Abdülmuttalib ve Zemzem

218

Asıl adı Şeybe olan Abdulmuttalib, Hâşim’in dört oğlundan biridir. Bilindiği üzere Efendimiz’in ikinci kuşaktan dedesi olan Hâşim, Hicaz’ın fazilet yönüyle temeyyüz etmiş en önemli şahsiyetlerinden birisiydi. İlk defa hacılara izzet ü ikram geleneği onunla hayata geçmiş ve yaz – kış Kureyş’in ticaret geleneğini de o başlatmıştı. Kendisi de ticaretle uğraşıyordu.

Yine ticaret için Şam’a giderken Medine’ye uğramış ve burada, bir gün Neccâroğullarından Selmâ adında birisiyle evlenmiş ve bundan böyle, ikâmet için Medine’yi tercih etmişti. Ancak, Medine yılları uzun sürmeyecek ve çıkan bir savaşta o da vefat edecekti. İşte bu sırada hamile olan hanımı Selmâ, Abdulmuttalib’i dünyaya getirecek ve saçlarındaki beyazlıktan dolayı da kendisine, ‘Şeybe’ ismini takacaktı. Artık o, annesinin yanında ve dayılarının terbiyesi altında kalacaktı.

Babasının vefatından sonra, dünyaya geldiği için Mek­ke’de­ki akrabaları, Şeybe’nin varlığından haberdar değillerdi. Amcası Muttalib’in, Medine’de bir yeğeninin olduğundan haberdar olduğunda Şeybe, yedi veya sekiz yaşlarındaydı.

Hemen Medine’ye gelen Muttalib, yeğeni Şeybe’yi gördüğünde, önce kucaklayacak; sarılıp kokladıktan, uzun uzadıya konuşup hasret giderdikten sonra da, terkisine alarak onu Mekke’ye götürmek isteyecekti. İlk başlarda, küçük Şeybe ve anne Selmâ’nın itirazıyla karşılaşsa da onları ikna ederek yola koyulacak ve Mekke’ye gelecekti.

Henüz varlığından habersiz olan Mekkeliler, Muttalib’in terkisinde bir çocuğun olduğunu görünce, bunun bir köle olduğunu sanarak, Muttalib’in kölesi mânâsında kendisine ‘Abdulmuttalib’ diyecekler ve bu unvan da, artık Şeybe’nin bilinen adı olacaktı.

Muttalib’in ölümüyle birlikte, Mekke’deki riyaset makamına Abdulmuttalib getirilmiş ve böylelikle, onun için sorumluluğu ağır bir süreç başlamıştı. Kaderin yollarına su serptiği bir yola girmiş ve belli ki kendisine, muştusu verilen Son Nebi’nin zuhûr edeceği zemini hazırlama gibi bir misyon yüklenmişti. Artık o, Mekkelilerin kendisine baktığı, dünyevî işlerinde hakem tayin ettikleri ve ihtilaflı noktalarda çözüm adına kendisine başvurdukları güçlü bir liderdi.

Zemzem

Kâbe’nin gölgesinde ve Hıcr adı verilen yerde uyurken gördüğü bir rüya, onun için bir başlangıçtı. Bir zat kendisine sesleniyor ve:

– Kalk! Tayyibe’yi kaz, diyordu. Hemen sordu:

– Tayyibe de ne?

Sorusuna karşılık, herhangi bir cevap alamamıştı. Ertesi gün yine uzanmıştı ki, aynı şahsın geldiğini gördü. Bu sefer:

– Madmûne’yi kaz, diyordu.

– Madmûne de ne, diye tekrarladı heyecanla. Ancak, sorusu yine cevapsız kalmıştı.

Üçüncü gün yine karşısında bulduğu zat, bu sefer kendisine:

– Zemzem’i kaz, diyordu. Öncekilerde alamadığı cevabı, en azından üçüncü gün alabilmek için hemen sordu:

– Zemzem ne?

Bu sefer cevap geliyordu:

– Zemzem, hiç kesilmeyecek ve derinliğine inilmeyecek bir sudur. Onunla hacı kafilelerinin su ihtiyacını giderirsin. O, Kâbe’de kurban kanlarının döküldüğü yer ile diğer atıkların bırakıldığı yer arasındadır. Alaca kanatlı bir karga gelip orayı gagasıyla işaret edecek. Aynı zamanda orada şimdi, bir karınca yuvası da var!

