Aile içi iletişimde dinleme

691

İnsani ilişkileri düzenleyen önemli vesilelerden bir tanesi de dinleme eylemi ve sürecidir. Bu manada bir insanın ahlakî güzelliği ve olgunluğu, kendini konuşma ve dinleme kalitesinde belli eder. Sırf kendini düşünen ve sadece kendi isteklerini önceleyen ve onları seslendiren fakat karşı tarafı dinlemeyen ya da dinlemek istemeyen kimseler sağlıklı bir iletişim kuramazlar. Dolayısıyla yuvada benliklerden sıyrılıp “biz” olabilmenin en önemli dinamiklerinden biri de dinlemeyi bilmektir. Bir diğer ifadeyle sohbet edebilmeyi başarabilmektir. Bediuzzaman’ın yaklaşımıyla: “Bir buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyetini biz havuzuna atıp eritmeye”1 muvaffak olanlar birbirlerini dinlemeye ve anlamaya başlayabilirler. Kolay gözükse de bu, ailede çok zor gerçekleştirilen bir husustur.

Bunun için aile içi sağlıklı iletişimin olmazsa olmaz şartlarından birisi eşlerin birbirini dinlemesi, dinlemeyi başarmasıdır. Tabir-i diğerle karşılıklı konuşulanlar dinleniyorsa ancak iletişim kurulabilir. Yoksa yapılan konuşmaların bir manası veya herhangi bir faydası olmayacak bilakis zararı olacaktır. Zira birbirini dinlemeden yapılan konuşmalar, neticede eşleri, “Sen beni, dinlemiyorsun ve anlamıyorsun!” diye karşılıklı ithama ve suçlamaya götürecektir. Hâlbuki suçlayan kimse, dinlemediği veya dinlemeye değer vermediği için muhatabını anlamamıştır. Ancak burada dinleme dinamiği kadar önemli olan bir nokta, “nasıl dinlediğimiz” ya da “dinlemenin ne olduğunu” bilip bilmediğimizdir.

Dinleme, sadece fiziksel bir olay değil sözle gelen mesajları anlama ve yorumlama sürecidir. Bunun için dinleme, fizyolojik bir eylem olarak başlar ancak sesin kulağa ve oradan beyne ulaşmasından sonra devreye akıl, kalp ve duygular da girer.2 Dolayısıyla dinlemenin kalitesi dinleyen kişinin karşı tarafı sadece kulağıyla değil kalp ve duygularıyla da can kulağıyla dinlemesine vabestedir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, bizi bu hususta da uyarmakta ve ikili ilişkilerimizde dinlemenin kalitesiyle ilgili temel bir ölçü vermektedir: “Dinlemedikleri halde ‘dinledik’ diyenler gibi olmayın.”3 Bu ayet, muhataplarının sözlerine tam kulak verip, akıl, kalp ve duygu bütünlüğü içerisinde onları dinlemedikleri halde, “dinliyoruz, dinliyoruz” diyenlerin ya da “dinliyor gözükenlerin” aslında dinlemediklerine vurguda bulunarak bize gerçek manada bir dinleme dersi vermektedir. Zira sıradan bir işitmeyle, dinleme ameliyesi yerine getirilemeyecek ve maksat hasıl olmayacaktır.

Bu anlamda dinlemenin keyfiyetiyle ilgili Kur’ân’ın ortaya koyduğu ölçü bize bu hakikati şöyle ifade etmektedir: “Muhakkak ki bunda, kalbi olan yahut zihnini toplayarak pür dikkat dinleyen kimse için alacak dersler vardır.”4 Aksi takdirde, karşılıklı konuşanların kendi aralarındaki iletişimi, sağır ve dilsizlerin iletişimine dönecektir. Yani konuşan bir kimseyi yürekten dinlemeyen kimseler, dinliyor gözüküp sağıra yatıyorlar demektir. Bunlar muhataplarıyla iletişim kuramayacağı gibi çevreleri için tehlike de oluştururlar. Bu da her iki taraf için ciddi riskler getirecektir. Bundan dolayıdır ki “Dinlemedikleri halde, ‘dinliyoruz’ diyenlerden olmayın” ayetinden sonra gelen ayet-i kerimede bu tehlike şöyle belirtilir: “Allah katında, yeryüzünde gezinen canlıların en şerlisi, (zararlısı, tehlikelisi) düşünmeyen sağır ve dilsiz kimselerdir.”5 Zira sağır duyamayacağı ve kendisini de tam ifade edemeyeceği için çevresine her zaman zarar verebilir. Bu yüzden şiddete teşebbüs edebilir.

