beklediğimi onun için de istiyor ve bekliyor muyum?” Mesela eşimden mesuliyetlerini yerine getirmesini beklerken onun da benden sorumluluklarımı yerine getirmemi beklediğini düşünüyor muyum? Aynı şekilde eşimden takdir beklerken onun da aynı beklentiye ihtiyaç duyduğunu hesaba katıyor muyum?

Efendimiz’in hayatında empati

Kur’an’da Efendimiz anlatılırken “And olsun ki içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi, üstünüze titrer. Müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”4 buyurulur ve O’nun empati ve sempati özelliğine dikkat çekilir. Bundan dolayıdır ki “O Peygamber, müminlere öz canlarından daha dost ve daha yakındır.”5 O, bu vasıflarıyla en yakınında olandan en uzaktakine kadar hepsinin dertlerini ve kederlerini yüreğinde duyar ve acılarını hissederdi. Öyle ki kalbi, onların dünya ve ukba saadetleri adına çarpardı. Bunun için Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), kendisi için istemediği bir şeyi başkaları için de istemezdi. Bunu da yer yer çeşitli vesilelerle ifade ederdi. Mesela bir gün Hz. Ebu Zer’e dönerek şu duygularını açıkça söylemişti: “Ya Eba Zer! … Ben kendim için ne istiyorsam, senin için de onu isterim…”6

O’nun bu empati ve sempati ahlakı, hane-i saadetlerinde de üfül üfül esmekteydi. Hanımlarının derdi sıkıntısı O’nun da sıkıntısıydı. Üzüntüleriyle hüzünlenir, sevinçleriyle sevinirdi. Hz. Safiyye validemiz, Peygamberimizle evlenmeden birkaç gün önce başta babası ve amcası olmak yakınlarını kaybetmişti. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), onun yaşadığı bu ağır kayıplar karşısında evlendiği gün gece sabaha kadar kendisiyle ilgilenmiş ve yaşananların sebeplerini izah etmiş hatta haklı olmasına rağmen ondan özür dilemişti. Validemiz, bu empati ve sempati karşısında bütün acılarını unutmuş ve rahatlamıştı. Allah Resûlü’ne karşı içinde biriken bütün kötü düşüncelerinden arınmış ve öfkesi tamamen sevgiye dönüşmüştü.7  

Yine Veda Haccı yolculuğunda Hz. Safiyye’nin devesi, hastalık ve yorgunluktan dolayı çöküp kalmıştı. Devesinin bu haline çok üzülen Hz. Safiyye validemiz ağlamaya başlamıştı. Bunu haber alan Peygamber Efendimiz kafilenin hareketini durdurmuş, kalkıp onun yanına gelmiş ve kendisiyle bizzat ilgilenmişti. Onun ağlaması karşısında sempatiyle hareket eden Efendimiz, mübarek elleriyle göz yaşlarını silmiş ve kendisini teselli etmişti.8

Bir gazveden dönülürken Hz. Aişe Validemiz, gerdanlığını düşürmüştü. Halbuki Medine’ye çok yaklaşılmış ve Beyda denilen yere kadar gelinmişti. Allah Resûlü, onun üzüntüsü karşısında durmuş; O durunca bütün kafileyi durmuştu. Herkes düşürülen gerdanlığı aramaya çıkmıştı. Bu duruma canı sıkılan bazı kimseler ise Hz. Ebu Bekir’e gelip şikâyette bulunmuşlardı. Öfkelenen Hz. Ebu Bekir, kalkıp kızı Hz. Aişe’nin yanına gelmiş ve: “Bir gerdanlık yüzünden insanları buraya hapsettin!” diyerek azarlamıştı. Babasının bile bu kadar gerildiği bir olay karşısında, eşi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), üzüntüsüne ortak olmuş, kervanı konaklatmıştı. Böylece, en değerli bir eşyasını kendisi kaybetmiş gibi muamele ederek hem onu teselli etmiş hem de istirahat için başını da kucağına koymuş uyumuştu.9