Bütün bunlar onu, derin derin düşünmeye sevketmişti. Zira, Zemzem’in varlığından haberi vardı; çünkü Cürhümlüler, düşman istilasından kaçarken, ellerindeki bütün kıymetli eşyaları buraya atmış ve üzerini örterek gitmişlerdi. Ancak, onun yerini bilen kimse kalmamış ve bu sebeple de o, sadece aralarında anlatılan bir üstûre olarak kalmıştı. Ancak şimdi, olanca netliğiyle burası tarif ediliyor ve kendisine, hiç kesilmeyecek ve debisine de erişilemeyecek bir suyu çıkarması emrediliyordu.

Bu kadar net bir tarif karşısında tepkisiz kalınamazdı ve Abdulmuttalib de, koordinatları verilen yere geldi. Aynen denildiği gibi alaca bir karga, bir mekana inip kalkıyor ve gagasıyla adeta bu yeri işaret ediyordu. Biraz daha yaklaşınca, karınca yuvasını da görmüştü. Artık, hiç tereddüdü kalmamıştı. Ertesi gün, oğlu Hâris’i de yanına alarak buraya geldi ve Zemzem’i kazmaya başladı.

Çok geçmeden, kuyunun ağzını örten büyük ve yuvarlak taş ortaya çıkmıştı. Kuyunun kapağını kaldırdıklarında, anlatılageldiği şekliyle onun, her türlü zinet eşyası ve kıymetli malzemeyle dolu olduğunu gördüler. Abdulmuttalib ve oğlu Hâris, bir taraftan bunları teker teker kuyudan çıkarırken, diğer yandan kuyunun altından gelen bir ıslaklık da kendini hissettirmeye başlamıştı. Artık vakit tamamdı ve çok geçmeden Zemzem de ortaya çıkmıştı.
Kimseye nasip olmayan bir lütfa mazhar oluyorlardı. Elbette böyle bir lütuf, onu verene teşekkür etmeyi gerektirirdi ve işin burasında Abdulmuttalib:

– Allahü Ekber! Allahü Ekber, diye tekbir getirmeye başladı.

Bu heyecan, Kureyşlilerin de dikkatini çekmişti ve çok geçmeden Abdulmuttalib’in etrafında büyük bir halka oluşturuverdiler.

– Bu, atalarımız İsmail’in mirasıdır; bunda bizim de hakkımız var, bunlara, bizi de ortak etmen lazım, diyorlar ve kuyudan çıkan altın ve gümüşleri kendilerine de paylaştırmasını istiyorlardı. Tereddüt göstermeden Abdulmuttalib onlara:

– Hayır! Bunu yapamam. Çünkü bu, sadece bana bahşedilmiş hususî bir durum, diye cevap verdi. Ancak onlar ısrar ediyor ve:

– İnsaflı ol! Gerekirse seninle kavga etme pahasına da olsa peşini bırakmayacağız, diye onu tehdit ediyorlardı. Hatta aralarından Adiyy İbn Nevfel öne çıkmış ve Abdulmuttalib’e:

– Nasıl olur! Sen yalnız bir adamsın. Yanında oğlundan başka kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, isteklerimizi yerine getirmezsin, diyor ve isteklerine boyun eğmesi konusunda adeta meydan okuyordu.

Adiyy’in bu sözü, Abdulmuttalib’i derinden etkilemişti. Güç ve kuvveti sadece arkasındaki kişi sayısıyla değerlendiren bu adama, anladığı dilden bir cevap gerekiyordu. Onun için ellerini açtı ve yüzünü de semaya kaldırarak şunları söylemeye başladı:

– Yemin ederim ki, şayet Allah, bana on erkek evlat verirse, bunlardan birisini Kâbe’nin yanında kurban edeceğim!

Bu, içten gelen bir dua olduğu kadar aynı zamanda Beytullah’ın gölgesinde Allah’a verilmiş bir sözdü.

Ancak, husumet devam ediyordu. İşin burasında Abdul­muttalib’in bir teklifi oldu:

– Aramızda hüküm vermesi için, istediğiniz birisini hakem tayin edelim!

Fena bir teklif değildi. Hem, istedikleri birisini teklif edebileceklerdi. Hiç tereddüt etmeden:

– Sa’doğullarının kâhini, dediler. Bu şahıs, Şam eşrafından sözü dinlenir birisiydi. Zaten, Abdulmuttalib için değişen bir şey olmayacaktı ve:

– Olur, diye başını salladı.