Yukarıdaki ayette üzerinde durulan bir diğer hakikat de birbirlerini dinlemediği halde “dinliyoruz” diyenlerin bu sözlerinin yalan olduğudur. Çünkü dinlemediği halde karşı tarafa ‘dinliyor’ gözükenler, aldatıyor ve iki yüzlü davranıyorlar demektir. Bu iki yüzlü davranışlar üzerine ise sağlıklı iletişim kurulamayacaktır. Zira böyle bir şeklî dinlemeyle en güzel olan da buluşmak da başarılamayacaktır. Halbuki Kur’ân’ın ifadesiyle dinlemek de gaye, sözün en güzeline tabi olmak, doğruda ve hakikatte buluşmaktır: “Onlar ki sözü dinler de sonra en güzeline uyarlar. İşte onlardır, Allah’ın doğru yola hidayet buyurduğu ve akl-ı selim sahibi olan kimseler.”6

Bu hususta Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) eşleriyle olan ilişkilerine baktığımızda onlara zaman ayırıp konuştuğunu ve onları dikkatlice dinlediğini görmekteyiz. Şayet Medine dışında değilse her ikindi namazından sonra tek tek hanımlarını ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar onlarla şakalaşır, dertlerini dinler, her türlü ihtiyaçlarını giderirdi. Aynı uygulamayı sabah namazlarından sonra da tekrar ederdi. Yine zaman zaman akşamları onlarla gece sohbetleri düzenlerdi ki bu uygulamasını, O’nun eşleriyle hem konuşmasına hem dinlemesine hem de onlarla ilgilenmesine misal olarak verebiliriz. Zira konuşma ve dinleme, tabiatıyla ilgilenmeyi sonuç veren bir eylemdir. Bunları ihmal etmek ise eşi “tamamen evli değilmiş gibi terk etmek” anlamına gelir ki Kur’an, müminleri böyle bir davranıştan ve haksızlıktan nehyetmektedir.7 Bunun için Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) hanımlarının her birine eşit vakit ayırmaya ve onlarla ilgilenmeye dikkat gösterirdi.

Mevzuya ondan bu terbiyeyi alan ashab-ı kiram açısından bakacak olursak, onlar da kendisini çok dikkatli dinliyor ve bu dikkatlerini hayatlarına taşıyorlardı. Dinlemenin hakkını verdikleri için de iyi anlıyor ve her geçen gün daha da yetişiyorlardı. Sahabenin Peygamberimizi nasıl dinlediğini ise bir benzetmeyle Hz. Ali (radyallahu anh) bize şöyle anlatmaktadır: “Resûlüllah konuşmaya başlayınca yanındakiler, sanki başlarına konmuş bir kuş varmış da onu ürkütüp kaçırmak istemiyorlarmış gibi pür dikkat dinlerlerdi. Soracaklarını da Peygamberimiz susunca sorarlardı.”

Toplumumuzda çoğu zaman erkeğin aile reisliğinin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan; “Niye hanımı dinleyeyim ki? Ne diyorsam çözüm ve sonuç odur!” anlayışı, aslında bir dayatma ve çatışma zeminidir. Böyle bir bakış açısına sahip bir erkek, istişare sünnetiyle eşini de çözümün bir parçası yapmayı düşünmediğinden dolayı onunla konuşma ve onu dinleme ihtiyacı da hissetmeyecektir. Hâlbuki psikolojinin bugünkü verilerine baktığımızda şunu görmekteyiz ki; “Kadının psikolojik ihtiyacı çözüm değil konuşma ve dinlenilmedir. Erkeğin ihtiyacı ise güven ve takdir edilmektir.” İslamî açıdan mevzuya baktığımızda ise şunu belirtmeliyiz ki kimin psikolojik ihtiyacı ne ise o diğerinin üzerinde bir kul hakkıdır. Tabiatıyla erkek, kadının yaratılışından kaynaklanan bu özelliğine ve haklarına riayet etmeyince, eşi de pekâlâ ona güvenmeyecek ve onu takdir etmeyecektir. Bunun sonucu o da hak ihlaline girecektir. Bu karşılıklı hak çiğnemelerin yuvayı getireceği nokta ise kırıcı tenkitler, kavga ve sonunda ayrılık olacaktır.

Son olarak iyi bir dinlemede sadece sözcüklere değil onların yanında mutlaka beden diline de (el-kol hareketleri, jest ve mimikler) dikkat edilmelidir. Yoksa dinleme anında beden dilini hiç kullanmayan ve adeta robot gibi duran kimseler karşı tarafa, “dinlemiyor” mesajını verecektir. Bu da iletişim kurmak isteyen eşi, ister istemez rahatsız edecektir. Kendisinin aktif bir şekilde dinlenilmediğini hisseden bir eş: “Sen beni ve benim söylediklerimi önemsemiyor, bana değer vermiyor ve onun için dinlemiyorsun!” diyerek tepkisini ortaya koyacaktır. Bu da iletişim kurma imkânı varken onu bozacak ve maalesef işi kavgaya kadar taşıyabilecek bir husustur.