 Empati ötesi bir haslet: Îsâr

İnsanî ilişkilerde, empatinin yanında Kur’ân’ın bize öğrettiği bir diğer haslette îsardır.10 Îsar, insanın kendisi muhtaç iken kardeşini kendi nefsine tercih etmesidir. Bu ahlak ile ahlaklanmış bir kimse, eşine karşı mutluluk beklentisiyle değil mutluluk verme prensibiyle hareket edecektir. Hatta kendisi mutluluk bulmasa da mutluluk vermeye çalışacaktır. Allah için hep “veren el olma” ilkesiyle hareket edecektir. Zira kendisi mutlu olmaya muhtaçtır ama karşı taraf daha da muhtaçtır. Dolayısıyla o bu konuda eşini önceleyecek ve onu kendi nefsine tercih edecektir. Bu eşsiz hasletin meydana getireceği salih daire de daimî huzurun kaynağı olacaktır.

Burada akla “insan mutluluk bulursa verebilir, yoksa nasıl versin ki?” diye bir soru gelebilir. Aslında bu, zihnin şartlanmışlığından kaynaklanan bir bakış açısıdır. Zira ilk adımın atılması veya güzel bir davranış, daima karşı taraftan beklenir. Halbuki Allah (celle celaluhu), îsârı ders veriyorsa insanın fıtratında bu donanım var demektir. Çünkü İslam’da “teklif-i mâlâ yutâk” yoktur. Yani Allah, kullarının omuzlarına güçlerinin yetmeyeceği sorumluluklar yüklemez, onlara yapamayacakları şeyi emretmez. Dolayısıyla ikili ilişkilerde îsâr ahlakı pekâla yaşanabilir ve yaşatılabilir.    

Efendimiz’in hane-i saadetlerinde îsar

Allah Resûlü (aleyhissalatü vesselam), bütün hanımlarının gönlünde taht kurmuştu. Hepsi O’nu çok seviyor ve üzerine titriyorlardı. O’nu her şeye tercih ediyorlardı. Haklarında: “Ey Peygamber! Eşlerine de ki: ‘Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım. Yok Allah’ı, Resûlü’nü ve ahiret mülkünü istiyorsanız, haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara büyük mükafat hazırlamıştır.”11 ayeti nazil olunca ispat da etmişlerdi. Hepsi böyle bir muhayyerlik karşısında çekecekleri bütün çile, yokluk ve sıkıntılara rağmen istisnasız Alllah’ı ve Resûlü’nü tercih ederek O’nun yanında kalmaya karar vermişlerdi.  

Îsar hasleti, Efendimiz’in bütün eşlerinin de genel ahlakıydı. Öyle ki O’nun başına gelecek bela ve musibetleri bile kendi üzerlerine almak isterlerdi. Hz. Safiyye validemiz, hastalığı sırasında Efendimiz’in ziyaretine gelmişti. O’nun hastalığına çok üzülen Hz. Safiyye, “Ey Allah’ın Resûlü! Allah’a yemin ederim ki sana gelen bu sıkıntının Senin yerine bana gelmesini isterdim!” dedi.  O an Efendimiz’in yanında olan bazı hanımları bunu duyunca kendi aralarında kaş-göz işaretleriyle birbirlerine bir şeyler ima etmeye başlamışlardı. Bunu gören Allah Resûlü onları uyardı ve hepsine “Gidin ve ağızlarınızı iyice yıkayıp temizleyin!” buyurdu. Onlar buna bir anlama veremeyip, “Neden dolayı Ya Resûlallah!” diye sordular. Bunun üzerine Efendimiz: “Safiyye’yi söylediği bu sözden dolayı kaş-göz işaretiyle ayıplayıp kınadığınız için. Bir de vallahi o bu sözünde sadıktır.” buyurarak Hz. Safiyye’yi tasdik etti.12