Daha sonra, yakın akrabalarını da yanına alan Abdulmuttalib ve ondan hak talep edenler, her kabileden birer temsilciyle birlikte yola koyulup Şam cihetine yöneldiler. Yol uzun ve şartlar çetindi. Ağırlıklı olarak yolda, çöl şartları hakimdi.

Kaderin tecellisi ya, Hicaz’la Şam arasında bir yere geldiklerinde, Abdulmuttalib ve yanındakilerin suyu bitti. Çöl şartlarında suyun bitmesi, felaketin en büyüğüydü. Dişlerini sıkıp bir müddet daha devam etmeyi denediler, ama çöl bitip tükenme bilmiyordu. Çaresiz, o an için nizalı olsalar da beraber yürüdükleri Mekkelilerden su istediler. Ancak onların, su vermeye hiç niyetleri yoktu:

– Biz de çöldeyiz ve sizin başınıza geldiği gibi biz de susuz kalmadan korkuyoruz, diyorlardı. Onlardan bir fayda gelmeyeceği anlaşılmıştı. Bu sefer yanındaki akrabalarına döndü ve:

– Siz ne düşünüyorsunuz, diye sordu.

– Biz sana tâbiyiz. Sen ne dersen onu yapalım, diyorlardı. Böyle bir durumda, ya durup ölümü beklemek veya çevreye açılarak su aramak gerekiyordu ve onlar da, ikincisini tercih ettiler. Su bulma adına son bir gayretle yeni bir hareket kararı aldılar. Devesinin yanına varan Abdulmuttalib, ayağa kalkan devenin altından, tatlı bir su kaynağının fışkırdığını görünce, Zemzem’in çıktığını gördüğü zamanki gibi bir heyecana kapılmış ve:

– Allahü Ekber! Allahü Ekber, diye tekbir getirmeye başlamıştı. Hemen etrafında bir halka meydana getirdiler. Manzarayı gören herkes, dehşete kapılıyordu. Susuzluğun bu kadar yoğun bir şekilde konuşulduğu ve insanlarla hayvanların, susuzluktan kırılıp telef olma noktasına geldiği bir yerde, hele böyle kızgın çölün ortasında, aynı zamanda hemen toprağın üstüne kadar çıkan böyle bir suyun varlığı, gerçekten tekbir getirmeyi gerektirecek kadar açık bir inayetti.

Önce, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişleten Abdulmuttalib, hem arkadaşlarının hem de hayvanlarının susuzluğunu giderdi. Ardından da, beraberlerinde gelen ve susuzluk korkusuyla kendilerine su vermeyen Mekkelileri davet etti.

– Gelin de, Allah’ın bize lutfettiği sudan için ve hayvanlarınızı da sulayın, diyordu. Herkes, birbirine bakıyordu. Gözlerine inanamıyorlardı. İmkânsızdı bu. Ama olmuştu. Önce gelip sudan içtiler kana kana. Ardından da, hayvanlarını getirip onların ihtiyacını giderdiler. Bu kadar açık lütuf karşısında, biraz da mahcuplardı; kendilerinden su istediği halde vermedikleri Abdulmuttalib, tutmuş elindeki imkanı onlarla paylaşıyordu. Hallerinden, vicdanlarının devreye girdiği anlaşılıyordu. Çok geçmeden Abdulmuttalib’e yönelip şunları söylemeye başladılar:

– Allah’a yemin olsun ki ey Abdulmuttalib, hüküm bizim aleyhimize neticelendi. Vallahi de, Zemzem konusunda seninle asla husumet yaşamayacak, hak talep etmeyeceğiz. Şüphesiz ki sana Zemzem’i bahşeden de, bu çöl şartlarında şu suyu nasip eden Allah’tır.

Mesele artık tatlıya bağlanmış ve hakeme gitmeye de gerek kalmamıştı. Bir müddet dinlendikten sonra, geri dönüş için yola koyuldular ve katettikleri mesafeleri yeniden yürüyerek tekrar Mekke’ye geldiler.1


Yazar: Dr. Reşit Haylamaz/EFENDİMİZ isimli kitabından alınmıştır.

Dipnot:

  1. İbn Hişâm, Sîre, 1/278 vd.
Bunları da beğenebilirsin