Dolayısıyla konuşan kimseyi aktif/etkin ya da can kulağıyla dinleme adına şu hususlara âzami riayet edilmelidir:

1- Dinleyenin yüzünün, konuşan kişiye dönük olması, karşı tarafa etkin dinlediği izlenimini verecektir. Bu yüzden Allah Resûlü (sallalllahu aleyhi vesellem) birisini dinleyeceği zaman bütün vücuduyla ona döner ve yüzüne bakardı. Muhatap olduğu kimse de kendisinden yüzünü çevirip ayrılmadıkça da ondan yüzünü çevirmezdi.8 Hatta bir kimse Peygamberimize açmak istediği şahsî bir meselesini kulağına fısıldamak istese adam başını çekmeden Efendimiz başını çekmezdi.

2- Konuşan kimsenin sözü dikkatle dinlenilmeli ve araya girerek kesilmemeli ve maksadını tam ifade etmeden susturulmamalıdır. Yani konuşana kendini tam ifade imkânı verilmelidir. Resûlüllah (sallallahu aleyhi vesellem), kendisine birçok kötülük yapmış düşmanlarını bile sükûnetle dinler, konuşma sırası kendisine geldiğinde söze başlardı. Kimsenin sözünü kesmez, araya da girmezdi. Bir defasında Utbe İbn-i Rebîa’ ile yaptığı bir görüşme esnasında ona: “Ey Eba Velîd! Konuşabilirsin, seni dinliyorum.” demiş ve Utbe sözlerini bitireceği ana kadar da müdahele etmemişti. Utbe susunca, sözlerini tamamlayıp-tamamlamadığını sormuş ve ondan “Evet!” karşılığını alınca: “O halde, şimdi sen de beni sükûnetle dinle” diyerek konuşmasına başlamıştı.

3- Dinleyenin, konuşan kişiyle göz teması kurması arzu edilen iletişimin gerçekleşmesine müspet katkı da bulunacaktır. Zira gözler kalbin aynasıdır. Sözün anlatamadığı birçok şeyi bakışlar anlatacaktır. Bununla beraber bakışlar sadece bir görme değil aynı zamanda sevgi, şefkat ve samimiyetin de taşıyıcısıdır. Dolayısıyla hem konuşma hem de dinleme anında bu dinamikleri hiç kimse mümin kardeşinden esirgememelidir. Bunun için bir diyalog esnasında da Allah Resûlü konuşan kimsenin yüzüne bakar ve onu tam anlamaya çalışırdı.

4- Dinleyenin, zaman zaman konuşanı tasdik etmesi, el, parmak ve kafa işaretleriyle karşı tarafı anladığını ya da fikirlerine katıldığını göstermesinin de iletişim değeri yüksektir. Mesela, Peygamber Efendimiz veda hutbesinde yüz bin küsur insana seslenirken onların dikkatlerini toplamak ve en güzel bir şekilde dinlemelerini temin için beden dilinden azami ölçüde istifade etmiştir. Hutbe esnasında yüksek sesle: “Dikkat edin! Ben tebliğ vazife mi eda ettim mi?” diye sorarken ellerini onlara doğru yöneltmiş, onlar da hep bir ağızdan, “Evet ettin” diye O’nu tasdik etmişlerdi. Bunun üzerine Efendimiz: “Şahid ol Allahım” diye işaret parmağıyla onları göstermişti.

5- Bunların yanında dinleme esnasında dokunmanın da ayrı bir yeri vardır. Peygamberimiz (aleyhissalatü vesselam) konuşma ve dinleme esnasında bu hususu da dikkat etmiştir. Mesela açlığını gidermek için bir sahabinin bahçesindeki hurma ağaçlarından birini taşlayarak hurma düşürüp yiyen Rafi’ İbn Amr’ı bahçe sahibi yakalayıp Efendimizin huzuruna getirmişti. Bahçe sahibi kendisinden şikayetçiydi. Allah Resûlü bu çocuğu yanına yaklaştırmış ve kendisine niçin böyle yaptığını sormuştu. Rafi’ de açlığını gidermek için hurmaları düşürüp yediğini belirtince Peygamberimiz mazeretini kabul etmiş ve ona, bir daha acıktığında ağaçları taşlamamasını tembih etmişti. Açlığını gidermesi içinse ağacın altına düşenlerden toplayıp yiyebileceğini söylemişti. Fakat Allah Resûlü bu tembihleriyle de yetinmemiş onun başını da okşayarak samimiyetini ve sevgisini göstermiş ve onare etmiştir.9 Dolayısıyla dokunma, iletişimde samimiyetin, yakınlığın net bir ifadesidir. Muhataba, “Seni dinliyorum ve anlıyorum, sen benim için önemlisin, yanındayım ve seni bırakmayacağım.” mesajlarını verir. Onun için bir babanın evladının başını okşaması veya bir kimsenin hanımıyla bir meseleyi konuşurken mesela elinden tutması uzuz uzadıya yapılacak konuşma ve görüşmelerden daha etkilidir.