Bu îsar ruhu da tek taraflı değildi. Peygamberimiz de onların üzerine titriyor onlara değer veriyordu. Hayber’den dönülürken Peygamber Efendimiz hanımı Hz. Safiyye’yi devesine bindirmek için çömelmiş dizini bükmüştü. Hz. Safiyye validemiz ise Allah Resulü’nün dizine basarak deveye binmekten haya etmiş ve dizini Peygamberimiz’in dizine koyarak deveye binmeye çalışmıştı. Efendimiz kendisine yardımcı olmuş ve onu bindirmişti. Ardından kendi ridasını onun üzerine örtmüş ve düşmemesi için onu bağlamıştı. Sonra da aynı deveye kendisine de binmişti.13 İki günlük yolculuğun sonunda Medine’ye yaklaşılmıştı. Efendiler Efendisi, adeti üzere Medine’ye yaklaştığında bir an önce ona kavuşmak için bineğini hızlandırırdı. Yine devesini hızlandırmış ilerliyordu. Derken devesi bir anlık tökezlemiş ve Efendimiz ile beraber Hz. Safiyye validemiz de yere yuvarlanmıştı. Hz. Ebu Talha hemen devesinden inmiş ve “Ya Resûlallah! Bir şeyiniz var mı?” diye sormuştu.  Peygamberimiz ona, “Hayır! Sen Safiyye ile ilgilen!” buyurmuştu. Efendimiz o halde bile îsâr hasletiyle hareket ederek kendisinden önce hanımını düşünmüş, önce onunla ilgilenilmesini ve ona sahip çıkılmasını istemişti.14    

Sonuç

İletişimde empati, sempati ve îsar, olmazsa olmaz dinamiklerdendir. Eşler karşılıklı empati yaptığında meselelere birbirlerinin gözüyle bakmaya başlar. Bu bakış açısı onları sempatiye götürür. Böylece birbirlerini daha iyi anlar ve birbirlerine eşlik ederler. Bir diğer ifadeyle eşler, birbirlerinin iç dünyalarından ancak bu şekilde haberdar olabilirler. Bunun sonucunda karşılıklı güven duygusu artar ve iç dünyalarını birbirlerine daha rahat açma imkanına kavuşurlar. Bencillikten kurtularak “biz” olurlar. Aralarında daha sağlam daha sağlıklı ve daha sürdürülebilir ilişkiler kurulur. Hatta îsar ufkunu ulaşırlar. Dolayısıyla eşlere düşen, donanımlarında var olan bu potansiyel hasletleri ve sünnetleri, canlandırıp tabiatlarının bir derinliği haline getirebilmektir.

Abdullah el-Yeşkûrî isimli bir zat Veda Haccı sırasında gelip “Beni Cehennem’den kurtarıp Cennet’e sokacak; Cennet’e yaklaştırıp Cehennem’den de uzaklaştıracak amel nedir?” diye sorduğunda Efendimiz: “Farz olan namazı kıl ve zekâtı da ver! Beytullah’ı ziyaret et ve hac vazifeni yerine getir! Ramazan orucunu da tut! Buna ilave olarak insanların sana nasıl davranmasını istiyorsan sen de onlara öyle davran. Tabi onların sana davranmasını istemediğin şekilde de onlara davranma!” buyurmuştu.15 Böylece onun şahsında bütün insanlığa dünya ukba saadeti adına empatiyi bir adres olarak göstermişti.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Empatiyle ilgili daha geniş bilgi için bkz., Mehmet Fatih Özbek, İnsan İlişkilerinde Empatinin Yeri ve Önemi, s. 577-585
  2. Rum Sûresi, 30/21
  3. Nesaî, İman 19
  4. Tevbe Sûresi, 9/128
  5. Ahzab, 33/6
  6. Müslim, İmâre 17
  7. Abdullatîf İbn Hâcis el-Ğamidî, el-Lemesâtu’l-Hâniye fi Beyti’n-Nübüvve, s., 92, Taberânî, el-Kebîr’den
  8. es-Salihî, Sübülü’l-hüda ve’r-Reşâd, XI/216
  9. Nesâî, Teyemmüm 10
  10. Haşr Sûresi, 59/9
  11. Ahzab Sûresi, 33/29-30
  12. İbn Sa’d, Tabakât, X/102
  13. İbn Sa’d, Tabakât, X/96
  14. İbn Sa’d, Tabakât, X/99
  15. Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 25/217; Makdisî, Tevhîd 1/90; Ma’mer, Câmi’ 11/206
Bunları da beğenebilirsin