6- Dinleme esnasında kişinin aldığı mesajla uyuşan yüz ifadeleri göstermesi de etkili bir iletişim için önemlidir. Bu açıdan Allah Resûlü konuşmalarında anlattığı mevzuya paralel yüz ifadelerinin değiştirirdi. O, her zaman eşlerine ve çevresine karşı güler yüzlüydü. Engin şefkat ve merhametini bakışlarına ve yüzüne yansıtırdı. Bakışlarından ve yüz ifadelerinden çoğu hoşnutluğu veya rahatsızlığı anlaşılırdı. Celâllendiği zaman gözleri kızarır ve alnının ortasındaki damar şişerdi. Ashab-ı kiram o zaman O’nun rahatsız olduğunu anlardı.

7- Dinleme anında zaman zaman, “Hım-mm- Evet, seni anlıyorum, doğru söylüyorsun veya haklısın vb..” mesajlarını vermek ve karşı tarafa dikkatle dinlediğimizi hissettirmek de iletişime etkinlik ve seviye kazandıran bir husustur. Haklı olana haklısın deyip hakkını veremeyen ya da özür dileyip helalleşmeyi başaramayan bir kimse sağlıklı iletişim kuramaz. Bir manada başkalarının kul haklarına dikkat etmeyenler kendi haklarını da alamaz ve koruyamazlar.

8- Dinleyenin zaman zaman araya girerek konuşan kişinin en son söylediklerini aynen tekrar etmesi de iyi olacaktır. Zira dinleyen kimse anlatılanları tekrar ederse konuşan kişi söylediklerini dinleyenin ağzından duyduğunda “dinleniyorum” duygusunu yaşayacak ve konuşmaya daha huzurlu ve sükûn içinde devam edecektir.

8- Dinleyen kimse muhatabının konuşma esnasında seçtiği kavram ve cümlelerin arkasında saklamış olabileceği bazı duyguları ve manaları da tespit etmeye ve anlamaya çalışmalıdır. Peygamber Efendimiz bir gün Hz. Aişe validemize şöyle demişti: “Ya Aişe! Ben senin benden ne zaman hoşnut ve ne zamanda gücendiğini biliyorum.” Bunun üzerine Hz. Aişe, “Bunu nereden biliyor, nasıl anlıyorsun.?” diye sorunca şöyle buyurmuştu: “Sen, benden hoşnut olduğunda konuşurken, ‘Muhammed’in Rabbine yemin ederim ki diye söze başlıyorsun. Ancak bana kıırıldığın zaman ise benim ismimi zikretmiyor, ‘İbrahim’in Rabbine yemin olsun ki’ diyorsun.” Bunun üzerine Hz. Aişe validemiz, “Doğru söylüyorsunuz, Ya Resûlellah! O durumda ben sadece senin ismini terk ediyorum” demiştir.10

Hasılı, eşlerin birbirini dinlemeden iletişim kurmaları mümkün değildir. Önce dinlemeli, sonra konuşmalı ve ardından anlaşılma beklenmelidir. Ancak anlamak için sadece dinlemek de bazen yeterli olmayacaktır. Zira anlama niyet ve gayreti de en az seviyeli konuşmak ve aktif dinlemek kadar önemli ve gereklidir.

Yazar: Dr. Selim Koç

Dipnot:

  1. Lem’alar, s. 401
  2. Dinlemeyle iligili daha geniş bilgi için bkz., Emet Gürel, Biş İletişim Edimi Olarak Dinleme, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, C., V, Sayı, 23, 2012.
  3. Enfal, 8/21
  4. Kaf Suresi, 50/37
  5. Enfal, 8/22
  6. Zümer Suresi, 39/18
  7. Nisa suresi, 4/129
  8. İbn Sa’d, Tabakât, I/275
  9. Ebu Davud, Cihad 85; İbn Mâce, Ticaret 67
  10. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX/236
Bunları da beğenebilirsin